MEÂLİ:
17- O, iki doğunun da, iki batının da Rabbıdır.
18- Artık Rabbınızın hangi nîmetlerini yalanlayabilirsiniz?
19- Birbirine kavuşmak üzere iki denizi salıverdi.
20- Aralarında bir engel vardır ki, biri diğerinin sınırını geçemez.
21- Artık Rabbınızın hangi nîmetlerini yalanlayabilirsiniz?
22- İkisinden de inci ve mercan çıkar.
23- O halde Rabbınızın hangi nîmetlerini yalanlayabilirsiniz?
24- Denizde dağlar gibi yükselen gemiler Oʹnundur.
25- Artık Rabbınızın hangi nîmetlerini yalanlayabilirsiniz?
26- Yerin üstündeki her şey fânidir.
27- Çok yüce azamet ve iyilik sâhibi olan Rabbinin zâtı bâkidir, bâki kalacaktır.
28- O halde Rabbınızın hangi nîmetlerini yalanlayabilirsiniz?
29- Göklerdeki ve yerdeki kimseler hep Oʹndan ister; O, her gün (her dem ve an) bir işte, bir tecellidedir.
30- Artık Rabbınızın hangi nîmetlerini yalanlayabilirsiniz?
31- Ey (yeryüzünün) iki ağırlığı (olan insanlar ve cinler)! Yakında (kıyâmet günü) sizinle meşgul olup gerekeni yapacağız.
32- Artık Rabbınızın hangi nîmetlerini yalanlayabilirsiniz?
33- Ey cin ve insan topluluğu! Göklerin ve yerin sınırlarını aşıp geçmeye gücünüz yetiyorsa, haydi aşıp geçin.. Ama geçemezsiniz, ancak bir sultan (açık belge, kesin delil, hesap, kuvvet ve üstünlük) ile geçebilirsiniz.
34- Artık Rabbınızın hangi nîmetlerini yalanlayabilirsiniz?
35- Üzerinize dumansız bir ateş ve bunaltıcı bir duman (gaz) gönderilir de artık kendinizi savunamaz ve kurtaramazsınız.
36- O halde Rabbınızın hangi nîmetlerini yalanlayabilirsiniz?
37- Gök yarılıp gül rengine dönüşerek yağ gibi eridiği zaman..
38- Artık Rabbınızın hangi nîmetlerini yalanlayabilirsiniz?
39- O gün, ne insanlara, ne de cinlere günahları (nın sebebi) sorulur.
40- O halde Rabbınızın hangi nîmetlerini yalanlayabilirsiniz?
İKİ DOĞUNUN VE İKİ BATININ RABBİ
«O, iki doğunun da Rabbıdır, iki batının da Rabbıdır. »
En uzun günde güneşin doğup battığı nokta ile en kısa günde doğup battığı nokta söz konusu edilerek «iki doğu, iki batı» şeklinde bir anlatıma yer verilmiştir.
Diğer bir yorumla, yerkürenin 180 derecesine işâretle «iki doğunun, iki batının Rabbi» denilmiştir. Bu manayla bir şeyin iki tarafını anmak, tümünü kasdetmek olduğundan, her gün meydana gelen iki doğu, iki batı söz konusu olabilir.
İKİ DENİZİN BİRBİRİNE SALIVERİLMESİ
«Biribirine kavuşmak üzere iki denizi salıverdi; aralarında bir engel vardır ki, biri diğerinin sınırını geçemez. »
Klasik tefsirlerde bu âyet üzerinde birçok yorumlar yapılmışsa da, çoğu İsrâiliyata dayanır. Son yıllarda denizlerde ciddi anlamda bilimsel araştırma yapan Kaptan Kusto (Cousteau), Cebelitarık boğazında araştırmasını sürdürürken şu önemli olayla karşılaştığını belirterek diyor ki: «Akdenizʹin suyu gerek yoğunluğu, gerekse içindeki yetişen bitki çeşitleriyle ve canlılarıyla suların karıştığı Atlas Okyanus’undan farklı yapıdadır. Bu konuda bir araştırma yapmak için ekibimle birlikte Cebelitârık Boğazıʹna gittim. İlk birkaç gün sonunda ortaya çıkan sonuç beni şaşırtmıştı. Bu iki denizin suyu birbirine karışmıyordu.
