MEÂLİ:
44- Şüphesiz ki, Biz içinde hidâyet (doğru yolu gösterici ve ona iletici) ve (kafa ile gönülleri) aydınlatıcı (belgeler) bulunan TEVRATʹI indirdik. Kendilerini (Hakkʹa) teslim eden peygamberler, Yahudîler arasında onunla hükmederlerdi; yine onlardan Rab için yol gösterenleri de, bilginleri de Allahʹın kitabından muhafazasıyla emrolundukları hususlarla hükmederlerdi ve onlar buna şâhitlerdi de. (Ey hükmetme durumunda bulunanlar! ) Artık insanlardan korkmayın benden korkun; âyetlerimi az bir değere satmayın. Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerdir.
45- Tevratʹta onlara (şunu da) yazıp farz kıldık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralar misliyle karşılık görür. Ama kim bu hakkını sadaka olarak bağışlarsa, (günahlarına) keffarettir. Kim de Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar zâlimlerdir.
İNİŞ SEBEBİ
Bir önceki konuda açıkladığımız sebepler bu âyetler hakkında da aynen câridir. Ayrıca şu rivâyetlere de yer verilmiştir:
İbn Abbas (R. A. ) diyor ki: «Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerdir.. İşte onlar zâlimlerdir.. İşte onlar fasıklardır. » meâlindeki âyetler, daha çok Yahudîlerden iki grup hakkında inmiştir. Cahiliye devrinde onlardan biri diğerini kahretmiş, aşağılayıp sonunda şöyle bir gayr-i âdil anlaşma yaparak sulh edişmişlerdi: Üstünlük sağlayan taraftan biri, aşağılanan taraftan birini öldürecek olursa sadece 50 VASK (VASK, eski bir tartı birimidir. 60 Sa’ miktarında olup 62. 400 dirhem tutarındadır. Bugünkü tartı birimiyle: Şer’î dirheme karşılık 218 kilo 400 gramdır. Örfî dirheme karşılık 199 kilo 680 gramdır.) fidye verecek; bunun aksi ortaya çıkarsa aşağılanan taraf 100 VASK fidye verecek.
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz peygamber olarak gönderilinceye kadar o iki grup arasındaki mâruf anlaşma sürüp devam etmiştir. İslâm’ın nûru ortaya çıkıp cihanı aydınlatınca, Cahiliye devrinin kötü âdetlerini kademeli biçimde kaldırmaya başladı. Bu arada aşağılanan gruptan biri, üstünlük sağlayan gruptan birini öldürmüştü. Fidye olarak 100 VASK istenilince buna itiraz edildi ve: «Dinimiz, ırkımız, ülkemiz ve dilimiz bir olduğuna göre, biz de ancak sizin verdiğiniz 50 VASK kadar bir fidye veririz. Çünkü artık Hz. Muhammed (A. S. ) aramızda bulunuyor. Cahiliye devri âdetleri kalktı, » denildi. Bunun üzerine yine o iki grubun arası açıldı, neredeyse vuruşmaya başlayacaklardı, derken yaşlıları akledip durumu Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize ilettiler. Hakemlik yapmasını teklîf ettiler. Bu, olumlu karşılandı. Ancak üstünlük sağlayan grup bu hakemliği pek istemiyor, Hz. Muhammedʹin (A. S. ) iki tarafı eşit tutacağını tahmin ediyorlardı. Bunun için mühlet isteyip gizliden adamlarını araştırma yapmak üzere görevlendirdiler. Böylece Hz. Muhammedʹin (A. S. ) bu konuda neler düşündüğünü önceden öğrenmeğe çalıştılar. Cebrâil derhal inip casusların bilgi edinmeğe çalıştığını, üstünlük sağlayan grubun neler düşündüğünü haber verdi. Resûlüllah onları çağırıp kafalarından geçirdiklerini bir bir söyleyince şaşırdılar. Bu sebeple yukarıdaki âyetler indi. (İbn Kesîr - Kurtubî - Ahmed bin Hanbel - Lübab)
İbn Cerîr Taberî ile Muhaddis Ebû Dâvud da buna yakın bir rivâyeti nakletmişlerdir.
