Enfal Suresi 41-44. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَاعْلَمُوا اَنَّمَا غَنِمْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَاَنَّ لِلّٰهِ خُمُسَهُ وَلِلرَّسُولِ وَلِذِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاكِينِ وَابْنِ السَّبِيلِ اِنْ كُنْتُمْ اٰمَنْتُمْ بِاللّٰهِ وَمَا اَنْزَلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا يَوْمَ الْفُرْقَانِ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ اِذْ اَنْتُمْ بِالْعُدْوَةِ الدُّنْيَا وَهُمْ بِالْعُدْوَةِ الْقُصْوٰى وَالرَّكْبُ اَسْفَلَ مِنْكُمْ وَلَوْ تَوَاعَدْتُمْ لَاخْتَلَفْتُمْ فِي الْمِيعَادِ وَلٰكِنْ لِيَقْضِيَ اللّٰهُ اَمْرًا كَانَ مَفْعُولًا لِيَهْلِكَ مَنْ هَلَكَ عَنْ بَيِّنَةٍ وَيَحْيٰى مَنْ حَيَّ عَنْ بَيِّنَةٍ وَاِنَّ اللّٰهَ لَسَمِيعٌ عَلِيمٌ اِذْ يُرِيكَهُمُ اللّٰهُ فِي مَنَامِكَ قَلِيلًا وَلَوْ اَرٰيكَهُمْ كَثِيرًا لَفَشِلْتُمْ وَلَتَنَازَعْتُمْ فِي الْاَمْرِ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ سَلَّمَ اِنَّهُ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ وَاِذْ يُرِيكُمُوهُمْ اِذِ الْتَقَيْتُمْ فِي اَعْيُنِكُمْ قَلِيلًا وَيُقَلِّلُكُمْ فِي اَعْيُنِهِمْ لِيَقْضِيَ اللّٰهُ اَمْرًا كَانَ مَفْعُولًا وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ

44.

Bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri mutlaka Allah'a, Peygamber'e, onun yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolculara aittir. Eğer Allah'a; hak ile batılın birbirinden ayrıldığı gün, (yani) iki ordunun (Bedir'de) karşılaştığı gün kulumuza indirdiklerimize inandıysanız (bunu böyle bilin). Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.

Diyanet İşleri

42.

Hani siz vadinin (Medine'ye) yakın tarafında; onlar uzak tarafında, kervansa sizin aşağınızdaydı. (Onlar sayıca sizden öylesine fazla idi ki), şayet buluşmak üzere sözleşmiş olsaydınız (durumu fark edince) sözleşmenizde ayrılığa düşerdiniz (savaşa yanaşmazdınız). Fakat Allah, olacak bir işi (mü'minlerin zaferini) gerçekleştirmek için böyle yaptı ki, ölen açık bir delille ölsün, yaşayan da açık bir delille yaşasın. Şüphesiz Allah, elbette hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.

43.

Hani Allah sana onları uykunda az gösteriyordu. Eğer sana onları çok gösterseydi elbette gevşerdiniz ve o iş hakkında birbirinizle çekişirdiniz. Fakat Allah (sizi bunlardan) kurtardı. Çünkü O, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilendir.

44.

Hani karşılaştığınız zaman onları gözlerinize az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu ki Allah, olacak bir işi gerçekleştirsin. Bütün işler Allah'a döndürülür.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

41- Bilin ki (savaşta) elde ettiğiniz ganimetin beşte biri Allah için­dir; Peygamberʹe, yakınlarına, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara âittir. Eğer Allahʹa, hak ile bâtılın birbirinden ayrılıp iyice belirgin hâle gel­diği gün, iki ordunun karşılaştığı gün kulumuza indirdiğimiz âyetlere ina­nıyorsanız (bunu böyle kabul edin). Allahʹın kudreti her şeye yeter.

42- Hani bir zaman siz vâdinin yakın bir yerinde, onlar da uzak bir ucunda bulunuyordunuz; kervan ise sizden epeyce aşağıda idi; öyle ki, eğer (daha önce) onlarla (savaş konusunda) sözleşmiş olsaydınız, belir­lenen vakitte (orada bulunmak hususunda) görüş ayrılığına düşerdiniz. Ama Allah, olacak bir durumu yerine getirmek için (sizi oldu-bittiyle kar­şılaştırdı). Tâki, mahvolacak olan, açık belgeleri (görüp) mahvolsun; ya­şayacak olan da açık belgeleri (görüp öylece) yaşasın. Şüphesiz ki, Allah her şeyi gerektiği gibi işitir ve bilir.

