Ankebut Suresi 39-45. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَقَارُونَ وَفِرْعَوْنَ وَهَامَانَ وَلَقَدْ جَاءَهُمْ مُوسٰى بِالْبَيِّنَاتِ فَاسْتَكْبَرُوا فِي الْاَرْضِ وَمَا كَانُوا سَابِقِينَ فَكُلًّا اَخَذْنَا بِذَنْبِهِ فَمِنْهُمْ مَنْ اَرْسَلْنَا عَلَيْهِ حَاصِبًا وَمِنْهُمْ مَنْ اَخَذَتْهُ الصَّيْحَةُ وَمِنْهُمْ مَنْ خَسَفْنَا بِهِ الْاَرْضَ وَمِنْهُمْ مَنْ اَغْرَقْنَا وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلٰكِنْ كَانُوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ مَثَلُ الَّذِينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَوْلِيَٓاءَ كَمَثَلِ الْعَنْكَبُوتِ اِتَّخَذَتْ بَيْتًا وَاِنَّ اَوْهَنَ الْبُيُوتِ لَبَيْتُ الْعَنْكَبُوتِ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ اِنَّ اللّٰهَ يَعْلَمُ مَا يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ مِنْ شَيْءٍ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ وَتِلْكَ الْاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ وَمَا يَعْقِلُهَا اِلَّا الْعَالِمُونَ خَلَقَ اللّٰهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِالْحَقِّ اِنَّ فِي ذٰلِكَ لَاٰيَةً لِلْمُؤْمِنِينَ اُتْلُ مَا اُو۫حِيَ اِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَاَقِمِ الصَّلٰوةَ اِنَّ الصَّلٰوةَ تَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَلَذِكْرُ اللّٰهِ اَكْبَرُ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ

42.

Karun'u, Firavun'u ve Haman'ı da helak ettik. Andolsun, Musa kendilerine apaçık mucizeler getirmişti de yeryüzünde büyüklük taslamışlardı. Oysa bizi geçip (azabımızdan) kurtulamazlardı.

Diyanet İşleri

40.

Bunların her birini kendi günahları yüzünden yakaladık. Onlardan taş yağmuruna tuttuklarımız var. Onlardan o korkunç sesin yakaladığı kimseler var. Onlardan yerin dibine geçirdiklerimiz var. Onlardan suda boğduklarımız var. Allah, onlara zulmediyor değildi, fakat onlar kendilerine zulmediyorlardı.

41.

Allah'tan başkalarını dost edinenlerin durumu, kendine bir ev edinen örümceğin durumu gibidir. Evlerin en dayanıksızı ise şüphesiz örümcek evidir. Keşke bilselerdi!

42.

Şüphesiz Allah, onların, kendini bırakıp da başka ne tür şeylere taptıklarını biliyor. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

43.

İşte bu temsilleri biz insanlar için getiriyoruz. Onları ancak bilginler düşünüp anlarlar.

44.

Allah, gökleri ve yeri hak ve hikmete uygun olarak yaratmıştır. İşte bunda inananlar için bir ibret vardır.

45.

(Ey Muhammed!) Kitaptan sana vahyolunanı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz, insanı hayasızlıktan ve kötülükten alıkor. Allah'ı anmak (olan namaz) elbette en büyük ibadettir. Allah, yaptıklarınızı biliyor.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

39- Karûnʹu, Firʹavnʹı ve Hâmânʹı da (inkâr ve azgınlıkları yüzünden) yok ettik. Şânım hakkı için Musa onlara açık belgelerle, (susturucu) muʹci­zelerle geldi; fakat onlar, yeryüzünde büyüklük tasladılar (Hakkʹı kabul etmediler ve ona boyun eğmeyi gururlarına yediremediler). Halbuki (Al­lahʹı âciz bırakacak ve inecek azâbın) önüne geçebilecek değillerdi.

40- Bunlardan her birini günahı sebebiyle yakaladık: Kiminin üzerine şiddetli kasırga gönderip taş yağmuruna uğrattık; kimini korkunç bir gü­rültü yakalayıp sarıverdi; kimini yere geçirdik; kimini de (denizde) boğduk. Allah onlara zulmeder olmadı, ama onlar kendilerine zulmediyorlardı.

41- Allahʹı bırakıp başka başka dostlar, sâhipler edinenlerin misâli, kendine yuva edinen örümceğin haline benzer ve gerçekten evlerin en ha­fif ve dayanıksızı örümceğin yuvasıdır. Bunu bir bilselerdi!.