İLGİLİ HADÎSLER
«Kadın karşılığında erkek öldürülür. » (Ahmed bin Hanbel.)
«Müslümanların kanları birbirine denktir. » (- Ebû Dâvud - İbn Mâce - Nesâî - Ebû Dâvud - İbn Mâce - Nesâî)
«Mü’minlerin kanları birbirine denktir. »
«Herhangi bir Müslüman bedenine dokunan bir yara ve bereyi bağışlayacak olursa, mutlaka Allah o sebeple onun bir derecesini yükseltir ve bir hatasını düşürür. » (Tirmizî - İbn Cerîr Taberî)
«Herhangi bir adam bedeninde bir yara alır (biri onu yaralar) da (yaralayanı) bağışlayıp tasaddukta bulunursa, mutlaka Allah onun, tasadduk ettiğinin misliyle günahlarını temizleyip bağışlar. » (Nesâî)
HUKUKÎ YÖNÜ
«Allahʹın indirdiği hükümler» genel anlamdadır. Tevrat’taki hükümlerle amel etmiyen Yahudî ilim adamları ve hahamlar nasıl kınanıyor; İlâhî hükümleri inkâr edenler nasıl küfür, zulüm ve ahlâksızlıkla anılıyorsa, Kur’ânʹdaki hükümlerle amel etmiyenler öylece kınanıyor, inkâr edenler aynı sıfatlarla anılıyor.
Nitekim İbn Abbas (R. A. ) da bu hususa dikkatleri çekmiş ve Müslümanları uyarmıştır.
Bu mesele üzerinde ilim adamlarının yorumlarına gelince, onları şöyle özetliyebiliriz:
a) Kim Kurʹân’ı reddederek, Peygamberin sözünü beğenmiyerek inkâra saparak Allahʹın indirdiğiyle hükmetmezse, kâfir, zâlim sıfatlarını hakketmiş olur.
b) Kim yetersizliğini iddia ederek Kur’ânʹdaki hükümlerle hükmetmezse, yine küfre ve zulme sapmış olur.
c) Allahʹın indirdiği hükümlerin tamamıyla hükmetmiyen kâfir olur. Tevhîd ile ilgili hükümleri kabul edip şeriatın diğer kısımlarıyla hükmetmiyenler bu âyetin taşıdığı hükmün dışındadırlar. Böyleleri sadece büyük günah işlemiş sayılırlar.
d) İmam Şaʹbî’ye göre, sözü edilen iki âyet, özellikle Yahudîler hakkındadır. Nuhas da aynı görüşü benimsemiştir. Çünkü âyetlerin başlangıç ve bitiş kısımları buna delâlet etmektedir.
Hz. Huzeyfe (R. A. )den bu âyetlerin İsrâiloğulları’yla ilgili olup olmadığı sorulduğunda, «Evet, onlar hakkında inmiştir» diye cevap verdiği bilinmektedir.
e) Ebûbekir el-Arabî’ye göre, «İşte onlar kâfirlerdir. » âyeti, Kur’ânʹdaki hükümleri küçümseyip onlarla amel etmiyen Müslümanlar hakkındadır. «İşte onlar zâlimlerdir. » âyeti, Yahudîler; «İşte onlar fâsıklardır. » âyeti Hıristiyanlar hakkındadır. Çünkü âyetin dış anlatımı buna delâlet ediyor. Câbir b. Zeyd, İbn Ebî Zaide, İbn Şübrüme ve Şaʹbî de aynı görüştedirler.
Hasan el-Basrî diyor ki:
«Allah, hâkimleri şu üç hususla uyarmıştır:
1. Kendi arzu ve heveslerine göre hükmetmiyecekler.
2. İnsanlardan değil Allahʹtan korkacaklar.