43- Hatırla o vakti ki, Allah onları uykunda sana az göstermişti; eğer onları çok gösterseydi korkar ve emr-ü kumanda hususunda çekişip tar­tışırdınız. Ama Allah esenlik verdi de (sizi) kurtardı. Şüphesiz ki O, sine­lerde olanı çok iyi bilir.

44- Ve hatırla ki, Allah olacak olan emri yerine getirmek için (düş­man ile) karşılaştığınızda onları gözlerinizde az gösteriyor ve sizi de on­ların gözünde az gösteriyordu. İşler ancak Allahʹa döndürülür.

İLGİLİ HADÎSLER

«Bana beş şey verildi ki, onlar benden önce peygamberlerden hiçbi­rine verilmemiştir:

1- Bir aylık mesafede (ki düşmanlarımın kalblerine) korku salmakla yardım gördüm.

2- Yeryüzü bana mescid ve temiz (temizleyici) kılındı. Ümmetimden hangi adama namaz vakti gelip erişirse, (bulunduğu yerde temiz olduğu ve sakıncalı bir yer olmadığı taktirde) namaz kılsın.

3- Ganimetler bana helâl kılındı, benden önce hiç kimseye helâl kı­lınmadı.

4- Şefaat bana verildi.

5- (Benden önce) peygamber sadece kendi kavmine gönderilirdi. Ben ise bütün insanlara peygamber olarak gönderildim. (Buharî/teyemmüm: 1, salât: 56, gusül: 26- Daremî/siyer: 28)

İSLÂMʹDA GANİMET

«Bilin ki (savaşta) elde ettiğiniz ga­nimetin beşte biri Allah içindir.... »

Kurʹân ahkâmına göre,, ilgili âyetlerle savaşta düşmandan elde edilen ganimetin kime, nasıl ve ne kadar taksîm edileceği belirlenmiştir.

Ancak Kur’ânʹda bu konuda iki ayrı tabir kullanılmıştır: Ganîmet ve feyi’.. Bunlar eşanlamlı kelimeler midir, yoksa her biri ayrı bir mana ve hükme mi delâlet etmektedir? İslâm hukukçularının çoğuna göre, «ganî­met, Müslümanların savaşta gayr-i müslimleri hezimete uğratıp elde et­tikleri mal ve servettir. Bu, kelimenin delâlet ettiği bir mana değil, şerʹî örfle belirlenen bir hükümdür. » Feyiʹ ise, savaşsız yapılan anlaşmalara gö­re, haraç, cizye ve benzeri isimler altında gayr-i müslimlerden Müslüman­lara ulasan mal ve paradır.

İlim adamlarının görüş ve içtihatları ise şöyledir:

a) Atâʹ b. Sâibʹe göre, ganîmet, Müslümanların savaşta müşriklere karşı üstünlük sağlayıp silah zoruyla ele geçirdikleri maldır. Arazi yani işgal edilen toprak ise, feyiʹ kapsamına girer.

b) Süfyân es-Sevrîʹye göre, ganîmet, savaş yoluyla küffardan Müslü­manlara ulaşan maldır. O da beş kısma ayrılır; dört kısmı savaşa katılan mücahitlere verilir. Bir kısmı ise, (ki bu beşte biridir), gerekli yerlere da­ğıtılmak üzere Peygamberʹe verilir. Feyiʹ ise, savaş yapmadan anlaşma yo­luyla Müslümanların müşriklerden aldığı maldır. Bunda humus (beşte bir) hükmü câri değildir.

c) Diğer bazı ilim adamlarına göre, ganîmet ile feyi’ aynı manaya ge­len eşanlamlı iki kelimedir.

Ancak bu hususta en sahîh olanı, şerʹî örfe göre, her birinin ayrı bir mâna ve hüküm taşımasıdır ki, cumhur da aynı görüştedir.

