MEÂLİ:
38- And olsun ki, senden önce de peygamberler gönderdik; onlara da eşler ve çocuklar verdik. Allahʹın izni olmadan herhangi bir peygamberin bir âyet getirmesi (mümkün) değildir, olamaz da. Her vakit için bir yazı; yazılı her emir için de belirlenmiş bir vakit vardır.
39- Allah dilediğini siler, dilediğini isbât eder (yerinde sâbit bırakır). Ümmü’l-Kitap (= Ana Kitap) Oʹnun yanındadır.
40- Onlara vaʹdettiğimiz azâbın ya bir kısmını sana gösteririz ya da (göstermeden) senin ruhunu tutup alırız. Sana düşen ancak tebliğdir; bize de hesap görmek düşer.
41- Yeryüzünü çevresinden eksilttiğimizi görmediler mi? Allah hep hükmeder; Oʹnun hükmünü tâkip ve reddedecek; kazasını bozacak yoktur. O, hesabı çarçabuk görendir.
42- Onlardan öncekiler de düzen ve tuzak kurdular; sonunda bütün düzen ve tuzakların (cezâsını vermek) Allahʹa aittir. O, her kişinin kazandığı ne ise onu bilir. Kâfirler de o yurdun (mutlu) sonucu kimin olacak, bileceklerdir.
43- İnkâr edenler, «Sen peygamber değilsin» derler. De ki: benimle sizin aramızda şâhit olarak Allah ve bir de yanında kitap bulunanlar yeter.
İNİŞ SEBEBİ
Kelbî diyor ki: «Yahudîlerden birkaç kişi, Hz. Muhammed’i (A. S. ) evlendiği, aile yuvası kurup bu gibi konularla da ilgilendiği için ayıplıyor ve eğer Muhammed (A. S. ) iddia ettiği gibi hak peygamber olsaydı, kadınlarla değil, vakitlerinin tamamını zikir, duâ, zühd ve ibâdetle geçirmesi gerekirdi.
Bunun üzerine yukarıdaki 38 ve 39. âyetler inmiştir. » (Esbâb-ı Nüzûl - Tefsîr-i Kurtubî - Tefsîr-i Alûsî)
Mekkeli müşriklerden de bir kısmının Peygamberi (A. S. ) sözü edilen konularla ayıpladıkları bilinmektedir.
Yine Mekkeli müşriklerden başta Abdullah b. Umeyye olduğu halde birkaç kişi, Hz. Peygamberin (A. S. ) büyük mu’cizeler göstermesini ve ancak o takdirde kendisine inanabileceklerini söylediler. Oysa daha önce Onun peygamberliğini isbat edecek kadar mu’cizeler gösterilmişti. Kaldı ki, Hz. Muhammed’in (A. S. ) yüksek şahsiyeti ve Kur’ân âyetlerinden her biri bir mu’cize idi. Kaldı ki istenildiği zaman Peygamber’in (A. S. ) mu’cize gösterme yetkisi yoktur. Bu tamamıyla Allah’ın irâdesine bağlı bir husustur. O sebeple 39. âyetin indirildiği rivâyet edilir. (Esbâb-ı Nüzûl - Lübabu’t-te’vîl)
Diğer bir rivâyet:
Azâp ile tehdît edilen müşrikler, o azâbın hemen gelmesini istiyorlardı. Çünkü onlara göre, Muhammed (A. S. ) peygamber değildi ve dedikleri de ciddiye alınamazdı. Bunun üzerine 39. âyetin indiği söylenir. (Buhari/tevhîd: 28, enbiya: 1, bed-i halk: 6- Müslim/kader: 16- Tirmizi/Kader: 4- İbn Mâce/mukaddeme: 10)
İnkârcı azgınlar, maddeci sapıklar, Kur’ânʹdaki İlâhî metodu anlayamadıkları, Onun hikmetini kavrayamadıkları için, «Bu nasıl bir peygamber?! Dün başka söyledi, bugün başka söylüyor; O’nun iddia ettiği gibi, Kur’ân Allah sözü olsaydı, hiç değişir miydi? » diyorlardı. Bunun üzerine 40. âyet inmiştir. (Lübabu’t-te’vîl)
İLGİLİ HADÎSLER
Huzayfe b. Üseyd (R. A. ), Peygamber (A. S. ) Efendimiz’den şöyle işittiğini anlatmıştır:
