Naziat Suresi 34-41. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

فَاِذَا جَاءَتِ الطَّامَّةُ الْكُبْرٰى يَوْمَ يَتَذَكَّرُ الْاِنْسَانُ مَا سَعٰى وَبُرِّزَتِ الْجَحِيمُ لِمَنْ يَرٰى فَاَمَّا مَنْ طَغٰى وَاٰثَرَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا فَاِنَّ الْجَحِيمَ هِيَ الْمَأْوٰى وَاَمَّا مَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّهِ وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوٰى فَاِنَّ الْجَنَّةَ هِيَ الْمَأْوٰى

39.

(34-35) En büyük felaket (kıyamet) geldiği zaman, o gün insan yaptıklarını hatırlar.

Diyanet İşleri

36.

Cehennem, görenler için apaçık bir şekilde gösterilir.

37-39.

(37-39) Kim azgınlık eder ve dünya hayatını tercih ederse, şüphesiz, cehennem onun sığınağıdır.

40-41.

(40-41) Kim de, Rabbinin huzurunda duracağından korkar ve nefsini arzularından alıkoyarsa, şüphesiz, cennet onun sığınağıdır.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

34- O güç getirilemiyecek büyük (kıyâmet) felâketi geleceği zaman;

35- O gün insan ne için çalışıp çabaladığını hatırlayıp anlar.

36- Cehennem de ortaya çıkıp görebilene görünür.

37-39- Artık kim azıp dünya hayatını seçerek tercîh ederse, şüphesiz Cehennem onun varacağı yerdir.

40-41- Kim de Rabbinin (yüce) makamından korkar da nefsini havaî şeylerden alıkoyarsa, şüphesiz ki Cennet onun varacağı yerdir.

GÜÇ GETİRİLEMEYEN BÜYÜK OLAY

«O güç getirilemiyecek büyük (kıyâmet) felâketi geleceği zaman.. »

Bilindiği gibi kıyâmet olayı Kur’ân-ı Kerîm’de 15’e yakın isim ve sıfat­larla anılmıştır. Şüphesiz bunlardan her biri o müthiş, dayanılmaz ve karşı konulmaz büyük olayın bir yanını, başka bir görüntüsünü yansıtmaktadır.

Konumuzu oluşturan âyette ise «Tâmme» ismi anılmakta ve böylece kıyâmetin değişik bir yanı anlatılmaktadır. Öyle ki, bu isimle olayın iki yö­nü belirtilmekte ve diğer yönleriyle bağlantılı bulunduğuna işârette bulu­nulmaktadır:

Birincisi, kıyâmet olayının üst taraftan müthiş bir baskın şeklinde mey­dana geleceğine delâlet ediyor. Bu da, kıyâmetin sadece yerkürenin yö­rüngesinden çıkıp dağılmasıyla değil, mevcut bütün sistemlerin de alt-üst olmasıyla gerçekleşmesi demektir.

İkincisi, Müfessir Kurtubîʹnin de açıkladığı gibi, ikinci nefha ile haşrın gerçekleşmesi ve hesap alanında her ümmet ve milletin yerini almasıdır ki bu, güç getirilemiyecek kadar korku ve sıkıntı doğuracaktır.

Amaç, insanı ölümünden önce uyarıp o güne iyice hazırlanmasını tel­kîn etmek ve hayat yolculuğunun dünyaya ayak basmakla bitmediğini, son­suzluk arzeden Cennet veya Cehennem’de karar kılıncaya kadar devam edeceğini kalp ve kafalara işlemektir.

Nitekim 34. âyeti izleyen diğer âyetlerle âhiret âleminin bu çok önemli safhaları kısmen açıklanıyor.