Çünkü bu iki denizin karışmasına, birleşme noktasında bulunan harika bir su engeli bulunuyordu. »
Bu arada Almanların yıllar önceki bulgularını da incelemeyi ihmal etmiyen Kaptan Kusto sözüne şöyle devam ediyor: «1962 yılında Alman ilim adamları Aden Körfezi ile Kızıldeniz’in birleştiği Mendep Boğazıʹnda bir araştırma yapmışlar. Vardıkları sonuç aynı.. İki denizin suyu, ortada bulunan bir su engeli ile birbirinden kesin olarak ayrı bulunuyorlar. »
Çok geçmeden Kaptan Kusto kesin sonuca ulaştı: «Farklı yapıda olan bütün denizler, aralarında yer alan su engeli nedeniyle birbirine kavuşmazlar. »
Sonra da Kaptan Kusto, son yıllarda İslâm’ı kendine din seçen ünlü ilim adamı Dr. Murice Bucaillʹle görüştü. Bu önemli konunun 1400 yıl önce Kur’ânʹda ayrıntılı şekilde açıklandığını duyan Kusto şaşırdı; Rahman Sûresi 19 ve 20. âyetler kendisine gösterilince hayreti arttı. Aynı konuya Furkan Sûresi 53. âyetle de temas edildiğini görünce, Kur’ânʹın İlâhî olduğunu, insan sözü olamıyacağını; modern ilmin Kur’ân’ı on dört yüzyıl geriden takip ettiğini anlamakta gecikmedi ve böylece İslâmʹı kendine din seçti.
Ancak iki deniz arasında engel kabul edilen su hakkında bilimsel bir açıklamaya ihtiyaç vardır. Basın yoluyla bize intikal eden tesbitlerde Kaptan Kustoʹnun, bu hususta aydınlatıcı ve tatmin edici bilimsel bir açıklamada bulunmadığını görüyoruz.
Kur’ân-ı Kerîm bu su engelini «berzah» olarak belirtmektedir. Bu da, iki şey arasında aşılması zor engel, fasıl gibi mânalara gelir.
İKİSİNDEN ÇIKARILAN İNCİ VE MERCAN
«İkisinden de inci ve mercan çıkar. »
Cenâb-ı Hak, deniz nimetlerine dikkatleri çekerken, iyi bir ticaret ürünü sayılan inci ile mercandan söz etmektedir. Süs eşyası olarak bu iki şeyin her devirde değer taşıdığına işâretle, deniz ürünleriyle yakından ilgilenmemizi telkîn ve teşvîk ediyor.
İnci, İstiridye ve benzeri kabuklu deniz hayvanlarının içinden çıkan sedef renginde sert taneciktir, süs olarak kullanılır. İnci sadece denizde yaşayan bu kabuklu hayvanlardan çıkmaz, en küçük incilerin yüksek değerli olanları, çoğunlukla İskoçya, İrlanda, Almanya, Rusya ve Çin gibi bazı ülkelerden geçen nehirlerdeki midyelerden de elde edilir.
Mercan, daha çok sıcak denizlerde bulunur.
İNŞA EDİLEN DAĞ GİBİ GEMİLER
«Denizde dağlar gibi yükselen gemiler O’nundur. »
Denizlerde yüzen dağ misali büyük gemilerden söz edilmektedir. Bu, hem bize Kur’ân’ın indiği çağda büyük gemilerin inşa edildiğini, hem de her çağda böyle büyük gemileri inşa etmeye muhtaç bulunduğumuzu belirtmeye yönelik bir anlatım tarzıdır.
Ayrıca «münşeat gemiler» tabiri kullanılmaktadır. Bu, üç ayrı yorumda bulunmaya uygun bir esneklik taşımaktadır:
a) İnşa edilip suda yüzdürülen gemiler,
b) Büyükçe, yüksek yelkenli gemiler,
c) Su üzerinde yüzebilecek özellikte büyük gemiler..
Birinci yorum, maksada daha uygundur. Çünkü Cenâb-ı Hak, insana verdiği zekâ ve yeteneklerin bu ve benzeri büyük gemiler yapmaya yeterli olduğuna işâretle, bilhassa «inşâ» kökünden gelen «münşeat» sıfatını kullanmıştır.