42- Şüphesiz ki Allah, onların kendisinden başka nelere taptıklarını bilir. O, çok üstündür, çok güçlüdür, yegâne hikmet sâhibidir.

43- Biz, işte bu misalleri insanlar için (gerçeği daha iyi anlasınlar diye) getiriyoruz. Bunları ancak ilim adamları düşünüp akleder.

44- Allah, gökleri ve yeri Hak ile (uyumlu, dengeli ve düzenli ölçüde ve plânda) yaratmıştır. Şüphesiz ki bunda inananlar için açık belge ve de­lil vardır.

45- (Ey Peygamber! ) Kitapʹtan sana vahyedileni oku; namazı kılma­ya devam et; çünkü namaz cidden ahlâk dışı davranışlardan, (dine, akla ve sahîh örfe ters düşen) uygunsuz şeyden alıkoyar. Allahʹı anmak elbette çok büyüktür! Allah, neler işlediklerinizi bilir.

İLGİLİ HADÎSLER

Hz. Enes (R. A. ) diyor ki:

«Müslümanlardan genç bir adam, Peygamber (A. S. ) Efendimizle be­raber vakit namazlarını kıldığı halde ahlâk dışı söz ve davranışlarda da bu­lunuyordu. Onun bu durumu Peygamberʹe (A. S. ) anlatılınca, Efendimiz şöy­le buyurdu: «Namaz onu pek yakında o gibi şeylerden alıkoyar. » Nitekim çok geçmeden o genç sözü edilen kötü huy ve âdetinden vazgeçti. » (Hafız Bezzar - Lübabu’t-te’vîl: 3/423)

Bir adam, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹe dedi ki:

- Ey Allahʹın Resûlü! falan adam geceleri namaz kılar, sabah olunca hırsızlık eder.

Peygamber (A. S. ) ona şöyle buyurdu:

- Namazı yakında onu senin dediğin fiilden alıkoyar. (Müsned-i Ahmed: 2/447)

Peygamber (A. S. ) Efendimiz diğer iki hadîste şöyle buyurdu:

- «Müferridler öne geçti!

Bunun üzerine Ashab-ı Kirâm sordu:

- Müferridler kimlerdir?

Cevap verdi:

- Allahʹı çokça anan erkekler ve kadınlardır. (Sahîh-i Müslim: Ebû Hüreyre (R. A. )den)

«Bir topluluk oturup Allahʹı zikretmeye dursun, mutlaka melekler on­ları kuşatır, rahmet onları (perde perde) örter; üzerlerine gönül yatışkanlı­ğı ve sükûnet iner de Allah onları kendi yanındakilere karşı anar. » (Müslim/zikir: 38, 39- Ebû Dâvud/vitir: 14- Tirmizî/Kur’ân: 10- Ahmed: 2/252, 407-3/92)

MUSA PEYGAMBER VE ÜÇ TİP İNSAN

«Karûnʹu, Firʹavnʹı ve Hâmânʹı da (inkâr ve azgınlıkları yüzün­den) yok ettik. Şanım hakkı için Musa onlara açık belgelerle, (susturucu) muʹcizelerle geldi; fakat onlar yeryüzünde büyüklük tasladılar (Hakkʹı kabul etmediler ve Oʹna boyun eğmeyi gururlarına yediremediler). Halbuki (Al­lahʹı âciz bırakacak ve inecek azabın) önüne geçecek değillerdi. »

Cenâb-ı Hak, putperest müşrikleri uyarırken ve müʹminlere gelecek günlerin mutlaka aydınlık olacağını dolaylı şekilde haber verirken, Musa (A. S. ) kıssasına çok kısa bir anlatımla değinmekte ve üç ayrı tip insanı ta­rihî misâl olarak vermektedir:

1- Altın ve mücevheratı, lüks ve konforu tek amaç seçip aklını, zekâ­sını ve diğer yeteneklerini sadece bunun için kullanan Karûn,

2- Dede ve babalarından tevarüs ettiği hükümdarlık ve saltanatı hem zulüm aracı olarak kullanan, hem de bu gücü sayesinde kendini ilâhlaş­tıran Firʹavn,

3- Zâlimden yana olup onun her görüş ve emrini doğru kabul edip uygulayan ve o yüzden bütün kutsal değerlerden kopan, benliğini kaybe­dip Firʹavn’a kul olan Hâmân..