BEŞTE BİRİ ALLAH’INDIR

Savaşta elde edilen ganimetin beşte birinin Allah’a ait olduğu üzerinde durulmuş ve bazı farklı yorumlar yapılmıştır:

a) Fukahanın çoğuna göre, bu, söze teberrüken başlamaya ve konu­nun önemini belirtmeye yöneliktir. Zira yegâne hüküm sâhibi Allah’tır; o dilediği gibi taksîm eder. Yoksa ganimetin beşte biri Allahʹa ayrılacaktır manasına gelmez, Allah adına verilecek yerlere işârettir.

Nitekim el-Hasan, Katade, Atâʹ, İbrahim en-Nahaî ve es-Sevrîʹye gö­re, beşte bir pay Allah ve Resûlünedir, yani Allah için Oʹnun peygamberi­ne aittir. Beşte dördü ise, savaşa katılanlara verilir. Böylece Allah için ay­rılan beşte bir bölüm, Peygamber’e ve âyette vasıfları belirtilen dört sını­fa verilir.

b) Ebû Âliye’ye göre, beşte bir pay altı kısma ayrılıp bir pay Allah adına Kâbeʹye ayrılır, diğerleri ise, belirtilen beş sınıfa taksim edilir. (Ebû Âliye, tabiînin ileri gelenlerindendir. Hicrî 91 yılında vefat etmiştir.)

Birincilerin tesbit ve yorumu daha sıhhatli kabul edilmiştir.

c) Peygamberʹe (A. S. ) düşen hisse, Oʹnun vefatından sonra Müslü­manlar yararına sarfedilir. Bu aynı zamanda İmam Şâfiî ve İmam Ahmet b. Hanbelʹin içtihadıdır. Nitekim Aʹmeş’ın İbrahimʹden yaptığı rivâyete gö­re, Ebû Bekir Sıddîk ile Ömer Faruk (Allah ikisinden de razı olsun) devir­lerinde Peygamberʹe (A. S. ) düşen hisse, asker için silâh ve teçhizat alımında kullanılmıştır.

d) Katade’ye göre, Peygamber’e (A. S. ) düşen hisse, ondan sonra İs­lâm halîfesine verilir.

e) İmam Ebû Hanîfe’ye göre, beşte bir hisse, Peygamber (A. S. ) dan sonra Kur’ân’da belirtilen dört sınıfa taksim edilir.

PEYGAMBERİMİZİN HISIMLARI

«Peygamber’e, yakınlarına... »

Ganîmetin beşte birinin, beşte biri yani tamamının yirmi beşte biri Peygamberʹin (A. S. ) hısımlarına verilir. Ancak Oʹnun hısımları kimlerdir? Bu hususta da farklı tesbitlere yer verilmiştir:

a) Kureyş kabilesinin hepsi.

b) Kendilerine zekât helâl olmayan yakınları. Bunlar Hâşim oğulları­dır ki, Abbas ailesi, Ali ailesi, Cafer ailesi, Akil ailesi ve Abdülmuttalib oğ­lu Hâris ailesidir. (Geniş bilgi için bak: Bedayi’us-Sanayi’ fi-Tertibi’ş-Şerayi’: 2/49)

c) Mücahit ve Ali b. Hüseynʹe göre, Hâşim oğullarıdır.

d) İmam Şâfiî’ye göre, Hâşim oğulları ile Abdülmuttalib oğullarıdır. Çünkü yapılan sahîh rivâyete göre, Hz. Peygamber (A. S. ) bu iki aileyi bir aile saymıştır.

YETİMLER

«Yetimleredir. »

Yetîm tabiri, babası olmayan ve henüz ergenlik çağına girmeyen ço­cuk demektir. Âyette daha çok Müslümanların yetim çocukları kastedil­miştir. İslâm, her vesileyle babasız çocukları himâyeyi emretmiş ve bun­ların topluma kazandırılması için gereken bütün tavsiyeleri yapmıştır.

«Yoksullaradır. »

Miskîn, çok fakir olup günlük ihtiyacını karşılama imkânı olmayan kimsedir. Bu çok yaşlı, hasta, malûl, dul ve benzeri kişileri de kapsamına alan bir tabirdir. İlgili âyetle ganîmet malından toplumun bu zayıf unsur­larına verilmesi ve böylece gelir dağılımında adâlet sağlanması emredil­miştir.