ÖMÜR SÜRESİNİ İLÂHÎ TALİMATA GÖRE TAMAMLAMAK

«O gün insan ne için çalışıp çabaladığını hatırlayıp anlar. »

Bu âyetle, dünyada çalışıp çabalamanın iki ana hedefi bulunduğuna işâret ediliyor: Birincisi, ecel gelinceye kadar beden ve ruh sağlığını ko­rumak, muhtaç bulunduğu gıdayı sağlamaktır. İkincisi, hayatı devam ettire­bilmek için çalışmasını gerçek amaç olmadığını, çalışmak suretiyle bir ha­zırlık dönemi geçirme hikmetinin söz konusu olduğunu; asıl amacın kalıcı otan ikinci hayatın nîmet ve saadetine lâyık olma düzeyine gelmenin lü­zumunu idrâktir.

Dünyada iken hayattan maksat ve hikmetin ne olduğunu düşünmeyen­ler, 35. âyetle uyarılıyorlar. Öyle ki, bugün sözü edilen hikmeti düşünmeyen kimse hayatı boyunca hem hılkatındaki proğrama ters düşer, hem de âhi­ret âleminde ebedî saadet yurduna lâyık görülmez.

Rabbımızın makamından maksat nedir?

a) Her iş ve amelinde Allah’ın ilminin ve kudretinin yanıbaşında ol­duğuna inanmaktır.

b) İbâdet esnasında edep, saygı, ta’zîm ve hasreti ruh ve âzâda hâ­kim kılmaktır.

c) Hesap ve ceza gününü düşünüp ona göre adım atmaktır.

d) Cenâb-ı Hakk’ın rahmetine ümit bağladığı kadar, azâbından endişe duymaktır.

e) Günah işlemeye meylettiği zaman, Cenâb-ı Hakkʹın yegâne mura­kıp olduğunu düşünerek günaha yanaşmamaktır.

f) İbâdet zamanı gelince, her işi bırakıp Allahʹa ibâdete koşmaktır.

O bakımdan müfessirler bu âyetin tefsîrinde, iniş sebebine dokunarak konuyu biraz daha açıklama ihtiyacını duymuşlardır. Şöyle ki:

Azıtıp dünya hayatını seçen, Umeyr oğlu Âmır’dır. Rabbinin makamın­dan korkan ise, onun kardeşi Umeyr oğlu Musʹâbʹdır. Birbirine ters iki çiz­gide yer alan iki kardeş en tipik misâl olarak seçilmiştir. İbn Abbas (R. A. ) dan yapılan rivâyete göre: Bedir Savaşı’nda Mus’âb’ın kardeşi Âmir esir­ler arasında bulunuyordu. Bilindiği gibi, Musʹâb b. Umeyr (R. A. ) babasının servetine rağmen Mekke’de en tehlikeli günlerde İslâmiyeti din seçip ken­dini Resûlüllah’ın (A. S. ) hizmetine veren bahtiyar bir gençtir. Kardeşi Âmir ise, azılı kâfir olan baba ve anasının tesirinde kalıp İslâmʹa ve Hz. Pey­gamberʹe (A. S. ) karşı kin ve düşmanlıkta çok ileri giden bir kişi idi. İşte esir edilen bu adamı sorguya çeken Ansar’la onun arasında şu konuşma geçmiştir:

- Nerelisin?

- Mekkeliʹyim.

- Adın nedir?

- Âmir b. Umeyr.

- Mus’âb b. Umeyrʹle bir yakınlığın var mıdır?

- Evet, onun kardeşiyim.

Bunun üzerine İslâmʹda önemli yeri ve hatırı olan Musʹab’ın ismini duyan Ansar, onun kardeşinin bağlarını çözdüler ve kılına bile dokunma­yıp gereken ilgiyi gösterdiler. Sabah olunca kardeşi Musʹâb’le görüştüler ve durumu kendisine naklettiler. Mus’âb hiçbir üzüntü eseri göstermedi. Çünkü din kardeşliğinin ne kadar aziz ve kıymetli olduğunu biliyor, küfür üzere kalıp tuğyanda ısrar eden kardeşini kardeş olarak kabul etmiyordu. O bakımdan olayı kendisine anlatan Medineli mücâhidlere şöyle dedi: «O, benim kardeşim değildir. Çünkü ben mü’min-i muvahhid, o ise kâfir ve tâğîdir. Derhal elini ve ayağını bağlayın. Çünkü annesi oldukça zengin bir kadındır; hayli mücevheratı da vardır. Oğlunu esirlikten kurtarmak için is­tenen kurtuluş parasını hemen getirir. » Musʹâbʹın bu tavsiyesi aynen yeri­ne getirildi ve çok geçmeden Âmır’ın annesi istenilen kurtuluş parasını ge­tirerek oğlunu esaretten kurtardı.

