Sebe Suresi 34-39. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَمَا اَرْسَلْنَا فِي قَرْيَةٍ مِنْ نَذِيرٍ اِلَّا قَالَ مُتْرَفُوهَا اِنَّا بِمَا اُرْسِلْتُمْ بِهِ كَافِرُونَ وَقَالُوا نَحْنُ اَكْثَرُ اَمْوَالًا وَاَوْلَادًا وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ قُلْ اِنَّ رَبِّي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ وَيَقْدِرُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ وَمَا اَمْوَالُكُمْ وَلَا اَوْلَادُكُمْ بِالَّتِي تُقَرِّبُكُمْ عِنْدَنَا زُلْفٰٓى اِلَّا مَنْ اٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ جَزَاءُ الضِّعْفِ بِمَا عَمِلُوا وَهُمْ فِي الْغُرُفَاتِ اٰمِنُونَ وَالَّذِينَ يَسْعَوْنَ فِي اٰيَاتِنَا مُعَاجِزِينَ اُو۬لٰٓئِكَ فِي الْعَذَابِ مُحْضَرُونَ قُلْ اِنَّ رَبِّي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَيَقْدِرُ لَهُ وَمَا اَنْفَقْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَهُوَ يُخْلِفُهُ وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِقِينَ

38.

Biz, hangi memlekete bir uyarıcı göndermişsek oranın şımarık zenginleri, "Biz, sizinle gönderileni inkar ediyoruz" demişlerdir.

Diyanet İşleri

35.

Yine, "Bizim mallarımız ve çocuklarımız daha çoktur. Bize azap edilmeyecektir" demişlerdi.

36.

Ey Muhammed, de ki: "Şüphesiz, Rabbim rızkı dilediğine bol verir ve (dilediğine) kısar. Fakat insanların çoğu bilmezler."

37.

Ne mallarınız ne de çocuklarınız, sizi bizim katımıza daha çok yaklaştıran şeylerdir! Ancak iman edip salih amel işleyenler başka. İşte onlar için işlediklerine karşılık kat kat mükafat vardır. Onlar cennet köşklerinde güven içindedirler.

38.

Ayetlerimizi geçersiz kılmak için yarışanlar var ya, işte onlar azap için hazır bulundurulacaklar.

39.

De ki: "Şüphesiz, Rabbim rızkı kullarından dilediğine bol bol verir ve (dilediğine) kısar. Allah yolunda her ne harcarsanız, Allah onun yerine başkasını verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır."

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

34- Biz ne kadar bir kasabaya bir uyarıcı gönderdikse, mutlaka ora­nın şımarık ileri gelenleri, «doğrusu biz sizinle gönderilen şeyleri tanımı­yoruz» demişlerdir.

35- Hem diyorlar ki, «biz malca da, evlâdca da daha çoğuz ve biz azâba da uğratılacak değiliz. »

36- De ki: şüphesiz Rabbin, rızkı dilediğine genişletir ve daraltır. Ama insanların çoğu (bu hikmeti) bilmezler.

37- Sizi bize yaklaştıran ne mallarınız, ne de evlâdınızdır. Ancak imân edip iyi-yararlı amellerde bulunan kimseler (var ya) işte onlar için yaptıklarına karşılık kat kat mükâfat vardır ve onlar Cennetʹin yüksekçe, manzaralı kısımlarında güven içindedirler.

38- (Bizi) âciz bırakacaklarını sanarak âyetlerimiz hakkında (olum­suz yönde) uğraşıp çaba gösterenlere gelince: İşte onlar ihzaren getirilip azâp içinde bekletileceklerdir.

39- De ki: şüphesiz Rabbim, rızkı kullarından dilediğine genişletir ve bir ölçüye göre daraltır. (Allah için) neyi harcarsanız Allah onun yerine bir diğerini verir. O rızık verenlerin en hayırlısıdır.