«A’lâm», «alem»in çoğuludur. Alem, yüksek dağ demektir. Aynı zamanda işâret, arda, belirti ve bayrak manalarına da delâlet etmektedir.
Böylece Kur’ân, mü’minler için denizin ve deniz taşımacılığının; deniz ürünlerinden yararlanmanın önemini sık sık belirterek, bu konuyla yakından ilgilenmemizi ilhâm etmektedir.
YERYÜZÜNDEKİ HER ŞEY FÂNİDİR
«Yerin üstündeki her şey fânidir. Çok yüce azamet ve iyilik sâhibi olan Rabbinin zatı hâkidir, bâki kalacaktır. »
Burada her ne kadar sadece yeryüzündekilerin fâni olduğu belirtilmekteyse de, göktekiler de buna dahildir. Zira bu gibi konularda «Parçayı anma, tümü irâde etme» kuralı, (mecaz-i mürsel kaidesi) söz konusudur.
Allah’ın zatından başka her şeyin ölüp gideceği, silinip yok olacağı, eskiyip özelliğini kaybedeceği açıklanıyor. Buradaki ölüp gitme, eskiyip silinme, mutlak anlamda bir yokluğa karışma değildir. Her şeyin aslına dönmesidir ki, bu da eşyanın bulunduğu halden başka bir hale geçişi demektir. Ölen insanın bedeninin çürüyüp parazitlere, sonra da toprağa dönüşmesi ve günü gelince, belli ve belirli elementlerin biraraya getirilmesiyle fenâdan bakaya döndürülmesi bu cümledendir. Allah (c. c. ) ne değişir, ne değişikliğe uğrar; ne ölür, ne de fenâ bulur. O, nasılsa öyledir ve hep öyle kalacaktır. Her şey Oʹnun sonsuz kudretinin eseridir. O ise, kendi zâtiyle, kudretiyle kaimdir ve vardır. O’nun varlığı vâciptir. Bizim ve diğer eşyanın varlığı mümkündür. Varlığı vâcip olanın başka bir varlığa ihtiyacı yoktur. Varlığı mümkün olanın ise, her zaman varlığı vâcip olan kudrete ihtiyacı söz konusudur. Akaid İlmi’nde bu konu şöyle belirtilmiştir: «Allah, vâcibü’l-vücud’dur. Oʹndan başkası mümkünü’l-vücud’dur. »
Kasas Sûresinde: «Allah’ın vechi (zatından veya rızasına uygun olanın) dan başka her şey yok olucudur» meâlindeki 88. âyetin tefsirinde geniş açıklama yapılmıştır. O bakımdan konuyu burada özetlemeyi yararlı gördük.
Celâl ve ikrâm sâhibi Allahʹın vechi:
«Allah’ın vechi» burada daha çok şu iki manaya delâlet etmektedir:
1- Allah’ın zâtı ve varlığı,
2- Allahʹın rızasına uygun olan amel..
Bu ikinci manâya göre: Kulun bütün iş ve ameli boş ve anlamsızdır; neticesiz ve semeresizdir. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın rızasına uygun iş ve amelleri bu genellemenin dışındadır. Kalıcı olanı da bu istisna teşkil edenidir.
Böylece denizler de, onlarda yüzen dağ gibi gemiler de, o gemileri inşa edenler ve ettirenler de; birçok nîmetlere erişip şükredenler ve etmiyenler de eninde sonunda fenâ bulacak; mevcut düzenle birlikte silinip belirsiz hale gelecek. İkinci hayat düzeni kurulunca, insanlar yeniden varlığın aydınlığına getirilecek ve ebediyet damgasıyla mühürlenip Zât-i Hakk’ın sonsuz lütuf ve inâyetine ebediyen mazhar kılınacaklardır.
«Zü’l-celâl», azamet, yücelik, büyüklük sahibi ve övgü değer sıfatlara lâyık olan zat gibi manalara; «ve’l-ikrâm» ise, lütuf ve ihsan sâhibi, bağış ve vergisi bol olan zat gibi mânalara delâlet eder.
