Neml Suresi 38-44. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

قَالَ يَاأَيُّهَا الْمَلَؤُا اَيُّكُمْ يَأْتِينِي بِعَرْشِهَا قَبْلَ اَنْ يَأْتُونِي مُسْلِمِينَ قَالَ عِفْرِيتٌ مِنَ الْجِنِّ اَنَا۬ اٰتِيكَ بِهِ قَبْلَ اَنْ تَقُومَ مِنْ مَقَامِكَ وَاِنِّي عَلَيْهِ لَقَوِيٌّ اَمِينٌ قَالَ الَّذِي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ اَنَا۬ اٰتِيكَ بِهِ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَ فَلَمَّا رَاٰهُ مُسْتَقِرًّا عِنْدَهُ قَالَ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّي لِيَبْلُوَنِي ءَاَشْكُرُ اَمْ اَكْفُرُ وَمَنْ شَكَرَ فَاِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِهِ وَمَنْ كَفَرَ فَاِنَّ رَبِّي غَنِيٌّ كَرِيمٌ قَالَ نَكِّرُوا لَهَا عَرْشَهَا نَنْظُرْ اَتَهْتَدِٓي اَمْ تَكُونُ مِنَ الَّذِينَ لَا يَهْتَدُونَ فَلَمَّا جَاءَتْ قِيلَ اَهٰكَذَا عَرْشُكِ قَالَتْ كَاَنَّهُ هُوَ وَاُو۫تِينَا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهَا وَكُنَّا مُسْلِمِينَ وَصَدَّهَا مَا كَانَتْ تَعْبُدُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اِنَّهَا كَانَتْ مِنْ قَوْمٍ كَافِرِينَ قِيلَ لَهَا ادْخُلِي الصَّرْحَ فَلَمَّا رَاَتْهُ حَسِبَتْهُ لُجَّةً وَكَشَفَتْ عَنْ سَاقَيْهَا قَالَ اِنَّهُ صَرْحٌ مُمَرَّدٌ مِنْ قَوَارِيرَ قَالَتْ رَبِّ اِنِّي ظَلَمْتُ نَفْسِي وَاَسْلَمْتُ مَعَ سُلَيْمٰنَ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ

39.

Süleyman, "Ey ileri gelenler! Onlar bana teslim olmadan önce hanginiz bana onun (kraliçenin) tahtını getirebilir?"

Diyanet İşleri

39.

Cinlerden bir ifrit, "Sen yerinden kalkmadan ben onu sana getiririm ve şüphesiz ben, buna güç yetirecek güvenilir biriyim" dedi.

40.

Kitaptan bilgisi olan biri, "Ben onu, gözünü kapayıp açmadan önce sana getiririm" dedi. Süleyman, tahtı yanında yerleşmiş halde görünce şöyle dedi: "Bu, şükür mü, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni denemek için, Rabbimin bana bir lütfudur. Kim şükrederse ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse (bilsin ki) Rabbim her bakımdan sınırsız zengindir, cömerttir."

41.

Süleyman, "Tahtını tanınmaz hale getirin. Bakalım tanıyacak mı, yoksa tanımayacaklardan mı olacak?" dedi.

42.

Belkıs gelince, "Senin tahtın böyle mi?" denildi. O da, "Sanki o! Fakat zaten daha önce bize bilgi verilmişti ve biz teslimiyet göstermiştik" dedi.

43.

Daha önce Allah'tan başka taptığı şeyler ona engel olmuştu. Çünkü o inkar eden bir kavimden idi.

44.

Ona "köşke gir" denildi. Köşkü görünce onu (zeminini) derin bir su sandı ve eteklerini topladı. Süleyman, ona "Bu, (zemini) billurdan döşenmiş bir köşktür" dedi. Belkıs, "Ey Rabbim! Şüphesiz ben nefsime zulmetmiştim. Şimdi ise Süleyman ile birlikte alemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum" dedi.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

38- Süleyman, «ey ileri gelenler! bana teslimiyet gösterip gelmele­rinden önce sizden hanginiz o melikenin tahtını bana getirebilir? » dedi.