İNİŞ SEBEBİ

İbn Ebî Hâtim rivâyet ediyor:

- Ortak çalışan Mekkeli iki adamdan biri, ticaret amacıyla sahil ka­sabalarına gitti. Çok geçmeden Hz. Muhammed’e (A. S. ) risâlet görevi ve­rildi ve Mekke çalkalanmaya başladı. Adam, sözü edilen kasabalarda ticarî işlerini yoluna koyduktan sonra Mekkeʹye hemen dönmeyi düşünmüyordu, ancak ilginç havadisler alabiliyordu. Bunun üzerine Mekke’deki ortağına mektup yazıp Hz. Muhammed (A. S. ) hakkında geniş bilgi istedi. Arkadaşı ona: «Kureyş ileri gelenlerinden hiç kimse Muhammed’e (A. S. ) uymak is­temiyor. Peşine ancak köleler, seviyesiz kişiler, aşağılık adamlar takılıyor» diyerek bilgi verdi. Bu haberi alan sahildeki adam vakit kaybetmeden Mek­keʹye döndü. Hz. Muhammed (A. S. ) ile görüştü ve aralarında şu konuşma geçti:

- Ya Muhammed! İnsanları neye dâvet ediyorsun?

- Şu, şu esaslara...

- O halde ben şehadet ediyorum ki sen Allah’ın peygamberisin.

- İyi ama, bunu nereden ve nasıl bilebildin?

- Çünkü tarih boyunca ne kadar bir peygamber gönderilmişse, mut­laka ona fakirler, yoksullar, kimsesizler ve köleler inanıp uymuşlardır.

Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. (Tefsîr-i İbn Kesîr: 3/540)

İLGİLİ HADÎSLER

«Şüphesiz ki Allah sizin suretinize (şeklinize, kıyafetinize) ve malları­nıza bakmaz; ama sizin kalplerinize ve amellerinize bakar. » (Müslim/birr: 32- İbn Mâce/zühd: 9- Ahmed: 2/285, 539)

«Doğrusu cennette öyle şerefli, yüksekçe manzaralı binalar vardır ki dışı içinden, içi de dışından görünür. »

Bunun üzerine bir bedevî dayanamadı, sordu:

- Ya Resûlellah! Onlar kimler içindir?

Resûlüllâh (A. S. ) ona şu cevabı verdi:

- Güzel ve tatlı konuşan, fakirlere yediren, oruca devam edip halk uyurken gece kalkıp namaz kılanlar içindir. (Müsned-i Ahmed: 2/173 - 5/343)

ÜLKENİN İLERİ GELEN ŞIMARIKLARI

«Biz ne kadar bir kasabaya bir uyarıcı (peygamber) gönderdikse, mutlaka oranın şımarık ileri gelenleri, «doğrusu biz sizinle gönderilen şeyleri tanımıyoruz» demiş­lerdir. »

Kurʹân-ı Kerîm, hak ile bâtıl arasında sürüp gelen çetin mücadelele­rin, sürtüşme ve tartışmaların sebep ve hikmetine yer yer değinmekte ve bu konuda mü’minlere bilgi vermektedir.

Nefis, devamlı sınırsız hürriyetten, tükenmez nîmetten, tatmin edici şehvetten; lüks ve konfordan yanadır. Aklın dizginini nefsinin buyruğuna veren kişiler, sözü edilen dünyalığı amaç seçerler ve ona ulaşabilmek için her türlü vasıtayı mubah sayarlar.

Peygamber ile semavî kitap ise, nefsi aklın emrine, aklı da hakiki imâ­nın desteğine teslim eder. Bu yüzden ülkede refah içinde gününü gün eden şımarık servet sahipleri ve makam ile şöhret hastaları, gönderilen pey­gambere ve indirilen kutsal kitaba karşı tavır alıp hasım kesilirler. O se­beple sürtüşme, tartışma ve ardı arkası gelmeyen mücadele başlar.