GÖKTEKİLER VE YERDEKİLER HEP OʹNDAN İSTER
«Göklerdeki ve yerdeki kimseler hep O’ndan ister. O, her gün (her dem ve an) bir işte, bir tecellidedir. »
Göklerdeki melekler, O’ndan rahmet ve yakınlık; yerdeki canlılar O’ndan rızık ve rahmet; insanlar ve cinler O’ndan sayısız şeyler isterler. Cenâb-ı Hak, her canlının isteğine yetecek kadar nîmet kaynaklarını önceden hazırlayıp belli bir plâna göre düzenlemiştir. Artık herkes kendi zekâ ve becerisine, ilim ve idrâkine göre, o kaynaklardan faydalanır.
İbn Abbas (R. A. ) ve Ebû Sâlihʹa göre: Gök ehli Oʹndan mağfiret ister, rızık istemez. Yer ehli Oʹndan hem mağfiret, hem de rızık ister.
İbn Cüreyc’e göre: Melekler, yeryüzü ehli için O’ndan rızık isterler.
O, her dem ve her an bir işte, bir tecellidedir. O’nun tecellilerinin sonu ve sınırı yoktur. Kiminin günahlarını bağışlar, kiminin sıkıntısını giderir. Kimini yükseltir, kimini alçaltır. Kimini aziz kılar, kimini zelîl ve hakîr eyler. Öldüren ve dirilten ancak O’dur. Rızkı belli kanunlara göre genişletip ve bir ölçüye göre daraltan da Oʹdur. Kullarını devamlı surette denemelere tabi tutar, onların irâde, imân ve sabırlarını belirleyip yazar. Kâinat düzenini belli plân ve proğrama göre yürütür. Geceyi gündüze, gündüzü geceye katar. Ölüyü diriden, diriyi de ölüden çıkarır. Zira O her an bir iş ve bir tecellidedir.
Ayrıca bu âyetle, Yahudilerin, «Allah cumartesi günü dinlenir; hiçbir iş yapmaz» şeklindeki iddiaları reddedilmektedir. Allah için dinlenme, istirahate çekilme, yorulma, bıkkınlık duyma gibi ârızî şeyler câiz değildir. Zira O, mutlak kudret sâhibidir ve kudreti zatındandır.
ÂHİRET GÜNÜNDE İNSAN VE CİNLERİN HESABINI GÖRMEĞE YÖNELME
«Ey (yeryüzünde) iki ağırlığı (belirgin olan insanlar ve cinler)! Yakında (kıyâmet günü) sizinle meşgul olup gerekeni yapacağız. »
Cenâb-ı Hakkʹın aralıksız tecellilerde bulunduğu belirtilmektedir. Bu, bizim anlamamızı kolaylaştırmak için «yevm» ismi, zarf şeklinde kullanılarak ifade edilmiştir. Cenâb-ı Hak hakkında zaman ve mekân kavramları söz konusu olamaz. O bakımdan âyette geçen «külle yevm»i her ne kadar «her dem, her an» şeklinde çevrisini yapsak da, devamlılık söz konusudur; yani Cenâb-ı Hak devamlı surette faaliyet ve tecelli halindedir.
Burada geçen «yevm» ise, birçok âyetlerin tefsîrinde açıkladığımız üzere, zamanın en kısa parçasına delâlet etmektedir.
«Yakında sîzinle meşgul olacağız» cümlesine gelince: Bu, âyette «ferağ» kökünden türetilen «nefruğu» fiiliyle ifade edilmiştir. Ferağ, bir işi bitirip, bir diğerine başlamak demektir. Böyle bir anlatımın zahirî delâletini Allahʹa nisbet ederken, O’nun hâsıl-i mânasını düşünmemiz gerekir. Şöyle ki: Âhiret gününde Cenâb-ı Hak adâlet ve rahmetiyle; izzet, celâl ve hikmetiyle tecelli edip insanlarla cinlerin hesabını görecek, geriye bir şey bırakmayıp hükmünü verecektir. Dünyada ise ne böyle bir hesaba yönelir, ne de her şeyi hemen hükme bağlar; çoğunu âhirete bırakır.
