Zuhruf Suresi 36-45. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَمَنْ يَعْشُ عَنْ ذِكْرِ الرَّحْمٰنِ نُقَيِّضْ لَهُ شَيْطَانًا فَهُوَ لَهُ قَرِينٌ وَاِنَّهُمْ لَيَصُدُّونَهُمْ عَنِ السَّبِيلِ وَيَحْسَبُونَ اَنَّهُمْ مُهْتَدُونَ حَتّٰٓى اِذَا جَاءَنَا قَالَ يَالَيْتَ بَيْنِي وَبَيْنَكَ بُعْدَ الْمَشْرِقَيْنِ فَبِئْسَ الْقَرِينُ وَلَنْ يَنْفَعَكُمُ الْيَوْمَ اِذْ ظَلَمْتُمْ اَنَّكُمْ فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ اَفَاَنْتَ تُسْمِعُ الصُّمَّ اَوْ تَهْدِي الْعُمْيَ وَمَنْ كَانَ فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ فَاِمَّا نَذْهَبَنَّ بِكَ فَاِنَّا مِنْهُمْ مُنْتَقِمُونَ اَوْ نُرِيَنَّكَ الَّذِي وَعَدْنَاهُمْ فَاِنَّا عَلَيْهِمْ مُقْتَدِرُونَ فَاسْتَمْسِكْ بِالَّذِي اُو۫حِيَ اِلَيْكَ اِنَّكَ عَلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ وَاِنَّهُ لَذِكْرٌ لَكَ وَلِقَوْمِكَ وَسَوْفَ تُسْـَٔلُونَ وَسْـَٔلْ مَنْ اَرْسَلْنَا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رُسُلِنَا اَجَعَلْنَا مِنْ دُونِ الرَّحْمٰنِ اٰلِهَةً يُعْبَدُونَ

39.

Kim, Rahman'ın Zikri'ni görmezlikten gelirse, biz onun başına bir şeytan sararız. Artık o, onun ayrılmaz dostudur.

Diyanet İşleri

37.

Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan saptırırlar. Onlar ise doğru yolda olduklarını sanırlar.

38.

Sonunda bize geldiğinde, arkadaşına, "Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı! Ne kötü arkadaşmışsın!" der.

39.

Onlara, "(Bu temenniniz) bugün size asla fayda vermez. Çünkü zulmettiniz. Hepiniz azapta ortaksınız" denir.

40.

Sağırlara sen mi duyuracaksın; yahut körleri ve apaçık bir sapıklık içinde olanları sen mi doğru yola ileteceksin?

41.

Ya biz seni (bu dünyadan) alır götürürüz de, onlardan intikam alırız.

42.

Yahut da, onlara yaptığımız tehdidi sana gösteririz ki, bizim onlara gücümüz yeter.

43.

Öyle ise sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz sen doğru bir yol üzeresin.

44.

Şüphesiz bu Kur'an, sana ve kavmine bir öğüt ve bir şereftir, ondan hesaba çekileceksiniz.

45.

Senden önce gönderdiğimiz elçilerimize sor: Rahman'dan başka kulluk edilecek ilahlar var etmiş miyiz?

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

36- Kim de Rahmânʹı anmaktan yana körlük gösterirse, biz ona yan­daş olmak üzere bir şeytan sardırırız.

37- Ve gerçekten onlar, bunları doğru yoldan akkorlar da bunlar, doğru yolda bulunduklarını sanırlar.

38- Sonunda bize gelince, yandaşına: «Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı, (Meğer) sen ne kötü arkadaş­mışsın! » der.

39- Zulmettiğiniz için bugün (buradaki pişmanlığınız) size fayda ver­mez. Sizler elbette azâpta birleşen ortaklarsınızdır.

40- Sen mi sağırlara işittireceksin veya körleri ve açık bir sapıklık içinde bulunanı doğru yola ulaştıracaksın?

41- Şayet biz seni (alıp kendimize) götürsek bile şüphesiz onlardan intikam alacağız.

42- Ya da onlara vaʹdettiğimiz şeyi (azâbı) sana göstereceğiz. Çün­kü bizim onlara kudretimiz elbette yeter.

43- Artık sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz ki sen dos­doğru yol üzerindesin.

44- O Kur’ân sana ve milletine elbette hem öğüt, hem de anılmaya değer bir şereftir. İleride bundan sorulacaksınız.

45- Senden önce elçi olarak gönderdiğimiz peygamberlerimize sor: «Rahmânʹdan başka tapılacak ilâhlar meydana getirdik mi? »

KALP KÖRLÜĞÜNDEN DAHA BETER NE VARDIR?