Konumuzu oluşturan 34 ve 35. âyetler bu gerçeği hikmet ve felsefe­siyle yansıtmakta; peygamber yolunda yürüyen mürşit ve ilim adamlarını aydınlatarak, hakkı teblîğde daha çok kimlerin kendilerine engel olmaya çalışacağı hakkında bilgi vermektedir.

Mekkeli putperestlerin şımarık ileri gelenleri mal ve evlât çokluğuyla böbürlenip Hz. Muhammedʹin (A. S. ) karşısına çıktılar; hayatta tek değer ölçüsünün para ve put olduğunu savunarak İlâhî vahyi red ve inkâr ettiler. Günümüzün insanlarının çoğu da öyle, dünyalıktan başka bir şey düşünmeyip nefislerinin hevesine mağlup olarak İlâhî buyruklardan nefret et­mekte ve o buyrukları teblîğ ve telkine çalışanlarla amansız bir mücadele sürdürmektedirler.

Şüphesiz, toplumun temeline patlayıcı madde koyan, âileyi dejenere eden, kadını şehvet oyuncağı haline getirip onu reklâm vasıtası yapan; köklü, güzel ve yararlı âdetleri yıkan bunlardır.

RIZKI GENİŞLETEN VE DARALTAN ALLAHʹTIR

«De ki: Şüphesiz Rabbin rızkı dilediğine genişletir ve daraltır.. »

Aslında rızık kanunu câri bir sünnet halinde hükmünü yürütmektedir. Cenâb-ı Hak insanların meydana getiremiyeceğini, yeraltı ve yerüstü kay­nakları halinde hazırlamıştır. O kaynaklardan istifade etme yeteneğini in­sana vererek rızık kanununu bilerek, azmederek çalışmaya ve kişilerin be­ceri ve bilgisine bırakmıştır.

Ne var ki, hazırlanan bu kaynaklardan yararlanmanın iki ayrı yolu vardır; yani rızka o iki değişik yoldan biriyle veya her ikisiyle ulaşmak mümkündür. Bu yollardan biri meşru, diğeri gayr-i meşrudur. Böylece rız­kının peşinde koşan insanoğlu ciddi bir sınav vermekte ve içinde taşıdığı madenin cinsini ortaya çıkarmaktadır. Peygamber bu yolları tanıtmakta, İlâhî kitap onların sonucundan haber vermektedir.

O bakımdan Cenâb-ı Hak, Rabbü’l-âlemin’dir; yani bütün insanların ve diğer canlı cansız her şeyin yegane terbiyecisi, yaratıp vücuda getireni, rızıklarını hazırlayıp belli kanunlara bağlayanıdır. İnkâr ve azgınlık, ahlâk­sızlık ve düzensizlik içinde gününü gün etmeye çalışanların rızkını kesmez. Çünkü âhiret saadetini kaybeden bir günahkâr veya âsi kulundan dünya nîmetini çekip almaz. Ancak zulme sapıp inkâr ve ahlâksızlığını zulümle birleştirip toplumu tedirgin edenleri dünyada da pek cezasız bırakmaz.

Allah’a dosdoğru imân edip âhirete inanan müʹminlere gelince: Onlar meşru yolda yürüyüp doğru çalıştıkları ve bilerek, inanarak işlerine sa­rıldıkları takdirde diğerleri kadar, belki daha fazla mal ve servete sahip olabilirler. Böyle olmasa bile, geçimlerini sağlayabilirler. Bu arada müʹminler hem âhiret saadetine erişmeyi ister, hem de dünyada servet sahibi olabilmek için meşru, gayr-i meşru ayrımı yapmadan kazanç sağlamaya yönelirlerse, Cenâb-ı Hak kendilerinden feyiz ve bereketini keser ve sıkın­tı üstüne sıkıntı verir de onları uyarmaya, ölmeden önce dönüş yapmaya -bir bakıma- zorlar. Bu zorlamadan maksat, doğru yola dönmesi için, onu tokatlaması demektir.