«Yolda kalmışlara aittir. »

Evinden ve malından uzak kalıp ihtiyaç içinde kıvranan müslümanlardır. Böylece İslâm, ganîmet malının taksiminde bile, din kardeşliğinin önemine ve misafirperverliğe ağırlık vererek yolda kalmış kişilere yardım elinin uzatılmasını emretmiştir.

Bu sınıfların hakkı ayrıldıktan sonra geriye kalanı savaşa katılan sü­varilere iki, piyadelere bir sehim verilmek üzere mücahit gazilere dağıtılır. Bu, İmam Ebû Hanîfeʹnin içtihadıdır.

İmam Şafiî, İmam Mâlik ve İmam Ahmedʹe göre, süvariye üç, piyade­ye bir pay olmak üzere mücahit gazilere taksîm edilir.

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin, kendine düşen payı, evine değil de muhtaçlara dağıttığı sahîh rivâyetlerle sâbit olmuştur. Nitekim İmam Şâ­fiî’nin, Ubâde b. Sâmit (R. A. )den yaptığı rivâyete göre, Resûlüllâh (A. S. ), Hayber günü, aldığı beşte bir hisseyi olduğu gibi Müslüman fakirlere da­ğıtmıştır. (Nesâî/ganâim)

Ganimetten savaşa katılan kadın ve çocuklara da verilir. Bunlar daha çok geri hizmetlerde bulunurlar, o bakımdan bilfiil savaşan mücahitlere verilen nisbetten biraz daha az takdîr edilir.

SAVAŞ STRATEJİSİ

Buna, orduyu düşman karşısında gütme sanatı denir. Her bakımdan önemli bir konudur. Küçük bir hata, az bir adâletsizlik, yanlış bir emir ve hareket çok pahalıya mal olabilir.

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz aynı zamanda büyük bir kumandandı; hem askere moral ve cesaret vermede, hem de onları düşmana karşı savaş dü­zenine sokmada çok başarılı idi. Ancak Bedir savaşı bir emrivaki şeklin­de ortaya çıktığından Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ve ashabının ileri ge­lenleri daha geniş ve detaylı düşünüp tedbîr almaya vakit bulamamışlardı. Mevcudu harekete geçirip başa gelen bir belâyı savmak ve İslâm’ın iti­barını yüceltmek, hiç değilse korumak için o anda ne gerekiyorsa hepsini bir bütünlük içinde düşünüp ortaya koymuş ve alınacak başka bir önlem kalmadığı için de durumu Cenâb-ı Hakk’ın yüce dergâhına el kaldırıp arz etmişti.

Kul, imkân ve irâde sınırının son kertesine gelip el kaldırınca, cari sün­neti gereği, sebepleri mü’minler lehine oluşturmak Allahʹa aittir. Kul ken­dine düşeni lâyıkıyla yapınca, Allah da kendine düşeni elbetteki yerine getirir. İşte Bedir savaşındaki stratejik durum bu inanç ve anlayış içinde gerçekleştirilmiştir.

KULUN TEDBÎR VE TEVEKKÜLÜ

Kulun tedbir ve tevekkülü varacağı noktaya erişince, İlâhî inâyet ka­deme kademe tecelliye başlar. Bedir savaşındaki bu tecellileri şöyle sıra­layabiliriz:

a) Hakkın bâtıldan ayırt edildiği gün ilâhî âyet olan melekler indiril­miştir. Bu daha çok mü’minlere moral vermek, kâfirlerin moral ve cesare­tini bozup kırmakla ilgilidir.

b) Müslümanlar, vâdinin alt kısmında savaşa ve toparlanmaya uygun olmayan bir yerde mevzilenmek zorunda kalmışlardı. O bakımdan sebep­ler harekete geçirilerek bol yağmur yağmış, kumlar basılmış ve hareket kolaylığı, su bulma imkânı sağlanmıştır.

c) Müşriklerin daha hâkim noktada mevzilenmesi ve kuyu başında yer alması sebebiyle, su ihtiyacı yağmur ile telâfi edilmiştir.

d) Şamʹdan gelen büyük kervanın aşağı kesimde bulunması, iki ta­rafın da savaş arzusunu kamçılamıştı ki buna ihtiyaç vardı.

