Fussilet Suresi 44-46. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَلَوْ جَعَلْنَاهُ قُرْاٰنًا اَعْجَمِيًّا لَقَالُوا لَوْلَا فُصِّلَتْ اٰيَاتُهُ ءَاَۭعْجَمِيٌّ وَعَرَبِيٌّ قُلْ هُوَ لِلَّذِينَ اٰمَنُوا هُدًى وَشِفَاءٌ وَالَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ فِي اٰذَانِهِمْ وَقْرٌ وَهُوَ عَلَيْهِمْ عَمًى اُو۬لٰٓئِكَ يُنَادَوْنَ مِنْ مَكَانٍ بَعِيدٍ وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسَى الْكِتَابَ فَاخْتُلِفَ فِيهِ وَلَوْلَا كَلِمَةٌ سَبَقَتْ مِنْ رَبِّكَ لَقُضِيَ بَيْنَهُمْ وَاِنَّهُمْ لَفِي شَكٍّ مِنْهُ مُرِيبٍ مَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِنَفْسِهِ وَمَنْ اَسَٓاءَ فَعَلَيْهَا وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَبِيدِ

44.

Eğer biz onu başka dilde bir Kur'an yapsaydık onlar mutlaka, "Onun ayetleri genişçe açıklanmalı değil miydi? Başka dilde bir kitap ve Arap bir peygamber öyle mi?" derlerdi. De ki: "O, inananlar için bir hidayet ve şifadır. İnanmayanların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur'an onlara kapalı ve anlaşılmaz gelir. (Sanki) onlara uzak bir yerden sesleniliyor (da anlamıyorlar)."

Diyanet İşleri

45.

Andolsun! Biz, Musa'ya Kitab'ı (Tevrat'ı) vermiştik de, onda ayrılığa düşmüşlerdi. Eğer (azabın ertelenmesi ile ilgili olarak ezelde) Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı, aralarında derhal hüküm verilirdi. Şüphesiz onlar Kur'an hakkında derin bir şüphe içindedirler.

46.

Kim iyi bir iş yaparsa kendi lehinedir. Kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Rabbin, kullara (zerre kadar) zulmedici değildir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

44- Şayet biz, bu Kur’ânʹı yabancı bir dil ile meydana getirseydik, (in­kârcı müşrikler) derlerdi ki: «Oʹnun âyetleri açıklansaydı ya.. Arabʹa yaban­cı dille mi? » De ki: «O, imân edenlere doğru yolun rehberidir, (gönüllerde) şifâdır. İnanmayanların ise kulaklarında bir ağırlık vardır. Kur’ân, onlara kapalı ve karanlıktır. Sanki onlar uzak bir yerden çağırılırlar (gibi bir hal­leri vardır). »

45- And olsun ki, biz Musaʹya kitap verdik. (Ama İsrâil oğulları) on­da görüş ayrılığına düştüler. Eğer Rabbından geçmiş bir söz verilmemiş olsaydı, aralarında hükmedilerek iş bitirilmiş olurdu. Gerçekten onlar, bu­nun hakkında oldukça şüphe içindedirler.

46- Kim iyi-yararlı amelde bulunursa, kendi lehinedir; kim de kötü­lük işlerse kendi aleyhinedir. Senin Rabbin kullarına zulmeden değildir.

İNİŞ SEBEBİ

Âmir b. el-Hadremî’nin hizmetçisi Ebû Fakîhe, soy itibariyle Yahudi idi. İbrânice konuşur, Arapçayı zor telaffuz ederdi. Resûlüllâh (A S. ) Efen­dimize karşı içinde sıcak bir ilgi ve samimi bir duygu besliyordu. Bir iki defa Onunla görüşme imkânını bulmuş; son din hakkında bir şeyler öğrenebilmişti. Onun bu durumunu farkeden efendisi öfkelenmiş ve ona: «Her­halde sen, Muhammed’e bir şeyler öğretiyorsun? » diyerek azarlamış ve biraz da dayak atmıştı. O da: «Vallahi ben Ona değil, O bana bir şeyler öğretiyor» diyerek gerçeği söylemekten çekinmemişti. Bunun üzerine il­gili âyet indi. (Esbâb-ı Nüzûl-i Kur’ân/Süyûti: 99 - Lübabu’t-te’vîl: 4/88)

KURʹÂN-I KERÎM BAŞKA BİR DİL İLE İNDİRİLSEYDİ NE OLURDU?