«Ana rahmine intikal eden nutfe (sperma) üzerinden 42 gece geçtikten sonra Allah ona bir melek gönderir. Melek onu (hilkatinin özelliğine göre) şekillendirir; kulak, göz, deri, et ve kemiği için gerekli ortamı oluşturur. Sonra da «Ya Rab! erkek mi, kız mı? » diye sorar. Allah bu durumda dilediğini hükmeder de melek yazar. Sonra yine melek sorar: «Ya Rab! bunun eceli ne kadar? » Allah da, «Rabbin dilediği olur» buyurur, o da yazar. Sonra melek: «Ya Rab! bunun rızkı nedir? » diye sorar. Allah, «Rabbin dilediği olur» buyurur. Melek onu da yazar. Sonra da melek sahifeyi (göğe) çıkarır. Artık ondaki yazılı olan hiçbir hüküm üzerine fazla ve noksan bir şey konulmaz ve eksiltilmez. » (Lübabu’t-te’vîl)
«Sizin hilkatiniz ana rahminde kırk gün nutfe olarak (yumurtalıkta) biraraya gelip oluşur. Sonra bunun gibi (kırk gün de) kan pıhtısı haline, sonra yine bunun gibi, et parçası haline gelir. Sonra Allah ona bir meleğini şu dört kelimeyle gönderir: Melek onun rızkını, ecelini, saîd (mutlu) veya şakî (mutsuz) olacağını yazar. Sonra ona (İnsanî) ruh üflenir. Kendisinden başka ilâh olmayan kudrete yemin ederim ki, sizden biriniz cennet ehlinin amelini işler de kendisiyle Cennet arasında bir zira’ (yaklaşık 60 cm. ) kalır; derken yazılı kitap(taki hüküm ve kader) önüne geçer ve o da bu sebeple cehennem ehlinin amelini işlemeye yönelir ve Cehennemʹe girer. Yine sizden biriniz cehennem ehlinin amelini işler de, o kadar ki, kendisiyle Cehennem arasında bir ziraʹ kalır; derken yazılı kitap(taki hüküm ve kader) önüne geçer ve o da bu sebeple cennet ehlinin amelini işlemeye yönelir ve Cennet’e girer. » (Müslim/kader: 3)
Bu hadis daha sahih kabul edilmiştir.
«Bana gelince: Ben hem oruç tutarım, hem iftar ederim, hem gece kalkıp ibâdet ederim, hem uyurum, hem de kadınlarla evlenirim. Artık kim benim sünnetimden yüz çevirirse, o benden değildir. » (Buharî/nikâh: 1- Müslim/nikâh: 5- Nesâî/nikâh: 4- Dâremî/nikâh: 3- Ahmed: 2/158- 3/241, 259, 285- 5/409)
«Dört şey peygamberlerin sünnetlerindendir: Güzel koku sürünmek, evlenmek, misvak kullanmak ve kına yakmak. » (Ahmed: 2/18- 4/4 -5/40, 140)
«Doğrusu adam işlediği günah sebebiyle rızkından mahrûm edilebilir. Kaderi ancak duâ geri çevirir. Ömrü de ancak iyilikte bulunmak artırır. » (Tirmizî/kader: 6- İbn Mâce/mukaddeme: 10, fiten: 22- Ahmed: - 5/277, 280, 282)
«Hz. Ömerʹin (R. A. ) Kâbeʹyi tavaf ederken şöyle duâ ettiği işitilmiştir: Allahım! eğer üzerime bir şekavet (mutsuzluk) veya günah yazdıysan, onu sil. Çünkü sen dilediğini siler, dilediğini sâbit kılarsın, ana kitap senin yanındadır. » (İbn Cerîr et-Taberî- Tefsîr-i Kurtubî: Sevban (R. A. )dan)
PEYGAMBERLERE CAİZ OLAN SIFATLAR
«And olsun ki, senden önce de peygamberler gönderdik; onlara da eşler ve çocuklar verdik.. »
Âyetin açık delâletinden anlaşıldığı üzere, peygamberler de bizim gibi, erkekle dişinin evlenmesinden doğan insanlardır. Onlar da yemek yerler, su ve meşrubat içerler, evlenirler, uyurlar, alım-satımda bulunurlar. Bütün bu ve benzeri sıfatlar onlar hakkında câizdir. Ne var ki, onlara vahiy iner; dinî konularda ve bazı çok önemli dünyevî işlerde Allahʹtan alır, öyle konuşurlar. Ayrıca onların birtakım vâcip olan sıfatları da vardır: Doğruluk, keskin zekâ, seyyal bir akıl, günahlardan korunmuşluk, emredilen şeyleri noksansız ve ilâvesiz teblîğ etmek ve güvenilir olmak..