Evet, Mus’âb b. Umeyr (R. A. ) kendini öylesine Allah ve Resûlüllâh yo­luna adamıştı ki, Uhud Savaşınʹda birçok kimseler bozguna uğrayıp et­rafa dağılırken, o, Resûlüllah’ın (A. S. ) önünde yer alıp gelen oklara, atılan mızraklara kendisini hedef edecek kadar üstün bir fedakârlık örneği ser­gilemişti. (Geniş bilgi için bak: el-Câmi’u li-Ahkâmi’l-Kur’ân: 19/208)

Onun böylesine bir fedâkârlık ve teslimiyetle İslâm uğrunda can ver­mesini dile getiren Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz nemli gözleriyle şöyle bu­yurmuştur:

«Senin mükâfatın Allah yanındadır ve buna ben şehadet ediyorum. » Sonra da ashabına dönerek şöyle haber verdiği çok meşhurdur: «And olsun ki Musʹâb’ı (mânâ âleminde) gördüm, üzerinde kıymeti takdir edilemiyecek kadar değerli iki kaftan bulunuyordu. Ayakkabısının bağcıkları ise altundandı. »

İbn Abbas (R. A. )dan yapılan bir diğer rivâyete göre: 37-41. âyetler, Mahzûm Kabilesi’nden olan azılı kâfir Ebû Cehl b. Hişâm ile İmân ve İslâ­mî irfanın doruğunda bulunan Musʹâb b. Umeyr (R. A. ) hakkında inmiştir. Müfessir Süddîʹye göre: 40. âyet Ebû Bekir (R. A. ) hakkında inmiştir. Şöy­le ki: Ebû Bekir’in (R. A. ) hizmetçisi hergün yemek saati gelince, efendi­sinin yemeğini hazırlayıp getirir ve efendisi de ona: «Bu yemeği nereden, nasıl, ne ile hazırladın? » diye sorar; olumlu cevap alınca öylece elini uza­tıp yerdi. Birgün çok meşgul bulunduğundan ve iyice acıktığından dolayı yemek gelince, daha önce âdeti gereği sorduklarını sormadan yemeğe baş­ladı. Hizmetçi hayret etti ve sordu:

- Efendim, bugün neden bir şey sormadan yemeğe başladınız?

- Unuttum da ondan. Peki şimdi soruyorum: Bunu nereden, ne ile, nasıl hazırladın?

O da şu cevabı verdi:

- Cahiliyet günlerinde bir kavmin bana baş vurması üzerine keha­nette bulunup onları tatmin edecek uydurma şeyler yapmıştım. Onlar da bu hizmetime karşılık bu yiyecekleri bana getirdiler.

Bu haber üzerine Ebû Bekir Sıddîk (R. A. ) elini sofradan çekmekle kal­madı, bir de o ana kadar yediklerini kusarak dışarı çıkardı ve şöyle dedi: «Ya Rabbî! Bu yediğimden eğer bir şeyler damarlarımda kaldıysa, onu sen orada tutmaktasın, (yapacağım başka bir şey yok)» Bunun üzerine, «Kim de Rabbinin (yüce) makamından korkar da nefsini havaî şeylerden alıkoyarsa, şüphesiz ki Cennet onun varacağı yerdir» meâlindeki âyet inmiş­tir. (Tefsîr-i Kurtubî: 19/208)

KAÇIRILAN FIRSATLAR

«Cehennem de ortaya çıkıp görebilene görünür. »

Cehennem’in ortaya çıkması, aradaki engelin bir süre için kaldırılıp mü’min ve kâfirin onu görmesi demektir. Böylece mü’minler Cennetʹte eri­şecekleri nîmetlerin ne kadar anlamlı ve değerli olduğunu; kâfirler de kendi nefislerine nasıl haksızlık ettiklerini ve o yüzden elim bir felâkete sürük­lendiklerini anlayacaklar.