3. Allah’ın âyetlerini, indirdiği hükümleri önemsiz bir pahaya satmıyacaklar. (Fazla bilgi için bak: Ahkâm-ı Kur’ân / Ebûbekir el-Arabî - Tefsîr-i Kurtubî: 6/188-190)
TEVRATʹIN ÖNEMLİ BÖLÜMLERİNİN BİLGİNLER TARAFINDAN KORUNMASI
«Yine onlardan Rab için yol gösterenleri de, bilginleri de Allahʹın kitabından muhafazasıyla emrolundukları hususlarla hükmederlerdi ve onlar buna şahitlerdi. »
Kurʹân’ın açık anlatımından Tevrat’ın önemli bölümlerinin, bilhassa ahkâmla ilgili belgelerinin İsrâiloğullarıʹnın fakîhleri ve bilginleri tarafından korunduğu anlaşılıyor. Ancak bu koruma kâğıt üzerinde mi, yoksa hafızalarda mı? İlk hatıra gelen her iki şekilde muhafaza edildiğidir. Her ne kadar orijinali olan Levhalarʹın -bir rivâyete göre- Babil esaretinde kaybolduğu söyleniyorsa da bilginlerin yazıp hafızalarında tuttukları kısımlar dikkate alınırsa, hâlen mevcut Tevrat’ın onlardan derlenen İbranîcesinin tercemesi olduğunu söylemek mümkündür. Nitekim konumuzu oluşturan âyette, Tevratʹta yazılı bulunan kısasla ilgili haberi araştırdığımızda, hâlen mevcut olduğunu görmekteyiz. Tabii bazı ilâveler, unutulmalar ve yanlışlarla birlikte.. Daha önce de değindiğimiz gibi levhaların kaybolmasından çok sonra derlenen Tevrat, Musa Peygamber’den yaklaşık yedi asır sonra mabedin tamirinde tesadüfen bulunmuştur.
Zaten yer yer İlâhî vasfını koruduğu, Kur’ân ile karşılaştırılınca anlaşılmaktadır. Çünkü İsrâiloğulları’na gönderilen peygamberlerin, yetişen ilim adamlarının ve halka yol gösteren mürşitlerinin verilen emir uyarınca Tevratʹın önemli kısımlarını ezberleyip muhafaza ettikleri ve bunu kuşaktan kuşağa aktarmaya çalıştıkları, Kur’ânʹın ilgili âyetlerindeki işaretlerden sezilmektedir. Aynı zamanda, yine bir İlâhî buyruk olarak, her peygamber ve ilim adamı Tevrat üzerinde birer şâhit olarak bulunuyorlardı.
ÂYETLERİ AZ BİR PAHAYLA SATMAK
«Âyetlerimizi az ve önemsiz bir değere satmayın.. »
Kur’ân burada çok duyarlı bir noktaya parmak basarak, ilâhî kitapların sıradan insanlar tarafından değil, yetişmiş ilim adamları, kıymetli mürşitler ve bilgili öğreticiler tarafından korunmasını emrediyor. İlâhî buyrukları şahısların arzu ve mantığına göre yorumlamak, kitabı aslından uzaklaştırır; daha doğrusu onun yerine kişisel görüşler geçer; böylece din asıl hüviyetini kaybeder. Kur’ân ne bir fal kitabıdır, ne de muska mecmuası... Ne kabirlerde okumak için indirilmiş, ne de kapalı biçimde bir süs eşyası olarak duvarlara asılmak için.. O kafaları aydınlatmak, ruhları cilâlamak, vicdanları geliştirmek, fizikle metafizik arasında ilgi kurmak, dünya ile âhiret arasında denge sağlamak ve ebedî bir hayatın mevcudiyetinden haber vermek için gönderilmiştir. Onu bu yüce amaçlardan uzaklaştırıp basit konularda para karşılığında kullanmak cinayetlerin en kötüsüdür. Bundan daha büyük bir günah düşünülebilir mi?
İşte Kur’ân, Müslümanları da bu felâkete sürüklenmekten korumayı amaçlıyarak Yahudîlerin yanlış tutumunu gözler önüne seriyor ve gereken uyarısını yapıyor.
CANA CAN
«Tevrat’ta onlara (şunu da) yazıp farz kıldık: Cana can, göze göz… »
Âyetin açıklamasından ve hâlen mevcut Tevrat nüshalarındaki belgelerden, İsrâiloğulları’na indirilen KISAS emrinin, cana can şeklinde belirlendiği, diyet hususunda İslâmî ahkâmdan farklı hükümler bulunduğu anlaşılmaktadır.