Tarihte İlâhî hışma uğrayıp yıkılan ve yok edilen milletlerin hayatı in­celendiğinde bu üç tip insanın her zaman ülkenin batmasında nâzım rol oynadıkları görülür. Mekke müşriklerini Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin aley­hine kışkırtan ve hakkı bütünüyle red ve inkâr eden ve ettirenlerin de bu üç tip insan olduğu kesindir. Günümüzde de İslâm ülkelerini felâkete sü­rükleyenler bunlardır. O halde her devir ve dönemde bu üç ayrı tip insana dikkat etmek zorundayız.

Bilindiği gibi, Musa Peygamber (A. S. ) büyük peygamberlerden, yani «ulu’l-azim» kabul edilen beş peygamberden biridir. Kendisine, Levhalar üzerine yazılıp tesbit edilen Tevrat adında büyük bir kitap verilmiştir. Hak adına sergilediği mu’cizeler insan aklına ışık tutacak, vicdanları yönlendi­recek, düşünce ufkunu genişletecek; kâinatı kudret elinde tutan Cenâb-ı Hakk’ı tanıtacak nitelikteydi. Ne var ki, altını, saltanatı ve zulme alet ol­mayı ilâhlaştırıp bunların ötesinde hiçbir değer tanımayan Fir’avn, Hâmân ve Karûn, mu’cizeye rağmen Hakk’ı kabul etmeyi, O’na inanıp bağlanma­yı gururlarına ve makamlarına yediremediler; üç günlük bir saltanatı ebedî saadete tercîh ettiler. O sebeple Cenâb-ı Hak insanları kötü yola sevkeden ve onlara her zaman fena misal olan, peygamberi öldürmeyi plânlayan bu azgın kâfirleri bir bir yok etti.

Şüphesiz ki, Cenâb-ı Hak sünneti doğrultusunda onlar aleyhine yürüt­tüğü hükmüyle hiç kimseye zulmetmedi. Zira O mutlak âdildir, hiçbir za­man zâlim değildir. O’nun insanlardan yana koyduğu hayat kanunları, ha­zırladığı mükemmel plân ve proğram, her yönüyle huzur, güven, kardeş­lik, mutluluk, ve sonsuz saadet vaʹdetmektedir. İşte Oʹnun koyduğu bu ka­nun ve hazırladığı bu plânı değişmez, kıyâmete kadar hedefine şaşmadan ilerler. O bakımdan O’nun plânına, proğramına ve hayat kanunlarına uyan­lar mutlu olur, uymayanlar kendilerine yazık etmiş sayılırlar.

YARATANI BIRAKIP YARATILANI İLÂH EDİNMEK

«Allahʹı bırakıp başka başka dostlar, sâhipler edinenlerin misali, kendine yuva edi­nen örümceğin ağına benzer.. »

Cenâb-ı Hak, bâtılın peşine takılıp hakkı red ve inkâr edenlerin tutu­munu tasvîr ederken çok düşündürücü bir misal veriyor. Şöyle ki: Bâtılın tutunduğu ip çok çürük ve zayıftır, tıpkı örümcek ağı gibi.. Her an kopup yok olmaya mahkûmdur. Gelip geçen milletlerden bâtıl adına, küfür ve zu­lüm adına peygamberlere karşı cephe alıp harekete geçenlerin akibeti bu­nun çürüklüğünün açık delillerinden biridir.

Ayrıca bilindiği gibi, örümcek ağını, kendini korumaktan ziyade avlan­mak için örer de kendinden zayıf canlıların yolunu kesip onları ölüm ağına düşürmeye çalışır. Kuvvetli sinekler, güçlü haşere o ağı delip geçer, za­yıfları ise takılıp kalır. Günümüzde de öyle değil midir? Zayıf irâdeli, menfaatçi, kendi çıkarından başka kaygısı olmayan kişiler kısa zamanda ülkeyi sömüren dinsizlerin, maddeci ve sapıkların ağına yakalanırlar da son ne­feslerini o ağda verme felâketine uğrarlar.

İki çeşidi dışında örümceklerin hepsi zehirlidir. Yakaladıkları avlarını önce zehirliyerek öldürürler, sonra da emerler. Peygamber ve kitap tanı­mayan maddeci inkârcılar da kendilerine göre birtakım dernekler vücuda getirirler. Çok câzip fikirlerle ortaya çıkarlar. Örümcek ağı misali, tüzükle­ri çekici ve aldatıcıdır. Yakaladıklarını önce kendi idealleriyle zehirleyip mefluç hale getirirler, sonra da ondan yararlanmaya başlarlar ve posa du­rumuna getirinceye kadar bırakmazlar.