«Kim de Rahmânʹı anmak­tan yana körlük gösterirse, biz ona yandaş olmak üzere bir şeytan sar­dırırız. »

Ölçüsüz mal ve ihtişam sevgisi, temelde sağlam imân yoksa, kalbi köreltir ve vicdanı hissiz bırakır. İnsanın mânevî yapısında önemli yeri ve görevi olan bu iki şey dumura uğrayınca, zahirî ve bâtınî şeytanlara giriş için yol iyice açılır da engeller kalkar. Yakın ve sıcak dostluklar ve arka­daşlıklar başlar. Allah’ın hidâyet ve inâyeti erişmezse, bu körlük içinde kişinin İblîs ile olan dostluğu ve arkadaşlığı kabre kadar sürüp gider. Ger­çekleri bir türlü göremiyen bu kalp körleri, iyi şeyler yaptıklarını sanırlar. Zira yakın arkadaşları hep bu duyguyu fısıldayıp aşılarlar.

Dünyanın lüks ve konforu ne kadar geçici ve fâni ise, insanın ömrü de öyle.. Birkaç günlük şatafat ve tatmin; sonra da hayatın son çizgisine gelip dayanmak suretiyle dünyalıktan kopup uzaklaşmak, hepsi o kadar. Birkaç gün önce umut ve amaç seçilen nesneler sıfıra müncer olur; seven­ler sevdiklerini bırakıp ayrılır. Arkada vebal, hasret kalırken ayrılanın ya­nında İblîs ve o tiynetteki sapıkların kara lekesi kalır.

Âhiret gününde Cenâb-ı Hakk’ın adâlet huzuruna çıkarıldıklarında ise, arkadaşlar ve yandaşlar gerçeği görüp anlayacaklar ve: «Keşke benimle senin aranda doğu ile batı arası kadar uzaklık olsaydı. (Meğer) sen ne kö­tü arkadaşmışsın! » diyecekler.

Ne yazık ki, böyle bir temenninin ve gerçeği görmenin o gün için hiç­bir yararı ve olumlu neticesi olmayacak ve sözü edilen yakın arkadaşlar biraraya getirilip azabı müştereken tadacaklar.

Onların dünyada işledikleri bütün iş ve amelleri «zulüm» olarak anıl­maktadır. Zira zulüm, hilkatin hikmetine ters düşmek, amaçtan sapmak, dünya ile âhiret arasında köprü kurmamak ve kulluğun mertebe ve ölçü­sünü bilmemektir. Böylece kişi en büyük haksızlığı önce kendine, sonra da aldatıp kendi saffına çektiği kimselere yapmış olur..

SAĞIRLARA DUYURMAK MÜMKÜN MÜ?

«Sen mi sağır­lara işittireceksin veya körleri ve açık bir sapıklık içinde bulunanı doğru yo­la ulaştıracaksın? »

Kâinat kitabı, aydınlatıcı belgeler, yol gösterici deliller ve gerçekleri yansıtan hakikatlerle doludur. Her şey O Yüce Yaratanʹın kudret damgasını taşımakta; ilim ve insaf gözüyle bakanlara, «Lâ ilâhe illâllah» ibaresini gös­termekte; gönül kulağını verenlere, «Allahʹtan başka ibâdet edilecek ilâh yoktur» nağmesini işittirmektedir.

Varlığa madde ve şehvet gözüyle bakanları, hakikat sesinin önüne ne­fis engelini koyanları doğru yola, Allah’tan başka kim iletebilir? Zira on­larla hidâyet nuru arasında küfür ve tuğyan perdesi gerilidir. Nitekim Mek­keli putperest müşriklerin o günkü sosyal ve psikolojik yapıları bu düzeyde idi. Kırkıncı âyetle onların küfür ve cehalet vadisinde bakan körler, işi­ten sağırlar dizisinde yer aldıkları açıklanmaktadır.

Her şeye rağmen Peygamber (A. S. ) ve din âlimlerinin görevi, insanla­rı Hakkʹın yoluna dâvet etmek, İlâhî buyrukları mevcut şartlar ve ortama göre teblîğ etmektir. Doğru yola eriştirmek ise, Allahʹa aittir.