39- Cinlerden bir ifrit, «sen yerinden henüz kalkmadan ben onu sana getiririm. Ben herhalde ona karşı hem güçlüyüm, hem de güvenilirimdir, » dedi.

40- Yanında kitaptan (az-çok) bilgisi bulunan biri ise şöyle dedi: «Sen gözünü açıp kapamadan onu sana getiririm» derken, Süleyman onu (meli­kenin tahtını) yanında karar kılmış bir halde görünce dedi ki: «Bu, Rabbı­mın lûtf-u kereminden (bana verilen bir nîmet)dir ki şükür mü edeceğim, nankörlükte mi bulunacağım diye beni deniyor. Tabiî kim şükrederse, o ancak kendi lehine şükretmiş olur; kim de nankörlük ederse, elbette Rab­bim ganiy (her şeyden müstağnidir, kimsenin şükrüne ihtiyacı yoktur; ama herkes O’na mutlaka muhtaç)dır. Kerîm (iyilik ve ihsan sâhibi)dir. »

41- Süleyman, «tahtını ona tanıyamıyacağı hale sokun da bakalım onu tanıyabilecek mi, yoksa tanımayanlardan mı olacak? » dedi.

42- Melike gelince, «tahtın böyle mi idi? » denildi. O da «onun gibi bir şey! bundan daha önce bize bilgi verilmişti; bizler de teslîm olmuş idik, » dedi.

43- Melikeʹyi (bu teslimiyetten) alıkoyan, Allahʹtan başka taptığı şey­di; çünkü o inkârcı bir milletten idi.

44- Ona, «Köşke gir! » denildi. Melike köşkün (selâmlık kısmını) görünce onu derince büyük bir su (havuzu) sandı ve bacaklarını sıvadı. Süleyman: «O camdan kaplı bir salondur» dedi. Melike «Rabbim! » dedi, «doğrusu ben kendime haksızlık ettim ve artık Süleyman’la beraber âlem­lerin Rabbi Allahʹa teslîm oldum. »

CİNLERDEN BİR İFRİTİN HÜNERİ

«Süleyman, «ey ileri gelenler! bana teslimiyet gösterip gelmelerinden önce sizden hanginiz o melikenin tahtını bana getirebilir? » dedi.. »

Kurʹân-ı Kerîmʹin bu anlatımından, Süleyman Peygamber’in de çevre­sinde istişarî bir kurulun yer aldığı anlaşılıyor. Hem din, hem devlet işlerini idare edip yürüten bir peygamberin veya onun izinde olan bir devlet adaminin dünya işlerinde tek başına karar vermesi pek doğru olmaz. Nitekim her iki görevi bir arada yürüten Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹe Cenâb-ı Hak şöyle emir ve tavsiyede bulunmuştur: «(Dünya) işiyle ilgili hususlarda on­lara danış», yani istişarede bulunarak görüşlerini al.. (Âl-i İmrân Sûresi: 159) Diğer bir âyette de, «(Mü’minlerin) işleri kendi aralarında danışma iledir» (Şura Sûresi: 38) buyurularak Allah’a inanan her devlet adamının bir istişarî kurula da ihtiyacı bulundu­ğuna işâret ediliyor.

Süleyman Peygamber geniş nüfuzunu, devletinin gücünü göstermek için çevresindeki istişarî kuruldan birinin, melike henüz Hakk’a teslim olup gelmeden onu tahtıyla birlikte huzuruna getirmesini irâde etti. Bunun üze­rine cinlerden bir ifrit, verilen bu emri yerine getirebileceğini bildirerek şöyle dedi: «Sen yerinden henüz kalkmadan ben onu sana getiririm. Ben herhalde ona karşı hem güçlüyüm, hem de güvenilirimdir. »

«Cinlerden bir ifrit» sözünün yorumu ne olabilir?