İLÂHÎ MİSALLERİ ANCAK İLİM ADAMLARI DÜŞÜNÜP AKLEDER

«Biz, işte bu misalleri insanlar için (gerçeği daha iyi anlasınlar diye) getiriyoruz. Bunları ancak ilim adamları düşünüp akleder. »

İslâm ve onun kitabı Kur’ân insan aklına her vesileyle yer verir; ayrıca aklın, ilmin hizmetine, ikisinin birden imânın hizmetine verilmesini emreder. O bakımdan Kur’ân’da gerek Allah’ın varlığına, birliğine, kudretinin sınırsız­lığına delâlet eden belgeler sıralanırken, gerekse gelip geçen milletlerin hayatından ve yok edilme sebeplerinden söz edilirken, akıl ilmin ışığında ha­kem olarak belirlenir ve imandan güç ve kuvvet alması istenilir.

Varlık âleminde mutlak denge ve düzeni idrâk edebilmemiz için bu iki unsurdan, yani akıl ile ilimden yararlanmamız devamlı tavsiye edilir; son­ra da ana tema ve amaç şu cümleyle vurgulanır: «Bunları ancak ilim adam­ları düşünüp akleder.. »

Zira akıl, insanoğlunu öteki canlı yaratıklardan üstün yapan en önem­li, en büyük kaynaktır. Bu kaynağı, bize veren Yüce Kudretin rızası ve di­leği doğrultusunda kullandığımız nisbette mutlu oluruz. Aklın temeli olan düşünce de yalnız insana vergidir. Onun için Kurʹânʹda bazan düşünce uf­kumuz genişletilir, bazan aklımıza hareket sağlanır ve birtakım temel bil­giler, ön fikirler verilir.

GÖKLERİN VE YERİN HAK ÜZERE YARATILMASI

«Allah, gökleri ve yeri hak ile (uyumlu, dengeli ve düzenli ölçüde ve plânda) yaratmıştır. Şüp­hesiz ki bunda inananlar için açık belge ve delil vardır. »

Göklerin ve yerin «hak» ile yaratılmasının taşıdığı manayı anlayabil­memiz için önce «hak» kavramının delâlet ettiği mana ve hikmetleri bil­memize ihtiyaç vardır. Gerçi tefsirimizin birçok yerinde bu kavram üzerin­de durulmuş ve açıklayıcı bilgiler verilmiştir. Ne var ki, uyguladığımız me­tod gereği, her tekrar nasıl yeni bir uyanıklık, taze bir hüküm gerektiriyor­sa, her kavram da yer aldığı konu ve cümleye göre birtakım yenilikler yan­sıtıyor ve her şeyden önce idrâkleri uyanık tutuyor. O bakımdan yeni açık­lama istiyor.

Hak: Uyumlu, dengeli, düzenli ölçü ve muhtevada yaratılan her şey hakkında kullanılır. Kapağın kutuya uyumlu bulunması, kapının kasasına tıpatıp uyması, karşılıklı dişlilerin birbiriyle uyum halinde düzenli dönme­si «hak» kavramıyla belirtilir. Doğruyu yansıtan, gerçeğe uygun olan, İlâ­hî nizama uyan her şey de haktır.

Göklerin ve yerin hak ile yaratılması, bunların her parça ve taşıdığı sis­temin dengede olup plândaki yerini alması, düzeninde bir aksaklık ve ahenksizliğin bulunmaması; her şeyin yaratıldığı amaca yönelik hizmet ver­mesi ve hiçbir şeyin boş, anlamsız ve hikmetsiz yaratılmaması şeklinde yo­rumlanır.

Bu gerçekleri idrâk edebilmek için imân temeli üzerinde gelişen, yani gücünü imândan alan iki şeye ihtiyaç söz konusudur: Akıl ve ilim.. Zira in­kâr ve gurur; cehalet ve ölçüsüzlük seddi ancak bu ikisiyle yıkılabilir. O ne­denle ilgili âyetin akışı içinde aklın ve ilmin daha çok sağlam bir imâna muhtaç bulunduğuna işâretle şöyle deniliyor: «Şüphesiz ki bunda inanan­lar için açık belge ve delil vardır. »

VE HER KONUDA NAMAZIN YERİ VE ÖNEMİ

«(Ey Peygamber! ) Kitaptan sana vahyedileni oku; namazı kılmaya devam et; çünkü namaz cidden ahlâk dışı davranışlardan (dine, akla ve sahih ör­fe ters düşen) uygunsuz şeyden alıkoyar.. »

Namaz, mü’minle kâfiri birbirinden ayıran belirti; kul ile Allah arasında en işlek yol; Allah ile konuşma bahtiyarlığına ermenin edep ve saygı mec­lisidir.