«Şayet biz, bu Kurʹânʹı ya­bancı bir dil ile meydana getirseydik, (inkârcı müşrikler) derlerdi ki: O’nun âyetleri açıklansaydı ya.. Arabʹa yabancı dille mi?. »

Hz. Muhammedʹe (A. S. ) «son peygamber» demek, kıyâmete kadar ge­lecek olan bütün insanlara gönderilen tek peygamber demektir. O halde bu son peygamberin mutlaka bir milletin bağrından seçilip çıkarılması ge­rekmiyor muydu? Cenâb-ı Hakkʹın ezelî ve ebedî irâdesi, bu konuda Arap­lardan Kureyş kabilesine mensup Abdülmuttalib oğullarından Hz. Muham­med’i (A. S. ) seçmeyi murad etti. İndirdiği kitabı da bu peygamberin ana di­line göre hazırladı. Buna rağmen Mekkeli müşrikler, putperest sapıklar, «Biz bu kitabı pek anlayamıyoruz; kalbimizin üstünde kılıf, kulaklarımızda da ağırlık vardır» diyorlardı. Oysa Kur’ân-ı Kerîm en açık ve en fasîh Arapça idi. O dilin bütün incelik ve özelliklerini en uygun şekilde yansıtıyordu. Ya bir de Kur’ân Arapça değil, başka bir dil üzerine hazırlanıp indirilseydi, o zaman sözü edilen inkârcıların itirazı çok daha sert olmaz mıydı? Bunda hiç şüphe yoktur. Zira Arapça olduğuna itiraz edenler, yabancı dile haydi haydi itiraz eder ve bir sürü yalan ve iftiralarda bulunurlardı. «Bilmediği­miz, anlamadığımız bir dille indirilen kitaptan ne anlarız. Zira çoğumuz ümmiyiz, yani Okur-yazar değiliz» diyerek kendilerini haklı göstermeye çalışır­lardı.

O halde mesele şu veya bu dil değildir. İşin mahiyetini kavrama ve ger­çeği öğrenme basîreti söz konusudur. Mekkeliʹlerin çoğu böyle bir basiret­ten yoksun bulunuyordu.

Musa Peygamber’e (A. S. ) indirilen Tevrat’a da itiraz edenler, o hususta görüş ayrılığına düşenler olmuş; İsrâil oğulları kendi öz dilleri İbrânice olan bu kitabı anlayamadıklarını ileri sürmüş ve o yüzden ihtilâfa yönelerek zümrelere ayrılmışlardı.

Unutmamak gerekir ki, ezelde çizilen plân kusursuz uygulanır, değiş­mesi söz konusu olamaz. O bakımdan Cenâb-ı Hak, İsrâil oğulları’ndan hak­lıyı haksızdan ayırd edecek hükmünü hemen indirmemiş, onu Âhiret günü­ne bırakmıştır. Mekkeli’lerin o günkü durumu da öyle.. Hakk’ın sesi onlara çok uzaktan geliyormuş gibi, bir anlayışsızlık içinde bulunuyorlardı.

ALLAH KİMSEYE ZULÜM ETMEZ

«Kim iyi- yararlı amelde bulunursa, kendi lehinedir; kim de kötülük işlerse kendi aleyhi­nedir. Senin Rabbin kullarına zulmeden değildir. »

Rabbimiz düzeni kurup yolları belirlemiş; iyiliği ve kötülüğü târif edip insanı kendi hür irâdesiyle, diğer bir anlatımla, onu cüz’î irâdesiyle başbaşa bırakmıştır.

Toplum hayatının dengeli, âile yuvasının düzenli, ferdî hayatın disip­linli geçmesi; ruhu ve bedeni bozacak bir hayat sistemine geçilmemesi için hayır ve şer; sevap ve günah; helâl ve haram; fazîlet ve rezîlet yeterince açıklanıp belirlenmiştir. Böylece bunların hepsi nisbî ve İzafî anlam taşır. O halde iyi-yararlı olanı seçip işleyen kendi lehine; kötülüğe yönelip onu işleyen kimse de kendi aleyhine bir sonuç hazırlamış olur. Bütün bunları kişi cüz’î irâdesiyle yaptığı için de verilecek ceza ve mükâfatı kabullenme­si gerekir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, Kur’ân’ın neden Arapça olarak indirildiği konu edildi. Onun her âyet ve hükmünün, doğru yolun tâ kendisi olduğu, kalplere şifâ verdiği belirtildi. Sonra da Kur’ân üzerinde bilgisizce tartışmanın dine zarar vereceğine işâretle, İsrâil oğulları’nın bu tarz tutum ve davranışı mi­sal getirildi.

Aşağıdaki âyetlerle, kıyâmet olayının ne zaman meydana geleceği hak­kındaki bilgi dahil Cenâb-ı Hakk’ın her şeyi kusursuz şekilde bildiği açıkla­narak, insanların ona göre hayatlarını düzene sokmaları isteniliyor. Sonra Allah’ı bırakıp başka şeyleri ilâh edinenler uyarılıyor. Arkasından insan ka­rakteri üzerinde durularak, özellikle inkârcı sapıkların çok dönek ve kay­pak olduklarına dikkatler çekiliyor.