İsa (A. S. ) ile Yahya (A. S. ) ve bir rivâyete göre, Üzeyr (A. S. ) evlenmemişlerdir. Diğer peygamberler ise, evlenmişlerdir. Bu iki peygamberin evlenmemesinde bazı sebepler söz konusudur. Onlardan biri ve belki başta geleni, Yahudîlerle olan çetin mücadeleden baş kaldırıp evlenme imkânı bulamamalarıdır. Aynı zamanda her ikisi de genç yaşta dünyadan ayrılmışlardır.
Sonra da Kur’ân’ın açık anlatımından anlıyoruz ki, bir peygamberin evlenmesi, bir diğerinin evlenmemesi İlâhî emre bağlıdır. Nitekim, «Allah’ın izni olmadan herhangi bir peygamberin bir âyet getirmesi (mümkün) değildir, olamaz da. » meâlindeki âyet, sözü edilen hususa işâret etmektedir.
ALLAH’IN YAZIP TAKDİR ETTİĞİ HER ŞEYİN BELLİ BİR VAKTİ VARDIR
«Her vakit için bir yazı; yazılı her emir için de belirlenmiş bir vakit vardır. »
Ne bir mu’cize vakti saati gelmeden ortaya çıkarılabilir, ne va’dedilen bir azâp, ya da mutlu bir sonuç, belirlenmiş vakti gelmeden gerçekleşir. Ne bir kimse eceli gelmeden ölür, ne de ömrü dolmadan bir millet yıkılır.
Cenâb-ı Hakk’ın ezelle ebed arasını kapsayan ilmi -geçmiş ve gelecek söz konusu olmaksızın- kıyâmete kadar bütün olmuş, olacak olayları sebepleriyle birlikte tesbit edip ana kitaba yazmıştır. Misal âleminde de her birinin misalini sergilemiştir. Onun ilmi yanılmaz, tesbitinde hatâ yapmaz. Ancak bunlardan dilediğini siler, dilediğini yerinde sabit bırakır. Ana kitap Oʹnun yanındadır. Sebepler Oʹnun kudret elinde toplanmıştır. Dilediğini dilediği anda silip yerine başkasını yazar.
Daha önce tefsirimizin birkaç yerinde bu konuyu açıklamış ve büyük kalemle küçük kalemlerin yazdıklarıyla ilgili Şeyh Muhyiddîn Arabi’nin yorumunu nakletmiştim. Bir cümleyle hatırlatmamız gerekirse, şöyle diyebiliriz: Büyük kalemin yazdıkları ana deftere geçmiş, mürekkebi kurumuş ve sahifeler dürülmüştür. Küçük kalemlerin yazdıkları ve yazacakları ise, bozan silinir, yerine başkası yazılır.