Ünlü müfessir Kurtubî ve Fahrüddîn Râzîʹnin tesbitlerine göre «ifrit» ismi şu manalarda kullanılır:

a) Azılı ve güçlü olan cin,

b) Habîs ve aynı zamanda çetin ve şiddetli olan cin ve şeytan,

c) Yaratılışı itibariyle kuvvetli ve kudretli olan cin.

İbn Abdilber ve emsali ilim adamları ise, bu konuda şu bilgiyi vermiş­lerdir:

«Sadece cinden söz edildiğinde, ona «cinnî» denir. İnsanlarla birlikte belli yerlerde eyleşenlere «ummar» denir. Çocuklara dokunup onlarla meş­gul olanlarına «ervah» denir. İyice azgınlaşıp kötülükte bulunmayı sanat edinene «şeytan» denir. Daha da azılı ve çetin olup üstün güç ve kuvvet­te bulunanlara «afârit» denir ki bunun tekili «ifrît»tir. »

Ayrıca bozguncu, vurup kırıcı, yıkıp dağıtıcı, merhametsiz azılı insana da mecaz yollu «ifrît» denildiği olmuştur. Nitekim İslâm tarihini yazan bazı vakanüvislerin Rumlarla yapılan savaşları tasvîr ederken «Rum ifritlerinden bir ifrit» sözünü kullandıklarına rastlanmaktadır. Onlar bununla mecazî an­lamda çok tahrip edici azılı kişileri kasdetmişlerdir.

Süleyman Peygamberʹin (A. S. ) ruhundaki bir tezahürle cinlere de hük­mettiği kesindir. Cinler ateşten, diğer bir ifadeyle ışınlardan yaratıldığından dolayı onlar için mesafe ve engel söz konusu değildir. Işığın saniyede 300. 000 kilometre kat ettiğini biliyoruz. Cinlerin hılkatlarındaki özelliklerini dikkate alacak olursak, onlardan çok güçlü ve çetin olan birinin, Allah’ın Süleyman Peygamber’e verdiği kerâmet doğrultusunda Yemen tarafında Sebe’ melikesinin tahtını zedelemeden ve hissettirmeden Kudüs veya Şamʹa getirmesi gayr-i mümkin sayılamaz.

O halde tarihî bir olayı sadece bizim bildiğimiz fiziksel kanunlarla izah etmeğe kalkışmamız bizi yanlış bir sonuca götürebilir. Çünkü müsbet il­min bugün için cinler hakkında sağlıklı bir tesbit yapması pek söz konusu değildir. Zira cin konusu şimdilik müsbet ilmin sahası dışında bulunuyor. Olayı, peygamberin ruhî yeteneği ve kerâmeti, ya da muʹcizesi açısından değerlendirmemiz daha doğrudur.

YANINDA KİTAPTAN BİLGİSİ BULUNAN BİRİ

«Yanında kitaptan (az-çok) bilgisi bulunan biri ise şöyle dedi: «Sen gözünü açıp kapamadan onu sana getiririm.. »

Sebe’ melikesinin tahtını, Süleyman Peygamber (A. S. ) henüz gözünü açıp kapamadan getiren bilgili kimse kimdir? Âyette bir açıklama yoktur. Aynı zamanda bu hususta sahîh bir hadîs de mevcut değildir.

Müfessirlerle ilim adamları bu konuda üç yorum üzerinde durmuşlar­dır:

1- Süleyman Peygamberʹin teyzesinin oğlu Asaf bin Berhiyaʹdır. Bu zat bilgili, aynı zamanda «İsm-i A’zam»ı bilen bir kişiymiş..

2- Süleyman Peygamber’in (A. S. ) kendisi.

3- Hızır (A. S. ).

Bunlar birer yorumdur, isabetli veya isabetsiz olabilir. Ama biz olayı muʹcize çerçevesinde değerlendirdiğimizde müşkiller kendiliğinden çözül­müş olur. O halde diyebiliriz ki olay, Süleyman Peygamber’in (A. S. ) bir muʹ­cizesi ve bilgin kişinin de bir kerâmetidir. Şayet o kişiyi bir insan değil de bilgili bir cinnî kabul edersek, ifritin yeteneği hakkında verdiğimiz bilgi bizi yine olay hakkında olumlu bir sonuca götürür.