SEKALEYN
«Sıkal» ağırlık anlamına delâlet ettiği gibi, «sekal» da nefis, kadri yüce ve korunmaya değer nesne hakkında kullanılmıştır. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin: «Şüphesiz ki ben size sekaleyn (iki sekal) bıraktım: Allah’ın kitabını ve kendi evlâd ve torunlarımı…» (Müslim/fezâil-i sahabe: 36, 37- Dâremi/fezâil-i Kur’ân: 1- Ahmed: 3/ 14, 17, 26, 59, 4/367, 371) buyurması, onların kadrinin yüceliğine ve korunmalarının gereğine işârettir.
Âyetteki «sekalan» ile, insanlar ve cinler kasdedilmektedir. Zira onlardan her biri yeryüzünde değer, hikmet ve anlam bakımından ayrı bir ağırlık arzetmektedir. Nitekim Zemahşerî de Keşşâfʹta buna yakın bir tefsîrde bulunmuştur.
Bu mânayla Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e «Resûlüs-sekaleyn» denilmiştir.
İnsan ve cinnin diğer canlılara nisbetle çok önemli yerleri söz konusudur. Zira her şey insan için yaratılmıştır. Asıl değer ağırlığı olan odur. Cinler de İlâhi tekliflerle mükellef tutuldukları için onlar hakkında da sekal kavramı tebaiyyet yoluyla kullanılmıştır.
Cafer es-Sadık’a göre: Canlılar arasında İlâhî teklîflerle yükümlü tutulan insan ve cinlerin günahları ağırlık gösterdiğinden, haklarında «sekalan» sözü kullanılmıştır.
GÖKLERİN VE YERİN SINIRINI AŞMAK MÜMKÜN MÜ?
«Ey cin ve insan topluluğu! Göklerin ve yerin sınırlarını aşıp geçmeye gücünüz yetiyorsa, haydi aşıp geçin. Ama geçemezsiniz, ancak bir sultan... ile geçebilirsiniz. »
Âyette göklerin ve yerin «aktar»ından söz edilmektedir. «Kutrʹun çoğulu olan bu kelime, bir şeyin, bir bölgenin veya kesimin çevresi, sınırı ve cihetleri anlamına gelir. Ayrıca köşegen ve çap mânasında da kullanıldığı olur.
Burada göklerin ve yerin «aktar»ından maksad, yerçekim kuvvetinin sınırları veya madde âleminin sınırları olabilir. Diğer bir yorumla, «zikr-i cüz, irâde-i küll» kuralınca Allah’ın mülkünün ve tasarruf alanının dışına çıkabilme imkânının bulunmadığını ifadeye yönelik bir anlatım tarzı sayılabilir. Ancak yerçekim kuvvet sınırı maksada daha uygun görünmektedir.
Böylece insanlarla cinler, yeryüzünün sıklet merkezini oluşturmalarına ve birçok şeylerin bu iki ayrı cinsin emrine verilmesine rağmen her ikisinin de ilmi, aklı ve idrâk alanı sınırlıdır. Ne fizik âlemini aşmaya, ne İlâhî mülkün dışına çıkmaya, ne de O’nun tasarrufundan sıyrılmaya güçleri yeter. Bunun için Cenâb-ı Hak, mükerrem yarattığı insana ve çok seri hız ve harekete sahip bulunan cinne hitapla, birçok hususlarda âcizlik içinde bulunduklarına işârette bulunmakta ve hiç kimsenin İlâhî kuvvet ve kudret ile yarışamıyacağını dolaylı şekilde işlemektedir.
«Sultan» kelimesi, üzerinde hayli durulmuş ve birtakım yorumlarının ve delâletlerinin bulunduğu ileri sürülmüştür. Şöyle ki:
a) Lübabu’t-te’vîl sâhibine göre: Kuvvet, kahır ve galebe demektir.
b) İbn Abbas’a göre: Âyette geçen «tenfüzû» fiili, «nefaz» kökünden türetilmiştir ki, kök mana olarak «bilmek» demektir. «Sultan» ise, «beyyine» yani delil, belge ve hüccet gibi manalara delâlet eder.