İlgili âyetle bu incelikler «rızkı dilediğine genişletir ve daraltır» cümle­siyle özetlenmiş ve bir ana fikir olarak mü’minlerin önüne konulmuştur.

İNSANI ALLAHʹA YAKLAŞTIRAN AMEL VE FAZÎLETLER

«Sizi bize yaklaştıran ne mallarınız, ne de evlâdınızdır. Ancak imân edip iyi ya­rarlı amellerde bulunan kimseler (var ya) işte onlar için yaptıklarına kar­şılık kat kat mükâfat vardır.. »

Şüphesiz mal, çocuk, makam gibi ârızî şeyler dünya hayatını devam ettirmenin birer aracıdır. O bakımdan bunların hiç biri ne hayatın hikme­ti, ne de amacıdır. Hayatın hikmeti, onu İlâhî buyruklar doğrultusunda ebe­dileştirmektir. Amacı ise, onu lutfeden Yüce Kudreti kemal sıfatlarıyla ta­nımak ve kulları için hazırladığı sonsuz saadete hazırlanmaktır. Kısacası, hem dünyada, hem âhirette Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğuna lâyık bir düzeye gelmektir. Bu da dosdoğru imân ve onun ürünü olan sâlih amellerle imkân alanına girebilir.

Cenâb-ı Hak, hayatın gerçek yanını, hikmet ve amacını gösterdikten sonra, o hikmet ve amaca yönelen müʹminleri şöyle müjdelemektedir: «An­cak imân edip iyi yararlı amellerde bulunanlar (var ya), işte onlar için yap­tıklarına karşılık kat kat mükâfat vardır ve onlar cennetin yüksekçe man­zaralı kısımlarında güven içindedirler. »

DİNİ, GERİCİLİĞİN BAŞ ÂMİLİ SAYANLAR

«(Bizi) âciz bırakacak­larını sanarak âyetlerimiz hakkında (olumsuz yönde) uğraşıp çaba gös­terenlere gelince: İşte onlar azap içinde bekletileceklerdir. »

Hıristiyan âlemi Martin LUTHER’in öncülüğünde dinde reform yapma­yı becerebilmiştir. Aslında bu reform onlar için çok gerekliydi. Orta çağda Katolik Kilisesi tarafından kurulan ve İlmî hareketin önünde bir sed oluş­turan Engizisyon Mahkemeleri, şüphesiz insanlık tarihi adına bir yüz kara­sıdır. İlim adamlarının afaroz edilerek zindanlara atılması din adına bir ıs­lâhat değil, bir cinayettir. Böylece aslı kaybolan ve sonradan derlenen In­cil’lere insan sözü karışmış, dinî esas ve prensiplerin çoğu belirsiz hale gelmiş olduğundan, Hıristiyanlık papazların elinde oyuncak haline geti­rilmiş, kendi katı tutumlarını, bilgisizliklerini dine mal ederek onu rahmet havasından uzaklaştırmışlardı.

O sebeple ortaçağda kurulan Engizisyon Mahkemeleri Roma’daki pa­palık tarafından idare edilen bir zulüm ve işkence yuvaları halinde bulunu­yordu. Bütün bu fanatik görüş ve uygulamalar semavî dinlerin ruhuna, ma­yasına, özüne ve amacına ters düşmekteydi. O bakımdan diyoruz ki, Hı­ristiyanlıkta ciddi bir reform şarttı. Çünkü İlâhî naslar diye kayda değer pek bir şey kalmamıştı. Din adamları dinî kuralları kendileri icat edip ayak­ta tutmaya çalışıyorlardı.