ALLAH DİLEDİĞİNİ SİLER, DİLEDİĞİNİ SABİT TUTAR
«Allah dilediğini siler, dilediğini isbat eder (yerinde sâbit bırakır). Ümmüʹl-Kitap (Ana Kitap) O’nun yanındadır. »
Allah’ın ilmi, insanların ömürlerinin nasıl noktalanacağına göre hüküm koymuştur. Artık bunun değişmesi mümkün değildir. Meselâ, ilâhi ilim (A)nın küfür üzere öleceğini tesbit etmişse, artık bu bilgi ve tesbit yanılmaz ve değişmez. Olay aynen meydana gelir. Onun gibi İlâhî ilim (B)nin önce küfür üzere bir hayat süreceğini ve fakat ömrünün sonuna doğru imâna gelip içini temizleyeceğini ve o temizlik üzere öleceğini tesbit etmişse, artık onun öyle olması gerekir. İlimle malûmat arasındaki bağ ve genel kaide budur.
Şimdi bu kaidenin ışığı altında, «Allah dilediğini siler, dilediğini isbat eder (yerinde sâbit bırakır). meâlindeki âyeti inceleyelim. İmam Bağavî’nin senetsiz olarak rivâyet ettiği hadîste deniliyor ki: «Şanı yüce Allah geceden üç saat kalınca (ilmiyle, kudretiyle) iner. Birinci saatte kendisinden başka hiçbir kimsenin bakamadığı kitaba bakar da dilediğini siler, dilediğini sâbit tutar. » (Lübabü’t-te’vil Fi-maani’t-Tenzil: 3/66)
İlim adamlarımızı çok araştırmaya ve derin düşünmeye sevkeden ilgili âyet ve hadîsleri biraraya getirmek sûretiyle bir sonuca varmak oldukça zor olmuştur. O bakımdan farklı yorumlar ortaya çıkmıştır:
a) Daha önce indirilen hükmü kaldırıp, yeni hüküm koymak demektir. Kur’ân’ın bazı âyetleri arasında meydana gelen nesih olayı gibi.
b) Önceki semavî kitapları yürürlükten kaldırmak, Kur’ân’ı yürürlüğe koymak manasına delâlet eder.
c) Hafeze denilen melekler, insanın bütün iyilik ve kötülüklerini yazarlar. Allah onlardan dilediğini siler, dilediğini sabit bırakır, demektir. Bu, Dahhakʹın yorumudur.
d) Kelbîʹye göre, sözlerin hepsi yazılır. Perşembe günü olunca, içinde ne sevap, ne de günah anlamında olmayanları çıkarılır, gerisi sâbit kalır, şeklinde yorumlanabilir.
e) İbn Abbas’a (R. A. ) göre, kişi Allahʹa ibâdet ederek yaşar, derken dönüş yapıp küfre sapar ve o sapıklık üzere ölür. Böylece imânı silinip küfür onun yerine geçerek sabit kalır demektir.
f) el-Hasanʹa göre, eceli geleni ayırıp sevkeder, gelmeyeni yerinde tutar, demektir.
g) Saîd b. Cübeyr’e göre, Allah, kulunun günahlarından dilediğini silip bağışlar, dilediğini sâbit tutup bağışlamaz, demektir.
h) İkrimeʹye göre, Allah, insanların günahlarından dilediğini onların tevbeleri sebebiyle siler, iyiliklerini sâbit tutup ana deftere geçer, demektir.
i) Süddî’ye göre, Allah, Ay’ın, Güneş’ten gelen aydınlığını siler, güneşin ise, ışık ve enerjisini sâbit tutar, demektir.
j) er-Rebî’a göre, uyuyanlardan dilediğinin ruhunu ondan çekip alır, dilediğini ona çevirip sabit tutar, demektir.
k) Allah önceden tesbit edilen dert, belâ ve musibetlerin bir kısmını duâ, sadaka ve benzeri iyiliklerle siler, diğerlerini yerinde bırakır, demektir.
Ehl-i Sünnete göre ise, kaderler önceden tesbit edilip ana kitaba yazılmış ve kalemin mürekkebi kurumuştur. Bu durumda bazı şeylerin silinmesi nasıl mümkün olur? İlim adamlarından çoğu buna şu cevabı vermişlerdir: Silinen de, sâbit kalan da önceden bilinip ona göre yazılmıştır.