O halde göklerin ve yerin sınırlarını bilmek isterseniz, haydi biliniz bakalım? Ama bilemezsiniz, ancak Allah’tan indirilen beyyine ile bilebilirsiniz.
c) Müfessir Kurtubî’ye göre: «Sultan»dan maksad, Allah’ın saltanat ve kudretidir. Öyle ki, insanlar O’nun saltanat ve kudretini aşamazlar; ancak O’nun lütfedeceği kuvvet ve kudret ile aşabilirler. Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in Miʹrac Gecesi madde âleminin sınırını aşması, bütünüyle İlâhî kuvvet ve kudretle gerçekleşmiştir.
DÜNYAʹNIN YERÇEKİM KUVVET SINIRINI AŞMAK
Yukarıdaki farklı yorumlardan sonra âyetin bir diğer delâletinden şu mâna ve hükmü çıkarmak mümkündür: Yerküre dahil, fezadaki cisimlerin taşıdıkları yerçekim kuvvetini aşabilmenin ancak «sultan» ile gerçekleşebileceği söz konusudur. «Sultan» ise, az yukarıda açıkladığımız üzere, delil, belge, hesap ve birtakım fiziksel kanunlar demektir. Nitekim gerek yerçekim kuvvet sınırını aşıp Ay’a ayak basmak, gerekse Merih’e gönderilen Viking I, Vigink II ancak belli fiziksel kanunlara ve en ince hesaplara göre yürütülmüştür.
Böylece Kur’ân, bu ikinci yorumla fezanın kapılarının insanoğluna açık bulunduğunu beyân ederken, İlmî delilleri, belgeleri, fiziksel kanunları ve astronomik konuları çok iyi bilmenin şart olduğuna işârette bulunuyor.
YALIN ATEŞ VE BUNALTICI GAZ GÖNDERİLMESİ
«Üzerinize dumansız bir ateş ve bunaltıcı bir duman (gaz) gönderilir de artık kendinizi savunamaz ve kurtaramazsınız. »
Âyette çok önemli iki hususa dikkat çekilmektedir. Biri, üstümüze salınıp inecek yalın, dumansız ateş; diğeri, ya erimiş bakır, ya da bakır renginde zehirli bir duman veya gaz.
Âyette birinci olay «şüvazün min nar», İkincisi, «nuhas» ile ifade edilmiştir. Bu iki kavram üzerinde farklı yorumlar yapılmış; asıl delâlet ettikleri mâna araştırılarak bazı sonuçlar çıkarılmıştır. Şöyle ki:
1- İbn Abbas’a göre: «şuvaz», dumanı olmayan alevli ateştir. «Nuhas» ise, alevi olmayan duman veya gaz demektir.
2- Mücahid’e göre: «Şuvaz» ateşten çıkan yeşilimsi bir alevdir.
3- Dahhak’a göre: «Şuvaz» ateşten veya alevden çıkan gazdır, odun dumanı değildir.
4- İkrime ve İbn Mes’ud’a (R. A. ) göre: «Nuhas» eriyik bakırdır.
5- el-Kissâî’ye göre: «Nuhs» çok fena kokusu olan ateştir.
İster gaz, ister zehirli duman, ister erimiş bakır veya benzeri şeyler olsun, bunlar nasıl ve nereden insanlar üzerine gönderilecek veya indirilecektir? Konu üzerinde dikkatle durup incelediğimizde, karşımıza iki değişik mana ve sonuç çıkıyor: 1- müfessirlerin çoğunun dediği gibi, Âhiret Âlemin’de insanları mahşer alanına sürüp götürecek olan dumansız bir ateş ile bakır renginde bir duman veya gaz kasdedilmiştir. 2- Dünyada nükleer bir savaşın meydana geleceğine işârettir. Atomların patlamasıyla, bir anda ortalığı ateş, öldürücü gazlar, radyasyonlar doldurup insanlara kurtulma şansı bile tanımıyacaktır.
Nitekim ilgili âyetin son kısmında bu husus şöyle belirtilmektedir: «Artık kendinizi savunamaz ve kurtaramazsınız. »
GÖĞÜN YARILIP GÜL RENGİNE DÖNÜŞMESİ VE YAĞ MİSALİ ERİMESİ
«Gök yarılıp gül rengine dönüşerek yağ gibi eriyeceği zaman.. »
Göğün yarılması, gül rengine dönüşüp yağ gibi eriyip akması, çok müthiş bir olayı tasvîr etmektedir. Bu, kıyâmet olayı mıdır, yoksa ona benzer bir başkalaşma ve büyük bir felâket midir?