Tevrat’ta İsrâiloğullarıʹna farz kılınan KISAS HÜKMÜ, İslâm Şeriatında da geçerli midir? Çünkü bu konuda farklı bir hüküm getirmiyen Kurʹân, Tevrat’taki ilgili hükümlerin aynen İslâmʹda da geçerli olduğunu bildirmek mi istiyor? İlim adamlarımızın bu husustaki tesbit ve yorumları farklıdır:
A) Bir kısmına göre, bizden önceki şeriatlar veya onlarda yer alan hükümler, neshedilmemişse, yani yeni hükümlerle kaldırılmamışsa, o takdirde bizim için de geçerlidir. Yukarıdaki âyetle buna işâret edilmektedir.
B) Diğer bazısına göre, bunun aksi iddia edilmektedir. Hükümleri kaldıran âyetler bulunsun bulunmasın, bizden önceki şeriatlar ve taşıdığı hükümler yürürlükten tamamen kaldırılmıştır. Kurʹân ilgili âyetle, sadece Tevratʹtaki kısas hükmünü hatırlatarak Yahudî ilim adamlarının onlarla amel etmediğini kınıyor.
C) İmam Ebû Hanîfe, İmam Şâfiî ve bir rivâyette Ahmed bin Hanbel’e göre, bizden önceki şeriatlerde yer alan hükümler, vahiy ile bildirilip ayrı bir hüküm getirilmemişse, o takdirde bizim için de şeriat sayılır. Yukarıdaki âyette belirtilen hükümler bu cümledendir. Nitekim sahih hadîsler de bu sonucu vermektedir.
D) İbn Hâcib’e göre, vahiy yoluyla bildirilmişse, o takdirde buna muhalefet eden zaten olmaz. Vahiy ile bildirilmiyen, fakat onunla da neshedilmiyen hükümler söz konusudur. Eşʹarîler bunu uygun görmemişse de Maturidîler uygun görmüştür. Cumhur-i Ulemâ da: «Vahiy ile neshedilmemişse, bizim için de şeriat sayılır» görüşünü benimsemişlerdir.
Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, «Kadına karşılık erkek öldürülür» buyururken, «cana can» esasını bildirmek istemiştir.
İmam Ebû Hanîfe bu âyetin genel anlatımını dikkate alarak, «Zımmî (vatandaşlık statüsüne giren küfür ehli) karşılığında Müslüman öldürülür. Çünkü «cana can» umum ifade eder» demiştir. Diğer müctehit imamlar bu görüşte değildirler.
Hz Enes’in halâsı, bir câriyenin dişini kırmıştı. Durum Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize arzedilince, misilleme yapılmasını emretmiştir. Ancak Enes bin Nadîr (R. A. ) buna üzülmüş ve:
- Ya Resûlellah! halamın dişinin kırılmasını emrediyorsunuz? deyince, Resûlüllâh (A. S. ) ona:
- Ya Enes! Allah’ın Kitabı KISAS emrediyor.
Bunun üzerine Hz. Enes çok samimi bir duyguyla:
- Hayır, vallahi halamın dişi kırılmaz! Deyince, davacı taraf kısastan vazgeçip onu bağışlamışlardı. Bu duruma memnun kalan Efendimiz, «Allah’ın öyle kulları var ki, bir hususta Allah ile yemin edecek olurlarsa, arzuları yerine gelir. » buyurmuştur. (Buharî-Müslim: Enes bin Nadîr (R. A. )den - İbn Kesîr)
Bunun gibi, yaralamalarda Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin kısas hükmünü uygulamadan önce tarafları barıştırmak için diyet teklîf ettiği de sahih rivâyetlerden bilinmektedir. (Fazla bilgi için bak: İbn Kesîr: 2/62 - Kurtubî: 6/191-197 - İbn Cerîr Taberî: 6/167-168)
TEVRAT’TA KISAS HÜKMÜ
Kurʹânʹın, Tevratʹta geçen kısasla ilgili hükmü açıklaması, dikkatimizi hâlen mevcut Tevrat nüshalarına çekmektedir. Tevrat’ta adam öldürmek ve yaralamakla ilgili bir çok hükümler hâlen mevcuttur. Kurʹânʹın işâret buyurduğu hüküm ise iki yerde geçmektedir:
«Eğer adamlar kavga edip bir gebe kadına çarparlar ve onun çocuğu düşerse ve bir zarar olmazsa kocasının kendi üzerine tayin edeceği gibi tazmin edecek ve hâkimler vasıtası ile verecektir.