ALLAHʹIN VA’DİNİN YAKIN OLDUĞU BİLDİRİLİYOR

«Şayet biz seni (alıp kendimize) götürsek bile şüphesiz onlardan inti­kam alacağız. Ya da onlara vaʹdettiğimiz şeyi (azabı) sana göstereceğiz. Çünkü bizim onlara kudretimiz elbette yeter. »

Yıllarca süren amansız mücadele, bâtıldan yana olanları iyice şımar­tıp azdırmış; haktan yana olanların da imân ve irfanını artırmış ve dayan­ma güçlerine güç katmıştı. Kısacası, hakkı savunanlar ve bu doğrultuda teblîğ ve irşat hizmetini sürdürenler, kendilerine düşeni yerine getirmenin huzuru içinde her türlü hezeyan ve şiddete göğüs gererken, bâtılı savu­nanlar olumlu sonuç alamamanın sıkıntısı içinde kendilerini kurtulma­sı zor bir çıkmaza sokmuşlardı. Bu durumda Allahʹın va’di yakındı. İnecek olan İlâhî hüküm yerini mutlâka bulacaktı. Bunun bir bölümüne Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz dünya gözüyle şâhit olacak; geriye kalan kısmını ise, O’nun mektebinde yetişen bahtiyar mü’minler müşahede edeceklerdi. İşte 41 ve 42. Âyetlerle bu hususa değinilmekte ve müʹminlere hem teselli, hem de müjde verilmektedir.

Nitekim çok geçmeden hicret olayı gerçekleşti. Arkasından Bedir ve Uhud savaşları onu izledi. Sonra da Mekke fethedilerek Allahʹın va’di ye­rine geldi. Çevre kabilelerin baş eğerek İslâmʹa girmesi, Yahudilerin Medi­ne ve çevresinden sürülmesi gibi önemli olaylar da Resûlüllahʹın (A. S. ) ve­fatından önce gerçekleşen başarılı sonuçlardır.

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in vefatından sonraki fetihlerin ardarda gerçekleşmesi dünyanın önemli bölgelerinde küfrün ve ahlâksızlığın hayat damarlarının kesilmesini sağlamış ve İlâhî va’din ikinci safhası zaferle he­define ulaşmıştır.

PEYGAMBER (A. S. ) İN VE ONUN YOLUNDA YÜRÜYENLERİN GÖREVİ

«Artık sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz ki sen dosdoğru yol üzerindesin. »

İnkârcı sapıklar ne kadar gemi azıya alıp dört nala giderlerse gitsinler; İslâm mübelliğ ve mürşitleri imân ve aklın yolunu seçip bilerek, sabırla, gü­nün şartlarını ve mevcut ortamı dikkate alarak hakka dâvete devam eder­ler de, atacakları her adımla, söyleyecekleri her sözle Allahʹın hoşnutlu­ğunu kazanmayı amaç edinirlerse, doğru yolda Kur’ân metoduyla yürüdük­leri kesinleşir ve vakti saati gelince İlâhî yardım -Oʹnun va’di gereği- tecelli eder.

«İnsanların çoğuna hakkı kabul ettiremedik, olumlu sonuç alamadık; imân eden az, inkâr ve azgınlıkta ısrar eden çok.. » gibi düşüncelerin tesi­rine giren dâvetçiler başarısızlığa uğrama tehlikesiyle karşılaşabilirler. Çün­kü bu durumda kendi görev sınırlarını aşıp, doğru yola iletmeyi yüklenmiş olurlar. Oysa doğru yola iletme Allah’ın inâyet ve meşietine bağlı bir husus­tur; dilediğini eriştirir, dilediğini de sapıklığıyla başbaşa bırakır.

Onun için İslâm’da doğru yolu göstermekle, doğru yola eriştirme sınır­ları belirlenmiştir. Şöyle ki; Hz. Peygamber’e (A. S. ): «Artık sen, sana vahyedilene sımsıkı sarıl. Şüphesiz ki sen dosdoğru yol üzerindesin! » meâlin­deki âyetle teblîğ sınırı gösteriliyor.

KUR’ÂN-I KERÎM ARAPLARA ŞAN VE ŞEREF KAZANDIRMIŞTIR

«O Kur’ân sana ve milletine elbette hem öğüt, hem de anılmaya değer bir şereftir. İleride bundan sorulacak­sınız. »

İslâm’dan önceki devirlerde ancak bir iki güçlü devlet kurabilen ve fakat onları da devam ettiremiyen Araplar, daha çok düzensiz ve kabile kılıfında dağınık, merkezi otoriteden mahrum, başsız ve tutarsız bir hayat içinde bocalayıp günlerini gün etmeye çalışan bir millet idi. İslâmiyet bu dağınık, başsız ve merkezî otoriteden yoksun milleti biraraya getirmek su­retiyle dünyanın en güçlü ve en medenî devletini kurmuş ve cihan tarihin­de en büyük, fakat en kalıcı inkılâbı gerçekleştirmiştir.