Bütün bunlar savaşın kaderini belirleyecek sebepler arasında bulunu­yordu ki, çoğu müʹminlerin lehine, müşriklerin aleyhine idi. Sebepleri tez­gâhlayan, savaş stratejisini çizen şüphesiz ki Allahʹtır. Çünkü O hep hak­lıdan, âdil olandan ve iyi tedbir alıp tevekkül edenden yanadır.

Bedir savaşı, az yukarıda belirttiğimiz gibi bir emrivaki şeklinde orta­ya çıkmasaydı, Müslümanlar savaşmak için belki o günün şartları ve mev­cut ortamı karşısında görüş birliği ortaya koyamıyacaklar ve bu durum düşmanın cesaretini büsbütün artırmaktan başka bir şeye yaramıyacaktı. Ama Allah, olacak bir işi, bir olayı yerine getirmek için ezelde hazırlanan plân gereği proğramı hazırlayıp uygulamaya koydu.

Kurʹân, mü’minlere mala ve ganimete karşı aşırı istek göstermeme­lerini, Allahʹın koyduğu hükme râzı olmalarını açıklarken, sözü edilen sa­vaşta müʹminlerden yana Allah’ın gösterdiği lütuf, indirdiği inâyetini hatır­latıyor.

TARAFLARIN BİRBİRLERİNİ AZ GÖRMESİ

«Ve hatırla ki, olacak bir durumu yerine getirmek için, karşılaştığınızda (Allah) onları göz­lerinize az gösteriyor ve sizi de onların gözüne az gösteriyordu. İşler an­cak Allahʹa döndürülür. »

İslâm dininin kök salıp bir şehir devleti hüviyetinde ortaya çıktığını, savaşacak bir kuvvetinin oluştuğunu, bundan böyle onun, hep küfrün, azgın­lığın ve ahlâksızlığın karşısında cephe alacağını, insan haklarına saldıran­ları tenkil edeceğini, gerek Arap Yarımadasına, gerekse çevre ülkelere du­yurmak vakti gelmiş bulunuyordu. Onun için, yıllarca mü’minlere işkence edip onları öz vatanlarından sürüp çıkaran Mekke müşrikleriyle artık boy ölçüşmekle bu sesi duyurmak gerekiyordu. Ancak müʹminler kendilerini henüz böyle bir savaşa hazırlanmış kadar güçlü görmüyorlardı. Kervanı İslâmʹın lehine çevirme arzusu onları kaçınılmaz bir savaşın eşiğine ge­tirdi. Cenâb-ı Hak, müʹminlerden üç kat daha fazla olan müşrikleri on­ların gözlerine az göstermek sûretiyle cesaretlerini artırdı. Müşrikler de müʹminleri az bir kuvvet olarak görüyorlardı. Böylece İlâhî plân gerçekleşti, proğram kusursuz uygulandı ve İslâmʹın sesi işitildi.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, İslâm’ın Medineʹde kök salıp bir devlet hüviye­tiyle meydana çıkmasına işâretle Bedir savaşının nedenleri üzerinde du­ruldu. Cenâb-ı Hakʹın, her türlü imkânını imân ve irfanları doğrultusunda ortaya koyan mü’minlere nasıl yardımcı olduğu, sebepleri nasıl kolaylaş­tırdığı anlatıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, bundan böyle savaşların aralıksız devam edece­ğine işârette bulunuluyor, büyük nimetlerin ağır külfetlerle gerçekleşeceği­ne dolaylı atıf yapılarak sabr-u sebat gösterilmesi emrediliyor. Bunun için de mü’minlerin önce kendi aralarında birlik ve dirlik kurmaları, sürtüşüp tartışmadan kaçınmaları gereği üzerinde durularak başarının sır ve hik­meti öğretiliyor. Sonra da savaşa böbürlenerek, maddî kuvvetleriyle her şeyin çözülebileceğini düşünenler gibi yanlış bir tutum içine girerek çık­mamaları hatırlatılıyor. Arkasından, münâfıkların nasıl bir kararsızlık ve İslâm’a karşı sinsi düşmanlık havası içinde birtakım ölçüsüz sözler sarfettiklerine dikkatler çekilerek mü’minlerin hem müşriklere, hem münâfıklara karşı uyanık bulunmaları isteniliyor.