Fakat zarar olursa, o zaman can yerine can, göz yerine göz, diş yerine diş, el yerine el, ayak yerine ayak, yanık yerine yanık, yara yerine yara, bere yerine bere vereceksin. » (Tevrat-Çıkış: 21/22-24)
İkinci bir yerde ise şöyle denilmektedir:
«Ve bir kimse bir adamı vurursa mutlaka öldürülecektir. Ve bir hayvanı vuran, can yerine can olarak onu ödeyecek. Ve bir kimse komşusunu sakatlarsa, kendisine de yaptığı gibi yapılacaktır; kırık yerine kırık, göz yerine göz, diş yerine diş olmak üzere, adamı nasıl sakat etti ise, kendisine de öylece edilecektir. » (Tevrat/Levililer: 24/17-22)
YORUMLAR - RİVÂYETLER
«Rabbani» tabiri üzerinde Âl-i İmrân Sûresi 79. âyetin tefsirinde gerekli açıklama yapılmış ve rivâyetlere yer verilmiştir. Ama burada tekrarlandığından bazı farklarla yeniden açıklamayı yararlı gördük:
RABBANİYYÛN:
A) Rabbe mensup olanlar.
B) İlim ve irfanla halkı yönetenler, siyasî dehalarıyla halka yön verenler.
C) İlim adamlarının üstünde ilim ve hikmete sahip bulunanlar.
D) Ahlâkî kurallar ve örnek davranışlarla halkı eğitenler.
E) İlim ve hikmetle konuşup Allah için hizmet edenler.
F) Çok ibâdet eden âlimler.
G) Harun Peygamber soyundan gelen zuhd-u takvâ sahipleri.
AHBAR:
Bu deyim birkaç yerde geçer. «hibr»in ve «habr»in çoğuludur. Kök mâna olarak daha çok mürekkep ve benzeri nesne hakkında kullanılırsa da deyim olarak:
A) İlim sahipleri,
B) Dinde bilgili olanlar,
C) İlim adamlarının üstünde ilim ve hikmete sahip bulunanlar.
D) Bilgileri ve konuşmaları te’sirli olanlar,
E) Mürekkebin kâğıt üzerinde teʹsir ettiği gibi, kalb ve kafalarda tesir bırakan bilginler, anlamına gelir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle geniş bir kitleye hitap eden Tevratʹın hidâyet ve nûr yansıtan hükümlerinin korunmasının tavsiye edildiği bildirildi ve gönderilen peygamberlerin Hakkʹa teslimiyet içinde ona sahip çıktıkları; Allah için irşat görevini sürdürenlerle ilimde derinleşenlerin Tevratʹı muhafazayla emrolundukları ve ancak onunla hükmetmelerinin gerektiği açıklandı. Buna rağmen Mûsâ’dan sonra bazı bilgin geçinenlerin Tevratʹta yer alan hükümleri kendi arzu ve heveslerine göre değiştirdikleri belirtildi ve Kurʹân’a inanan bahtiyarların Allah Kitabında keyfî tasarrufta bulunmamaları hususunda uyarılar yapıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, İncilʹin aynı ölçülerle indirildiği ve her gelen peygamberin önce gelenleri tasdîk ettikleri, indirilen her kitabın bir önceki kitabı doğruladığı üzerinde duruluyor. Buna rağmen Yahudî ve Hıristiyan din adamlarının bu vadide hem Tevrat ve İncilʹin ölçüleri dışına çıktıkları, hem de Musâ ile İsâ Peygamberlerin bu hususta koyduğu esaslara bağlı kalmadıkları belirtilerek Kur’ân’a ve Hz. Muhammedʹe (A. S. ) karşı çok hatalı ve sakıncalı bir yol tuttuklarına dikkatler çekiliyor.