Namazın sayılmayacak kadar faydaları vardır. Konumuzu oluşturan âyette ise, o faydaları kendinde toplayan namazın iki özelliği üzerinde du­ruluyor:

1- Ahlâk dışı söz ve davranışlardan,

2- Dine, akla ve sahih örfe ters düşen uygunsuz, nahoş şeylerden alıkoyar.

Çünkü namaz, önce günlük hayatımızı başıboşluktan kurtarıp düzene sokmamızı sağlar; meydana getirdiği fiziksel hareketlerle bedene canlılık ve sağlık kazandırır; direnci artırır. Sonra da vicdanı geliştirip kalbe huzur verir. Cemaatleşme şuurunu kuvvetlendirir; bu konuda idrâki uyanık tutar. Aynı zamanda ferdi toplumun kopmaz parçası düzeyine getirir.

Namaz insana kişilik kazandırır. Her şeyden önce kula kul olmanın zil­let ve meskenetinden kurtarıp âlemlerin Rabbına kul olma şerefine eriş­tirir. Kuvvet ve kudreti bütünüyle Allah’a ircaʹ etmemizi ilhâm eder.

O bakımdan da namaz bütünüyle zikirdir, tesbîh ve tekbîrdir; duâ ve niyazdır. Allahʹı anmak, elbette ki Oʹna yakınlığı sağlar; Oʹnun emirlerine kayıtsız şartsız uymayı telkîn eder. Kısacası Allahʹı anmak, Oʹnun kelâmıy­la Oʹna hitap etmek çok büyük bir ibâdettir. İnkâr ve zulüm düzeyinde Hakkʹa baş kaldırıp tuğyan eden kavim ve milletlerden, onların âkibetin­den ibretli misaller verildikten sonra İlâhî vahye uymamızın ve namaz ibâdetine devam göstermemizin emredilmesi elbette ki çok anlamlıdır. Her şeyden önce insanı günde beş defa dünya dağdağasından, maddenin pe­şine takılıp yuvarlanmaktan çekip alır; olaylar karşısında dayanma gücü­müzü artırır; hakkın üstün gelmesi, bâtılın hezimete uğraması babında in­sana gereken mânevî gücü sağlarken, maddî yönden de üstün gelmenin meşru yollarını öğretir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, İlâhî nizama uymayan, söz ve davranışlarıyla Hakkʹa karşı isyan eden ve dünyalığı, değişmeyen amaç seçen kavim ve milletlerin uğradığı felâketler uyarıcı misal olarak verildi. Bâtılın örümcek ağı kadar zayıf ve önemsiz olduğu belirtilirken, haktan yana olanların din ve dünya işlerinde düzenli, güçlü ve prensipli olmalarının gereğine işâret edildi. İlme ve ilim adamlarına iltifat sinyali verilerek gerçekçi âlimlere her zaman muhtaç bulunduğumuz dolaylı şekilde anlatıldı. Sonra da düşünce ufkunu genişletmek ve akla malzeme vermek üzere göklerin ve yerin hak ile yaratıldığı konu edilerek, hakkın üstün gelmesi için inen vahye uyulma­sı ve namaz ibâdetine devam edilmesi emredildi.

Aşağıdaki âyetlerle, dinde aşırı taassuba kapılmaya gerek olmadığı­na işâretle, Kitap Ehli (Yahudi ve Hıristiyanlar) ile seviyeli bir tartışmaya yönelmemiz tavsiye ediliyor. İlâhî hitap ve üslûba az-çok âşinâ olanların Kur’ân’a inanmasının her zaman için mümkün olduğu konu ediliyor. Sonra da Kur’ân’ın bütünüyle ilâhî vahyin eseri olduğu üzerinde durularak, daha önce Hz. Muhammed’in (A. S. ) Okur-yazar olmadığına dikkatler çekiliyor. Sonra da önlerinde bunca açık belgeler bulunduğu halde birtakım muʹcizeler isteyenlere en büyük muʹcizenin «Allah Kelâmı» olduğu hatırlatılıyor.