Âyeti bir de tekvîn ve teşri’ açısından yorumlayanlar olmuştur. Gerçi yukarıdaki nakillerde teşri’le ilgili bazı görüşlere yer verdikse de yeterli değildir, biraz daha açıklamakta fayda vardır:
Tekvînî yönden:
- Vücudumuzdaki hücrelerden günde milyonlarcasının ölmesi ve yerlerine yeni hücrelerin sevkedilmesi,
- Bir kara parçasının kayması sonucu yerinde su çıkması,
- Toprak aşınması, kapalı denizlere dökülen nehirlerin sürükleyip getirdikleriyle düz ovaların meydana gelmesi,
- Bir milletin yıkılıp yok olması, yerine başka bir milletin geçmesi, ülkelerin el değiştirmesi,
- Yanardağların harekete geçmesi ve böylece bazı yerlerin silinmesi,
- Kasırga, tayfun ve benzeri afetlerin gelmesiyle bazı köy ve kasabaların yıkılıp silinmesi gibi fizik âleminde meydana gelen olaylar bu cümledendir.
Teşriʹî yönden:
- İlk indirilen sahifelerin, kitaplarla kaldırılması; Kur’ânʹın inmesiyle de diğer kutsal kitapların hükümlerinin kaldırılması,
- Kurʹân’daki bir hükmün, diğer yeni bir hükümle kaldırılması, bu cümledendir.
Şimdi bir de bu hassas konuyu, keşif ve müşahedeleriyle ün yapmış Büyük Veli Şeyh Abdülaziz Dabbağʹın verdiği cevabı ve Şeyh Muhyiddin Arabiʹnin yorumunu naklederek açıklayalım:
Ahmed b. Mübarek diyor ki:
«Şeyhim Abdülaziz Debbağ Hazretlerinden, «Allah dilediğini siler, dilediğini isbat eder (yerinde sâbit bırakır)» meâlindeki âyetin mânasını sordum. Tefsîr âlimleri bu âyet üzerinde görüş ayrılığı izhar etmişlerdir. Onların dediklerinin bir kısmını şeyhime naklettim. Allah kendisinden razı olsun, şöyle buyurdu: Ben bu âyeti size ancak Peygamber (A. S. ) Efendimiz’den işittiğim şekilde tefsîr edeceğim. Dün Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bize bu âyetin tefsirini (mâna âleminde) şöyle yaptı: «Kâinatla ilgili durumlarda kulların hatırlarına gelen şeyler genellikle iki kısma ayrılır: Bir kısmı olagelmez. Buna «Allah dilediğini siler.. » âyetiyle işâret edilmiştir. Bir kısmı da olagelir. Buna da «dilediğini sâbit kılıp bırakır» âyetiyle işâret edilmiştir. Şöyle ki:
Gelecekteki durumlarla bağlantılı olan hatıralar, -yağmur yağması, bîrinin seferden gelmesi ve yeni bir olayın meydana çıkması gibi- bunlardan bir kısmı silinenleridir ki olagelmez. Bir kısmı da cevapsız kalmayanlarıdır ki, bunlar silinmez sâbit kalır. Çünkü ana kitap Oʹnun yanındadır. Ana kitaptan maksat, Allahʹın hiç kaybolmayan, silinmeyen yok olmayan öncesiz ilmidir. »
İşte Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu âyeti bize böyle tefsîr etti, buna tamamen güven ve başkasından işittiğini kafandan at.. » (el-İbriz Tercemesi/Celâl YILDIRIM: 1/463, 464)
Şeyh Muhyiddîn Arabî diyor ki:
«Allah yanında iki ayrı Levh vardır. Biri «Levh-i Mahfûz»dur ki, oraya yazılanlar artık silinmezler. Zaten «mahfuz» sözünün kullanılması, silinmekten korunmuş olduğunu ifade eder. Diğeri ise, «Levh-i Mahv ve’l-İsbat» tır. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin, «Miʹrac gecesi göklere çıktığımda kalemlerin gıcırtı seslerini işittim! » buyurması, bu ikinci Levh ile ilgilidir. Peygamberlere indirilen sahifeler, kitaplar ve şeriatlar bu ikinci Levh’ten inmiştir. Onun için şeriatlere nesih girer; biri gelir de diğerinin ya kısmen, ya da tamamen hükmünü kaldırır. » (el-Fütuhatü’l-Mekkiyye: 3/61)