İslâmiyete gelince: O Allahʹtan indiği gibi korunmuş, tek hükmüne ve kelimesine insan sözü karıştırılmamış ve böylece İlâhî naslar zede alma­dan günümüze kadar terütaze gelmiştir. Kur’ân kapsadığı hükümlerle; İl­mî araştırmalara ışık tutan, hareket noktasını belirleyen ana fikirlerle; te­mel bilgilerle; sosyal hayatı yönlendiren naslarla; aile yuvasını iffet ve na­mus çatısı altında tutan kurallarla çağların, medeniyetlerin önünde yürü­mektedir. İlimle bütünüyle sarmaş dolaş halinde olup cumhurun mantı­ğına ve aklına ters düşen hiçbir hüküm ve kural taşımamaktadır. İnsan ak­lına hem yer verir; hem değer sunar; âlimi ve ilmi alkışlar ve över. Bu ne­denle teblîğ ve irşâd gibi önemli bir hizmetin bilgisiz ellere terkedilmesine rıza göstermez.

Batı kültürüyle yetişen aydınlar, İslâmʹın ve Kur’ân’ın bu özelliklerini bilmedikleri ve kutsal kitaplar arasında ciddi hiçbir mukayese yapmadık­ları için, Martin LUTHER’i alkışlarken İslâm Dininin de ciddi bir reforma ih­tiyacı olduğunu iddia eder dururlar.

Oysa mevcut dört İncil’de ciddi araştırma yapıldığında ne ibâdet şek­line, ne âile, ne de genel hukuka, ne de sosyal hayatı denge ve düzende tuta­cak hükümlere rastlanabilir. İncilʹlerin hepsi de İsa Peygamber’in hayatını anlatır ve bir de beş on kadar ahlâkî kuraldan söz eder.

O bakımdan kiliselerdeki ayin ve ibâdetler, çeşitli merasimler, ortaçağda kurulan Engizisyon Mahkemeleri, yapılan aforozlar bütü­nüyle papazların kalp ve vicdanlarının ürünleridir. İncil’de yazılı olmayan şeyleri din adına icat edip İsa Peygambere yakıştırıp uygulamak, en hafif tabiriyle hem dine, hem de İsâ Peygambere saygısızlıktır. Halbuki Kur’ân-ı Kerîm’de İsâ Peygamber’in namaz kıldığından, zekât verdiğinden, yani bu ibâdetlerle emrolunduğundan bahsedilmektedir.

Hıristiyanlığın esası tam anlamıyla bilinmediği için de yapılan reform, bozulan ve aslından uzaklaştırılan Hıristiyanlığı aslına çevirememiştir. An­cak kilisenin tesirini sınırlamayı, dünya işlerinde dini engelleyici bir araç olarak kullanmamalarını sağlamıştır.

İslâm Diniʹnin hiçbir zaman reforma muhtaç olmadığı ve olmayacağı kesindir. Zira bir şey deforme olmadıkça, aslından uzaklaştırılmadıkça re­forma tabi tutulmaz.

Bu gerçeğe işâretle Cenâb-ı Hak 38. âyetle aydınlatıcı şu bilgiyi ver­mektedir: «Bizi âciz bırakacaklarını sanarak âyetlerimiz hakkında (olum­suz yönde) uğraşıp çaba gösterenlere gelince: İşte onlar azap içinde bek­letileceklerdir. »

Şüphesiz bu azap iki türlüdür: Biri dünyada, diğeri âhirettedir. Dünya­daki olanı, dine karşı olan kin ve hınçlarını tatmin edememenin sıkıntısı içinde bir ömür tüketmeleridir; âhirette olanı ise, daha kalıcı ve daha elim­dir.