Böylece herkes Cenâb-ı Hakk’ın vaadinin hak olduğunu, O’nun sözü­nün ve hükmünün değişmediğini ve değişemiyeceğini idrâk edecek ve Al­lah’ın kimseye zulmetmediğine şahit olacak..

TUĞYAN VE HAKK’A TESLİMİYET

«Artık kim azıp dünya ha­yatını seçerek tercih ederse, şüphesiz Cehennem onun varacağı yerdir. »

Bu âyetle, cehennemlik olan kimsenin dünyada iki tehlikeli sınıra geç­tiğine işâret edilmektedir:

Birincisi, kâinat sistemindeki yerini terkedip hayatını fıtratındaki ma­ya ve cevhere uygun düzenlemiyerek hakikate karşı kalp ve kafasını ka­palı tutmak suretiyle meşru ve kutsal hiçbir sınır tanımamasıdır.

İkincisi, ölümlü olan dünya hayatını amacından saptırıp dünyevî nî­metleri tek değer ve amaç seçmek suretiyle âhiret hayatına inanmaması, ya da hiç iltifat etmemek suretiyle denge çizgisini aşmasıdır.

Bu iki tehlikeli sınıra geçmek, beraberinde hemen hemen bütün günah ve fenalıkları da taşır. O bakımdan Cenâb-ı Hak burada kötülüklerin iki ana kaynağını anmakla yetinmekte ve konu üzerinde ciddi şekilde düşün­memizi ilhâm etmektedir.

RABBİNİN YÜCE MAKAMINDAN KORKANLAR

«Kim de Rabbinin (yüce) makamından korkar da nefsini havaî şeylerden alıkoyarsa, şüphesiz ki Cennet onun varacağı yerdir. »

Cennetlik olan kimselerin ise, iyiliklerin, güzelliklerin ve fazîletlerin kaynağı sayılan iki ana vasıfları konu ediliyor: Birincisi, Rabbin maka­mından korkmaları, İkincisi, nefsini imân ve aklının emrine baş eğdirip tehlikeli sınıra geçmemeleridir.

İlim adamları bu cümle üzerinde hayli durmuş ve az farklı yorumlarda bulunmuşlardır ki, biz onları iniş sebebini açıklarken nakletmiş bulunuyor, ancak ilâveten birkaç yoruma daha yer vermekte yarar görüyoruz:

Sehl b. Abdullah et-Tüsterî diyor ki: «Nefsin aşırılık ve gayr-i meşru isteklerini terketmek Cennet’in anahtarıdır. Çünkü bunda Allah korkusu söz konusudur. »

Ashab-ı Kirâm’dan Abdullah b. Mes’ud (R. A. ) diyor ki: «Siz öyle bir zamanda bulunuyorsunuz ki hak ve fazîlet nefsin heva ve hevesinin yula­rını tutup (meşru çizgide) çekip götürmektedir. Bir zaman gelecek durum tersine dönecek: Nefsin heva ve hevesi hak ve fazîleti kendi peşine takıp sürükleyecektir. İşte böyle bir zamandan Allahʹa sığınınız. » (Tefsîr-i Kurtubî: 17/208)

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, kimin ne için çalışıp çabaladığının ortaya çıka­cağı âhiret günü konu edildi ve insanların dünyada iki grupta toplandığına dikkat çekilerek her grubun varacağı yerin ne olacağı haber verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, kıyâmetin kopuş saati üzerinde duruluyor ve bu bilginin ancak Allah katında olduğu, kimselere bildirilmediği belirtiliyor. Sonra da Hz. Peygamber’in (A. S. ) ancak kendisine bildirileni bilebileceği­ne değinilerek aydınlatıcı bilgi veriliyor. Arkasından kıyâmet gününün son­suzluğu karşısında dünya hayatının birkaç saatlik kısa bir süreden ibaret olduğu konu ediliyor ve sûre noktalanıyor.