RESÛLÜLLÂH (A. S. ), MEKKELİLERE VAʹDEDİLEN AZABI GÖRDÜ
«Onlara vaʹdettiğimiz azâbın ya bir kısmını sana gösteririz, ya da (göstermeden) senin ruhunu tutup alırız.. »
Mekke müşriklerine va’dedilen azâbı, Allah (C. C. ) Bedir ve Uhud savaşlarıyla ve sonra da Mekke’nin fethiyle Peygamberine göstermiştir. Zira âyetin açık delâletinden gelecek azâbın yakın olduğu, Peygamber (A. S. ) Efendimizin de görevinin tamamlanmak üzere bulunduğu anlaşılıyordu. Nitekim bu âyet indiği zaman ashab-ı kiramdan bir kısmı hem sevinmiş, hem de üzülmüşlerdi. Ancak âyetin asıl delâlet ettiği mana daha başkadır. O da şöyledir: Mekkeli müşriklere yakın gelecekte mutlaka bir azap inecektir. Sen ya bu azâbı görebileceksin, ya da ömrün vefa etmeyip görmeyeceksin. Aslında sen görevini yerine getirmiş bulunuyorsun. Gerisi bütünüyle Allahʹa aittir, seni fazla ilgilendirmez. Hem sen Allah’ın va’dinin mutlaka gerçekleşeceğine de inanırsın. O bakımdan görmenle görmemen fazla bir şey ifade etmez.
Nitekim âyetin son kısmında bu hususa işâret edilerek, «Sana düşen ancak tebliğdir. Bize de hesap görmek düşer. »
PEYGAMBERİN (A. S. ) BAŞARIYA ERİŞECEĞİ MÜJDELENİYOR
Tek başına ortaya çıkıp Arap Yarımadası’nı karşısına alan Hz. Muhammed (A. S. )ın şüphesiz ki, Allahʹtan başka gönülden dostu ve yardımcısı pek yoktu. Ama aradan çeyrek asır geçmeden kurduğu büyük İslâm Devletiʹnin temelini en sağlam şekilde attı ve dört yandan inkârcıları çevirerek her geçen gün yeryüzünü onlara daralttı. O kadar ki, yeryüzü dört yanından makasla kesiliyor ve müşriklerin hareket alanları daraltılıyordu. Bu her yönüyle İslâmʹın başarıya ulaştığını simgeliyor, risâleti, tebliğin hedefine ulaştığını müjdeliyordu.
Kur’ân-ı Kerîm’de bu mutlu olay şöyle tasvîr edilmektedir: «Yeryüzünü çevresinden eksilttiğimizi görmediler mi? Allah hep hükmeder. Oʹnun hükmünü tâkip ve reddedecek, kazasını bozacak yoktur. O, hesabı çabuk görendir. »
Bir zamanlar müşrikler Mekke ve çevresini Müslümanlara daraltarak onlara kan kusturmuşlardı. Cenâb-ı Hak bu haksızlığın cezâsını kendi cinsinden vererek, çok geçmeden durum tersine çevrildi; bu defa Arap Yarımadası müşriklere daraltıldı. Kur’ânʹda Allah’ın müʹminlerden yana bu açık tecellisi şu âyetle şöyle belirtilir: «Onlardan öncekiler de düzen ve tuzak kurdular; sonunda bütün düzen ve tuzakların (cezasını vermek) Allahʹa aittir.. »
Böylece Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz teblîğ ve irşat görevini kusursuz yerine getirince, Allah da kendine düşeni yaptı. Müşriklerin bütün hile ve tuzaklarını başlarına geçirdi, ayaklarına doladı. Düne kadar alaya alıp yurtlarından sürüp çıkardıkları Hz. Muhammed’in (A. S. ) önünde bugün başlarını yere eğip affına sığınmaları, İlâhî inâyetin haktan yana nasıl tecelli ettiğinin en güzel örneklerinden biri değil midir?