Daha önceki âyetlerde, yeryüzündeki her şeyin fenâ bulacağı açıklandıktan sonra 37. âyetle göklerin de bir bakıma fenâ bulacağı haber veriliyor. Bu yoruma göre, olay kıyâmetin kopmasıyla meydana gelecek, atmosfer yanmaya başlayacak, gül rengini alıp eriyerek inecek ve böylece mevcut düzen bütünüyle bozulacak.
İkinci bir yoruma göre, bu bir nükleer savaşı tasvîr etmektedir. Kuvvetli bir ihtimalle zincirleme şekilde hidrojen patlamasıyla atmosfer ve denizler ateşe dönüşecek. Böylece insanoğlu kendi kıyâmetini kendi acımasız elleriyle koparacaktır; yani büyük kıyâmetin kopmasına vasat hazırlamış olacaktır. Zaten atmosferle denizlerin ateşe dönüşmesi, büyük kıyâmetin en açık ve belirgin belirtisidir.
Kızıl deriye de «dihan» denilmiştir. Buna göre, gök kızılderiye, diğer bir anlatımla bakır rengine benzeyen gül rengini alacak. Artık böyle bir günde ne insana, ne de cinne günahından (onu niçin işlediğinden) sorulmayacak. Zira herkesin amel defteri en doğru bilgilerle dağıtılarak sâhibine ulaştırılacak. İtiraz kapıları kapanacak..
Eğer bu bir atom savaşının doğuracağı sonuçlar ise, meydana gelen o müthiş kahredici azap insanları her taraftan kuşatacak ve kitleler halinde ölüme sürüklerken kimsenin günahından sorulmayacak. Çünkü atom savaşı, kadın, çocuk, genç, yaşlı, sakat ve malûl demeden hepsini mahvedecek güçtedir.
Bütün bu yorum ve ihtimallerden sonra 41. âyet konuya açıklık getirmekte ve olayın kıyâmet düzeyinde meydana geleceğini belirtmektedir.
Böylece inkârcı günahkârlar, sapık suçlular, yalan saydıkları Cehennem’e atılırlar da amellerine uygun azap edilirler.
39. âyette «O gün, ne insanlara, ne de cinlere günahları (nın sebebi) sorulmaz» buyurulurken, Hicr Sûresi 92. âyette: «Rabbin hakkı için elbette onların hepsinden yapageldikleri şeylerden bir bir soracağız» buyuruImaktadır.
Bu iki âyet arasını mâna ve hüküm yönünden teʹlîf etmek gerekiyor. Şöyle ki, konumuzu oluşturan âyette, insan ve cinlerden «şu günahları işlediniz mi? » diye sorulmayacağı haber veriliyor. Hicr Sûresinde ise, «günahlarından sorulmaya ihtiyaç duyulmayacaktır» diye bildiriliyor. Arada az bir fark söz konusudur. Birincide, herkesin günahı amel defterinde yazılı bulunduğundan dolayı; İkincide günahkarların simalarından bilinip tanınacağından dolayı, «sen şu günahı işledin mi? », «sen günahkar mısın? » diye sorulmayacaktır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Cenâb-ı Hakk’ın varlığına ve kudretine delâlet eden birkaç belgeye yer verildi ve böylece insan aklına ışık tutularak araştırma çizgisi belirlendi. Sonra da yerin ve göklerin sınırına değinilerek, bunları ancak kesin hesaplarla, fiziksel kanunlarla aşmanın mümkün olabileceğine işâret edildi. Arkasından yönlendirici anlamda uhrevî tasvîrler yapılarak duygu ve düşüncelere seslenildi.
Aşağıdaki âyetlerle, suçlu günahkârların simalarından tanınacağı konu ediliyor ve Rabbinin makamından korkan mü’minlere hazırlanan uhrevî mükâfatlardan bir kısmı haber veriliyor ve böylece Cennetʹteki nîmetlere dikkatler çekiliyor.