Ne yazık ki, Araplar, İslâm’ın ilk yıllarında bu şerefe lâyık olamamış­lar; ondan kinle, nefretle uzaklaşıp Hz. Muhammedʹe (A. S. ) amansız düş­man kesilmişlerdi. Kendilerinden şeref ve ün getiren Kur’ân’a lâyık olup ol­madıkları, kendilerini o düzeye lâyıkıyla getirip getirmedikleri, hem dünyada, hem de âhirette sorulacaktır. Nitekim dünyada, İslâmʹa yeni giren her fert ve toplum soruyor: «Araplar neden kendi dilleriyle inen Kur’ân’a daha çok sarılmıyorlar, neden Kur’ân ile yaşayıp dünya Müslümanlarına örnek ola­cak bir düzeye gelmiyorlar? » Âhiret’te ise, Cenâb-ı Hak onlara, bu yük­sek nîmete ve ebedî devlete lâyık olup olmadıklarını soracak, ona göre karşılık verecektir.

PEYGAMBERLERİN HEPSİ ALLAH’A İBÂDET ESASINI GETİRMİŞTİR

«Senden ön­ce elçi olarak gönderdiğimiz peygamberlerimize sor: Rahmânʹdan başka tapılacak ilâhlar meydana getirdik mi? »

Araplar, Hıristiyanların «İsa Allah’ın biricik oğludur», «İsa, üç ilâhtan biridir» iddialarını delil gösterip putlarının neden ilâh olamıyacaklarını sa­vunuyorlardı. Aslında bu şaşkınlar, İsa Peygamber’e inanmıyorlardı. Ama putlarını müdafaa için Hıristiyanların akıl dışı sözlerini, inançlarını belge göstermeyi kendilerine dayanak seçiyorlardı. Oysa hiçbir peygamber «Tevhîd İnancı» nın dışına çıkmamış, onu zedeleyecek bir teblîğ ve telkînde bu­lunmamıştır. Zira peygamberlerin gönderilmesinin asıl hikmeti, Allah’ın varlığını, birliğini, ibâdete ancak O’nun lâyık olduğunu ve bu doğrultuda dünya ile âhiret hayatının anlamını insanlara teblîğ etmektir. Nitekim 45. âyetle bu husus gayet açık şekilde vurgulanmaktadır.

Ancak, «Rahmânʹdan başka tapılacak ilâhlar meydana getirdik mi? » sorusu kimden sorulacak? Âyette «Senden önce elçi olarak gönderdiğimiz peygamberlerimize sor» denilmektedir. Burada iki yorum söz konusudur: Ya harf-i cer olarak getirilen «min», «min-i beyân» veya «tahsîn-i lafız» içindir, ya da öyle değildir. Birinci terkîbe göre, âyetin mânası şöyle­dir: «Senden önce gönderdiğimiz resûllerden sor»; ikinci terkîbe göre, «Senden önce ümmetlere gönderdiğimiz resûllerimizden sor.. » şeklinde meâl ortaya çıkmaktadır. Biz birinci terkîbi uygun bulduk. Nitekim İbn Abbas (R. A. )dan yapılan rivâyete göre, «İsrâ Olayı»nda Resûlüllâh (A. S. ) Efen­dimiz, Beytülmakdis’e varınca, bütün peygamberlerin ruhları orada toplan­dı. Melek Cebrâîl ezan ve ikaamet okuduktan sonra, «Ya Muhammed! Kalk da bunların önüne geçip namaz kıldır» dedi. Namazdan sonra Cibril (A. S. ): «Ya Muhammed! Senden önce gönderilen peygamberlerimize sor: Rahmân’dan başka ilâhlar meydana getirdik mi? » dedi. Peygamberimiz (A. S. ) da: «Sormaya gerek yok; çünkü bu hususta hiçbir şüphem söz konusu değildir» diye cevap verdi.

İkinci terkîbe göre: Yahudi ve Hıristiyanların Tevrat ve İncilʹi çok iyi bilen din âlimlerine sor, şeklinde bir yorum ortaya çıkar.

Maksat, hiçbir peygamberin «Tevhîd İnancı»ndan sapmadığını ve sap­masının söz konusu olamıyacağını beyândır.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, Allah’ı bırakıp başka şeylere tapanların ancak şeytanı dost ve arkadaş edindikleri konu edildi ve aydınlatıcı bilgiler ve­rildi. Mekkeliʹlerin bir takım yersiz ve anlamsız iddiaları üzerinde duru­larak hiçbir peygamberin «Tevhîd İnancı»ndan sapmadığına işâret edildi. Aynı meseleler düzeyinde Kurʹân’ın Araplar için şeref ve kalıcı bir anı ol­duğuna dikkatler çekildi.

Aşağıdaki âyetlerle, gönderilen her peygamberin «Tevhîd İnancı»nı teblîğ ederken inkârcı sapıkların itiraz, sataşma, saldırı ve hezeyanına mâ­ruz kaldığına işâret edilmekte ve Musa (A. S. ) ile Firʹavn kıssasının bu­nunla ilgili safhalarından birkaçına yer verilerek yönlendirici misaller ser­gilenmektedir.