İLMÎ YÖNÜ
«Yeryüzünü çevresinden eksilttiğimizi görmediler mi?.. »
İlgili âyet bir yandan yeryüzünün müşriklere iyice daraltıldığını belirtirken, diğer yandan ilim adamlarına ipucu ve temel bilgi olacak İlmî bir hakikatten haber veriyor; o da yerkürenin kutuplardan basık olması konusudur. Bilindiği gibi, Dünya şekli itibariyle küreye çok yaklaşır. Kutuplarda basık, ekvatorda şişkindir.
Bunun da, hem gece ile gündüzün ve mevsimlerin oluşmasında, hem de kuzey yarımküre ile güney yarımkürenin güneş ışınlarından düzenli yararlanmasında olumlu tesirleri söz konusudur.
Onbeş aşır önce dünya coğrafyası üzerinde henüz bilimsel bir araştırma yapılmadığı tarihî bir gerçek iken ve dünyaʹnın bir küre biçiminde boşlukta belli bir yörüngede hareket ettiği bilinmezken, Kur’ân’da Dünyaʹnın kutuplarda basık olduğundan söz edilmesi, onun İlâhî kaynaktan indirildiğinin bir başka delili değil midir?
HZ. MUHAMMEDʹİN (A. S. ) PEYGAMBERLİĞİNE ALLAH VE İLİM SAHİPLERİ ŞAHİTTİRLER
«İnkâr edenler: Sen Peygamber değilsin, derler. De ki: Benimle sizin aramızda şâhit olarak Allah ve bir de yanlarında kitap bilgisi bulunanlar yeter. »
Güneşi balçıkla sıvamak mümkün müdür? Hz. Muhammedʹin (A. S. ) getirdiği hakikatler, koyduğu esaslar, gerçekleştirdiği mükemmel düzen ve başardığı inkılâp tarihin akışını değiştirmiş, cehalet uykusunda asırlardır ömür tüketen kabile ve milletlerin uyanıp silkinmelerini sağlamış, insana insanlığının mana ve hikmetini öğretmiş, ilme kapı açmak sûretiyle dünyaya yepyeni bir hareket ruh ve enerjisi getirmiş; zulmün karanlığında bocalayan milletlere gerçek medeniyetin ışığını sunmuş ve Kurʹânʹda yer alan bilimsel anlamdaki ana fikirlerle, temel bilgilerle ilim adamlarına hareket noktalarını belirlemiştir. Oʹnun peygamberliğine, büyüklüğüne, insanlıktan yana eşsiz hizmetlerine bunca delil ve belge yetmez mi? İlim O’nun getirdiği hakikatleri doğrulamakta; ilim adamlarından insaflı ve gerçekçi olanlar, Oʹnun mânevî huzurunda saygı duymaktadırlar. O bakımdan Allah indirdiği kitap ile Oʹnun peygamberliğine şâhit bulunmaktadır. Gerek kutsal kitapları, gerekse diğer İlmî eserleri ve Hz. Muhammed’in (A. S. ) hayatını okuyan ilim adamları O’nu tasdîk etmektedirler. Buna bir misal vermemiz gerekirse, ünlü Fransız tarihçisi ve şâiri Lamartineʹi gösterebiliriz. Onun Hz. Muhammed (A. S. ) hakkındaki şu takdirkâr sözleri şâhitlerden sadece biri olarak tarihe geçmiştir:
«Dünyada hiçbir insan ister kendi irâdesini kullanarak, ister kullanmadan bu kadar yüksek bir gayeye nefsini vakfetmiş değildir. Yaratılan ile yaratan arasına sokulmuş olan bâtıl inançları yıkmak, Allah’ı insana ve insanı Allahʹa kavuşturmak, putperestlerin kendi elleriyle şekillendirdikleri maddî ilâhlar karşısında rasyonel ve kutsal ilâhlık düşüncesini yeniden canlandırmaktan ibaret olan bu gaye elbetteki çok yüksektir. Çünkü insan gücünün üstündedir. Dünyada hiçbir insan bu kadar büyük ve devamlılık arzeden bir inkılâbı tamamlamış değildir. Müslümanlık ortaya çıkışından iki asır sonra sulh yolu ile ve bazan da silah kuvvetiyle Arabistan’ın tamamını kontrolü altına almakla kalmamış, üç kıta üzerinde hakimiyet kurmuştur. İranʹı, Horasanʹı, Hazer’i, Batı Hindistan’ı, Suriyeʹyi, Mısır’ı, Habeşistanʹı, Kuzey Afrika’nın bilinen bütün topraklarını, Akdeniz’in birçok adalarını, İspanyaʹyı ve Gal diyarının bir kısmını fethetmiş bulunuyordu.