NİMET ARTTIKÇA, ŞÜKRÜ ARTIRMAK

«Derken Süleyman onu (melikenin tahtını) yanın­da karar kılmış bir halde görünce dedi ki: «Bu, Rabbımın lûtf-ü kereminden (bana verilen bir nîmet)tir ki şükür mü edeceğim, nankörlükte mi buluna­cağım diye beni deniyor. Tabii kim şükrederse, o ancak kendi lehine şük­retmiş olur; kim de nankörlük ederse, elbette Rabbim ganiy (her şeyden müstağnidir, kimsenin şükrüne ihtiyacı yoktur; ama herkes Oʹna mutlaka muhtaç)dır. Kerîm (iyilik ve ihsan sahibidir. »

Kur’ân, Allahʹın birçok nimetlerine erişen Süleyman Peygamber’in (A. S. ) her geçen gün şükrünü, ibâdet ve kulluğunu artırdığına dikkatleri çekerek refah içinde olanlara güzel bir örnek veriyor. Ayrıca verilen her nîmetin ve başa gelen her musîbet ve felâketin birer imtihan olduğunu ha­tırlatarak böyle durumlarda nasıl davranılması gerekiyorsa onun bir ölçü­sünü belirliyor.

SÜLEYMAN PEYGAMBER’İN KÖŞKÜ

Kurʹân bu arada Süleyman Peygamberʹin (A. S. ) aynı zamanda çok kud­retli bir hükümdar olduğuna işâretle onun köşkü hakkında ipucu vermek­te; selâmlığının camdan döşenmiş bulunduğunu, bilmeyip de aniden gören­lere içi su dolu büyük bir havuz intibaını verecek bir güzellikte olduğunu belirtmekte ve böylece o çağda cam madeninin geniş çapta işlendiğine, bu konuda bir sanat dalının meydana geldiğine işârette bulunmaktadır.

MELİKENİN İTİRAFI VE BASİRETİNİN AÇIK OLMASI

«Bundan daha önce bize bilgi verilmişti; bizler de teslim olmuş idik, dedi. »

Süleyman Peygamber hakkında hayli bilgi toplayan melike, kendini onun huzurunda bulunca bunu pek yadırgamadı. Zira Onda tecelli eden mu’cize ve kerâmeti, devletinin büyüklüğünü, ordusunun kudretini görünce hemen Cenâb-ı Hakkʹa yönelip imân etmiştir. Yani daha önce topladığı bil­gilerin bile az olduğunu anlamakta gecikmemiş ve kalbinde doğan hidâyet ışığını onun huzurunda kalbinden diline getirmiş oldu.

Bu, melikenin gerçeği görmekte ve anlamakta ne kadar akıllı ve ileri görüşlü olduğunu gösteren bir başka belgedir.

SÜLEYMAN (A. S. )IN KISSASINDAN MESAJLAR

Kur’ân-ı Kerîm’de Süleyman Peygamber’in (A. S. ) kıssasına geniş yer verilmesinin elbette ki birtakım faydaları söz konusudur. Allahʹa dosdoğru imân eden müʹminlere birkaç mesaj verilirken, bu arada hem Mekkeli müş­riklerin ileri gelenleri uyarılmakta, hem de Yahudilerin nereden nereye gel­dikleri tarihî bir tablo şeklinde gözler önüne konulmaktadır. Aynı zamanda birçok imkân ve nîmetlere erişen bir kraliçenin hakikati görünce tereddüt etmeden nasıl baş eğdiği ve her şeyinden vazgeçerek Cenâb-ı Hakkʹa tesli­miyet gösterdiği nefis bir misal olarak sergilenmektedir.