RIZIK KONUSU DİNDARLIĞA VEYA DİNE BAĞLANMAMIŞTIR

«De ki: Şüphesiz Rabbin, rızkı kullarından dilediğine genişletir ve bir ölçüye göre daraltır.. »

Rızık konusu her kişiyi yakından ilgilendirdiği ve İlâhî takdîre bağlan­dığı için 36. âyette değinildiği halde, 39. âyette de değinilmekte ve az fark­lı bir hüküm ve hikmet ortaya konmaktadır. Şöyle ki:

36. âyette mal ve evlâdın çokluğuyla böbürlenme söz konusudur. Mek­ke’de İslâmʹın ilk yıllarında Müslümanlar bir yandan günlük mesailerinin çoğunu Hz. Peygamber’in (A. S. ) meclisinde dine hizmet doğrultusunda har­camakta, bir yandan da ekonomik abluka altında tutulmaktaydılar. Böyle­ce o yıllarda ticaretle uğraşma imkânları hemen hemen mümkün değildi. Aynı zamanda İslâm’a girenlerin çoğunu fakirler oluşturuyordu. Zengin müşrikler son dinin ancak fakirlik ve sıkıntı getirdiğini ileri sürerek kendi malî imkânlarını gururla ortaya koymakta ve bu açıdan da İslâmiyet aley­hine bir hava estirmekteydiler.

Cenâb-ı Hak o toplumdaki bu dengesizliğin sebebinin din ve dindarlık olmadığını belirterek geçimle ilgili çalışıp kazanma, didinip imkân sağlama sünnetine işârette bulundu.

39. âyette ise, zengin Müslümanların mallarını İslâmʹın gelişmesi ve yayılması, Allah’ın hoşnutluğunu tahsîl uğruna harcadıklarını gören iç düş­man sayılan münafıkların, bu gidişle zengin Müslümanların da yakında fa­kir düşüp sıkıntı çekeceklerini demeleri konu edilerek, Allahʹın lütuf ve ih­sanda bulunduğu mal ve serveti bilerek ölçülü şekilde hayır yollarında kul­lanmanın mala bir noksanlık getirmiyeceği, verilenin, harcananın yerinin fazlasıyla doldurulacağı haber verilmekte ve böylece mü’minlerin morali yükseltilirken rızıkla ilgili sünnetüllahın şaşmadan hedefine ilerlediğine işâ­ret edilmektedir.

Hıristiyan Avrupa’nın 18. asırdan bu yana dev adımlarla ilerleyip hızlı bir kalkınma sağlaması, ne Hıristiyan olmalarının eseridir, ne de dinde ya­pılan reformun tabii neticesidir. Haçlı Seferleriʹyle İslâm âlemindeki ilmî hareketleri, buluşları görüp uykudan uyanmak suretiyle çalışma düzenine girmeleri bunun sebeplerinin başında gelir. Endülüs’te kurulan İslâm Medeniyeti’nin Avrupa’ya ışık tutup yol gösterdiğini ise kimse inkâr edemez.

Anlaşıldığı üzere, rızık konusu, mal ve servet edinme, ekonomik yönden güçlenme dine ve dindarlığa bağlanmamıştır. Bu hususta câri olan İlâhî sünnet her zaman söz konusudur; yani bu husus bilgi, beceri, azim, gayret ve kollektif çalışmayla bağlantılıdır. Din ve dindarlık bu çalışmayı meşru sınırlar içinde tutmayı, zengin olup zekât vermeyi, toplum yapısında sosyal adâleti sağlamayı emreder. Böylece daha verimli çalışıp daha çok kazan­manın meşru olduğunu belirterek mü’minlerin azim ve gayretini kamçılar. Cenâb-ı Hak kendi kitabında bu inceliği şöyle açıklamaktadır: «De ki: Al­lahʹın kullarına çıkarıp sunduğu zîneti ve rızıklardan temiz pâk olanlarını kim haram kılmıştır? De ki: O dünya hayatında imân edenler içindir, kıyâ­mette de yine onlara mahsustur. İşte böylece bilen bir millet için âyetleri­mizi açıklıyoruz. » (A’raf Sûresi: 32)

Mülk Sûresinde ise, Allahʹa dosdoğru imân edenlere şu bilgi veriliyor: «Hanginizin daha güzel iş ve amelde bulunacağını deneyip ortaya çıkar­mak için ölümü ve dirimi yaratan O’dur.. » (Mülk Sûresi: 2)

Böylece hak din, yeryüzündeki her türlü nîmetin ve zînetin meşru yol­dan elde edilmesinde hiçbir sakınca olmadığını açıklarken, mü’minin meş­gul bulunduğu konuda en iyisini, en güzelini yapmakla yükümlü bulunduğunu da hatırlatıyor.

