MEÂLİ:
44- Şayet biz, bu Kur’ânʹı yabancı bir dil ile meydana getirseydik, (inkârcı müşrikler) derlerdi ki: «Oʹnun âyetleri açıklansaydı ya.. Arabʹa yabancı dille mi? » De ki: «O, imân edenlere doğru yolun rehberidir, (gönüllerde) şifâdır. İnanmayanların ise kulaklarında bir ağırlık vardır. Kur’ân, onlara kapalı ve karanlıktır. Sanki onlar uzak bir yerden çağırılırlar (gibi bir halleri vardır). »
45- And olsun ki, biz Musaʹya kitap verdik. (Ama İsrâil oğulları) onda görüş ayrılığına düştüler. Eğer Rabbından geçmiş bir söz verilmemiş olsaydı, aralarında hükmedilerek iş bitirilmiş olurdu. Gerçekten onlar, bunun hakkında oldukça şüphe içindedirler.
46- Kim iyi-yararlı amelde bulunursa, kendi lehinedir; kim de kötülük işlerse kendi aleyhinedir. Senin Rabbin kullarına zulmeden değildir.
İNİŞ SEBEBİ
Âmir b. el-Hadremî’nin hizmetçisi Ebû Fakîhe, soy itibariyle Yahudi idi. İbrânice konuşur, Arapçayı zor telaffuz ederdi. Resûlüllâh (A S. ) Efendimize karşı içinde sıcak bir ilgi ve samimi bir duygu besliyordu. Bir iki defa Onunla görüşme imkânını bulmuş; son din hakkında bir şeyler öğrenebilmişti. Onun bu durumunu farkeden efendisi öfkelenmiş ve ona: «Herhalde sen, Muhammed’e bir şeyler öğretiyorsun? » diyerek azarlamış ve biraz da dayak atmıştı. O da: «Vallahi ben Ona değil, O bana bir şeyler öğretiyor» diyerek gerçeği söylemekten çekinmemişti. Bunun üzerine ilgili âyet indi. (Esbâb-ı Nüzûl-i Kur’ân/Süyûti: 99 - Lübabu’t-te’vîl: 4/88)
KURʹÂN-I KERÎM BAŞKA BİR DİL İLE İNDİRİLSEYDİ NE OLURDU?
«Şayet biz, bu Kurʹânʹı yabancı bir dil ile meydana getirseydik, (inkârcı müşrikler) derlerdi ki: O’nun âyetleri açıklansaydı ya.. Arabʹa yabancı dille mi?. »
Hz. Muhammedʹe (A. S. ) «son peygamber» demek, kıyâmete kadar gelecek olan bütün insanlara gönderilen tek peygamber demektir. O halde bu son peygamberin mutlaka bir milletin bağrından seçilip çıkarılması gerekmiyor muydu? Cenâb-ı Hakkʹın ezelî ve ebedî irâdesi, bu konuda Araplardan Kureyş kabilesine mensup Abdülmuttalib oğullarından Hz. Muhammed’i (A. S. ) seçmeyi murad etti. İndirdiği kitabı da bu peygamberin ana diline göre hazırladı. Buna rağmen Mekkeli müşrikler, putperest sapıklar, «Biz bu kitabı pek anlayamıyoruz; kalbimizin üstünde kılıf, kulaklarımızda da ağırlık vardır» diyorlardı. Oysa Kur’ân-ı Kerîm en açık ve en fasîh Arapça idi. O dilin bütün incelik ve özelliklerini en uygun şekilde yansıtıyordu. Ya bir de Kur’ân Arapça değil, başka bir dil üzerine hazırlanıp indirilseydi, o zaman sözü edilen inkârcıların itirazı çok daha sert olmaz mıydı? Bunda hiç şüphe yoktur. Zira Arapça olduğuna itiraz edenler, yabancı dile haydi haydi itiraz eder ve bir sürü yalan ve iftiralarda bulunurlardı. «Bilmediğimiz, anlamadığımız bir dille indirilen kitaptan ne anlarız. Zira çoğumuz ümmiyiz, yani Okur-yazar değiliz» diyerek kendilerini haklı göstermeye çalışırlardı.
O halde mesele şu veya bu dil değildir. İşin mahiyetini kavrama ve gerçeği öğrenme basîreti söz konusudur. Mekkeliʹlerin çoğu böyle bir basiretten yoksun bulunuyordu.
Musa Peygamber’e (A. S. ) indirilen Tevrat’a da itiraz edenler, o hususta görüş ayrılığına düşenler olmuş; İsrâil oğulları kendi öz dilleri İbrânice olan bu kitabı anlayamadıklarını ileri sürmüş ve o yüzden ihtilâfa yönelerek zümrelere ayrılmışlardı.
Unutmamak gerekir ki, ezelde çizilen plân kusursuz uygulanır, değişmesi söz konusu olamaz. O bakımdan Cenâb-ı Hak, İsrâil oğulları’ndan haklıyı haksızdan ayırd edecek hükmünü hemen indirmemiş, onu Âhiret gününe bırakmıştır. Mekkeli’lerin o günkü durumu da öyle.. Hakk’ın sesi onlara çok uzaktan geliyormuş gibi, bir anlayışsızlık içinde bulunuyorlardı.
ALLAH KİMSEYE ZULÜM ETMEZ
«Kim iyi- yararlı amelde bulunursa, kendi lehinedir; kim de kötülük işlerse kendi aleyhinedir. Senin Rabbin kullarına zulmeden değildir. »
Rabbimiz düzeni kurup yolları belirlemiş; iyiliği ve kötülüğü târif edip insanı kendi hür irâdesiyle, diğer bir anlatımla, onu cüz’î irâdesiyle başbaşa bırakmıştır.
Toplum hayatının dengeli, âile yuvasının düzenli, ferdî hayatın disiplinli geçmesi; ruhu ve bedeni bozacak bir hayat sistemine geçilmemesi için hayır ve şer; sevap ve günah; helâl ve haram; fazîlet ve rezîlet yeterince açıklanıp belirlenmiştir. Böylece bunların hepsi nisbî ve İzafî anlam taşır. O halde iyi-yararlı olanı seçip işleyen kendi lehine; kötülüğe yönelip onu işleyen kimse de kendi aleyhine bir sonuç hazırlamış olur. Bütün bunları kişi cüz’î irâdesiyle yaptığı için de verilecek ceza ve mükâfatı kabullenmesi gerekir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Kur’ân’ın neden Arapça olarak indirildiği konu edildi. Onun her âyet ve hükmünün, doğru yolun tâ kendisi olduğu, kalplere şifâ verdiği belirtildi. Sonra da Kur’ân üzerinde bilgisizce tartışmanın dine zarar vereceğine işâretle, İsrâil oğulları’nın bu tarz tutum ve davranışı misal getirildi.
Aşağıdaki âyetlerle, kıyâmet olayının ne zaman meydana geleceği hakkındaki bilgi dahil Cenâb-ı Hakk’ın her şeyi kusursuz şekilde bildiği açıklanarak, insanların ona göre hayatlarını düzene sokmaları isteniliyor. Sonra Allah’ı bırakıp başka şeyleri ilâh edinenler uyarılıyor. Arkasından insan karakteri üzerinde durularak, özellikle inkârcı sapıkların çok dönek ve kaypak olduklarına dikkatler çekiliyor.