Mü’minlere verilen mesajlar:

1- Halkı, diğer bir tabirle kitleleri idâre edenlerde şu iki özelliğin, yani meziyetin bulunması gerekir: a) İmân, b) İlim..

2- Cenâb-ı Hakkʹın dünyamızı süslemek ve biz insanların yararlan­masını kolaylaştırmak için birtakım özelliklerle yarattığı canlıları çok iyi tanıyabilmemiz, her birinde O Yüce Yaratan’ın hilkat kanununun izlerini, Bediʹ sıfatının damgasını görebilmemiz ve bunun için İlmî araştırma yap­mamız istenmektedir.

3- İnsan ruhunun çok kudretli olduğu; onu, imanla, nefis terbiyesiyle geliştirdiğimiz veya önündeki engelleri kaldırdığımız takdirde fizik ötesiyle ilgili gerçekleri öğrenebileceğimize işârette bulunulmaktadır.

4- Böylece gelişen ruhî kuvvetle, -Allah dilerse- hayvanların içgüdü­sünü, çıkardıkları seslerin anlamını anlamanın kolaylaşabileceği ilhâm edil­mektedir. Nitekim kalp gözü açık büyük velîlerin kısmen olsun bu mazha­riyete erdikleri bilinmekte ve kerâmetin bir ucunun da bu kabil keşif ve müşahedeye dayandığı ağırlık kazanmaktadır.

Mevlânâ Celâlettin Rumî, bununla ilgili bir keşfini dile getirirken onu kelime kalıbına şöyle dökmektedir:

«Kuşların şeyhi leyleğin (lak, lak) ettiğinde ne dediğini bilir misin?

el-Hamdu lek, veʹl-mülkü lek, ve’l-emrü lek ya müsteân!. demektedir. »

5- Nîmete eriştikçe daha iyi bir insan olmaya yönelmek, Allahʹa daha çok şükretmek gerekir. Bu idrâk hem nîmetin artıp devamına, hem de ki­şiyi daha çok Allah’a yaklaştırmaya vesîle olur.

6- Verilen bir habere hemen inanmayıp onu araştırmak, imânın ve aklın yolu; tedbîr ve tevekkülün ölçüsüdür.

7- Hak ortaya çıkınca teslim olmak; fitne ve fesadı, kan akıtmayı ön­leyen sıhhatli bir düşüncenin ve seyyal bir aklın ürünüdür. Olaylar karşı­sında duyguyla değil, akıl ve imânla hareket etmek veya tavır almak şart­tır.

8- Yazılan namelere, emirnamelere, mektuplara Allahʹın ismiyle baş­lamak, peygamberlerin devam edegelen sünnetlerinden biridir.

9- Elde edilen başarıyı, zafer ve üstünlüğü fanilerin şahsında görme­yip onları bütünüyle Cenâb-ı Hakkʹın sınırsız kudretine ve tecelli eden inâyetine çevirmek kadar mahviyetkâr bir tutum ve anlayış; zevkine erilmiş bir imân ve irfan olamaz.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle Süleyman Peygamber’in (A. S. ) bilgili cinler vası­tasıyla birçok şeyler yaptığı konu edildi. Cenâb-ı Hakk’ın kendisine verdiği bunca kuvvet ve kudret karşısında eğilip şükrettiği ve her olayla çetin bir sınavdan geçirildiğini idrâk ederek Hakk’a bütün mevcudiyetiyle teslimi­yet gösterdiği açıklandı. Sonra da melike ile olan mülakatları anlatılarak birtakım mesajlar verildi.

Aşağıdaki âyetlerle, Mekkeli müşriklerin kafa ve kalplerini geçmiş olay­lara çekip kendilerini, daldıkları gafletten uyandırmak için İlâhî hışma uğra­yan Semûd Kavmi’nin başından geçen olayın önemli safhalarından bir kıs­mı açıklanıyor ve böylece hem küfür ve tuğyan içinde bulunan Mekkeli putperestlere, hem de yaşamakta olan inkârcı maddecilere ihtar veriliyor.