O halde Cenâb-ı Hakkʹın rızkı dilediğine genişletmesi ve bir ölçüye göre daraltması, sözünü ettiğimiz rızıkla ilgili sünnetullahla bağlantılıdır.

ALLAH İÇİN HARCAMAK

«(Allah için) neyi harcarsanız Al­lah onun yerine bir diğerini verir. O rızık verenlerin en hayırlısıdır. »

Allahʹın hoşnutluğunu dileyerek, elde ettiğimiz kazancın bir kısmını din, ahlâk, ilim, fazîlet ve sosyal adâlet doğrultusunda harcama konusu en az Kurʹânʹın altmıştan fazla yerinde farklı anlatımla emir, tavsiye ve tel­kîn yoluyla anlatılmaktadır.

Bu durumda kimler Allah için belli nisbette harcayıp ülkesinin ve din kardeşlerinin yüzünü güldürebilir? Şüphesiz ki bilerek, inanarak çalışıp ekonomik açıdan kendini güçlendiren mü’minler bu şerefli hizmeti sürdür­mek suretiyle insanların hem yüzlerini güldürürler, hem de güzel örnek olurlar.

Konuyla ilgili âyet ve onun bir önceki, bir sonraki âyetlerle olan bağ­lantısı ve taşıdığı İlâhî hikmet bize bu incelikleri öğretmektedir. Öyle ki, iyi niyetle, temiz kazançtan, helâl servetten harcanan miktarın yerinin boş kalmayacağı, Cenâb-ı Hakk’ın sebepleri kolaylaştırmak suretiyle onun ye­rine fazlasını koyacağı, âhirette de mükâfatlandıracağı haber verilerek gönül rahatlığıyla, kalp yatışkanlığıyla harcamada bulunmamız isteniliyor. Bunun yanısıra malda feyiz ve bereketin vücut bulacağına işâretle İlâhî inâyet ve rahmetin sınırsız olduğu kalp ve kafalara işleniyor. Çünkü Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır. O’ndan ancak hayır ve rahmet iner.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, gönderilen her peygamberin karşısına, devamlı ülkenin şımarık zenginlerinin, meşru ileri gelenlerinin çıktığı ve halkın ah­lâkını daha çok bu iki grubun bozup dengesizlik ve düzensizlik meydana getirdikleri konu edildi. Mal ve evlât çokluğuyla övünüp böbürlenmenin inançsızlıktan ve cehaletten kaynaklandığına işâretle Allah yanında değer taşıyan şeyin, imân doğrultusunda yapılan sâlih ameller olduğuna dikkat­ler çekildi.

Aşağıdaki âyetlerle, Allah’ı bırakıp melekleri ilâhlaştırarak onlara ta­panların da değişik anlamda şirk ve putperest olduğu üzerinde durularak, gerçekte onların meleklere değil cinlere, şeytanlara taptıkları haber veri­liyor. Sonra da Hz. Muhammed’i (A. S. ) yalancı sayıp, Kur’ânʹın insanlar üzerindeki olumlu tesirini açık bir sihir ve büyü kabul edenlerin çok iyi düşünüp öylece bu gibi konulara girmeleri tavsiye ediliyor. Arkasından Hz. Muhammed’de (A. S. ) cinnet alâmeti ve eseri bulunmadığına değinilerek Onun ancak ileride kâfirleri çepeçevre kuşatacak şiddetli bir azaba karşı inkârcı nankörleri uyaran bir peygamber olduğu açıklanıyor.