Eğer başarılan işin büyüklüğü, kullanılan vasıtanın küçüklüğü ve elde edilen neticenin genişliği insan dehasının üç ölçüsü ise, modern tarihin hangi siyasi şahsiyeti Muhammed’le (A. S. ) mukayese edilebilir Tarihin en ünlü şahsiyetleri ya kılıçları, ya kanunları, ya da imparatorlukları ile şöhret kazanmışlardır. Eğer bir şey kurmuşlarsa, kurdukları şey mutlaka maddî olmuş ve ekseriya kendilerinden önce yıkılıp gitmiştir. Hz. Muhammed (A. S. ) ise, yerleşilen dünyanın üçte biri üzerinde orduları, kanunları, imparatorlukları, milletleri, hanedanları ve yüz milyonlarca insanı harekete geçirmiştir. Bundan başka fikirleri, inançları, ruhları da harekete geçirmeyi ihmal etmemiştir. Her harfi bir kanun haline gelmiş olan kutsal bir kitap üzerine çeşitli ırklara mensup ve çeşitli dilleri konuşan milletlerden oluşan ruhanî bir milliyet kurmuştur. Şüphesiz ki, Müslümanlık milliyetçiliği için tesbit etmiş olduğu hâkim karakter, sahte ilâhlara karşı duyulan kin ve bir olup maddî olmayan hakiki Allahʹa karşı beslenilen sınırsız sevgi ve bağlılıktır.
Filozof, hatip, kanun koyucusu, savaşçı, fikirler fâtihi, rasyonel bir akidenin, tasvirsiz bir dinin mimarı, dünya üzerinde yirmi kadar imparatorluğun ve onların hepsine hâkim olan bir tek mânevî imparatorluğun kurucusu..
İşte Hz. Muhammed (A. S. ) budur! İnsanların büyüklüğünü ne ile ölçerlerse ölçsünler, dünyada hiçbir insan Ondan büyük olamamıştır. » (Lamartine: Histoire de la Turquie, Paris/1854)
Şüphesiz ki, Müslümanlığı bütün özellikleriyle anlayabilmek için Hz. Muhammed’in (A. S. ) yüksek şahsiyetini göz önüne almakla beraber, İslâm dininde Peygamberʹin (A. S. ) şahsınq ayrılan oldukça mütevazi yeri de dikkatten kaçırmamak gerekir.
Diğer bir misali ise, tarihin gerilerine uzanarak vermek istiyoruz: Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz risâlet göreviyle sahneye çıkınca, o tarihlerde Tevrat ve İncilʹi dikkatle okuyup ciddi çalışmalar yapan ünlü Arap bilgini Varaka b. Nevfel, Abdullah b. Selâm Onu tasdîk etmekte asla tereddüt göstermediler.
Çağımızda da Batılı bazı ünlü ilim adamlarının son birkaç yıl içinde İslâmiyeti seçmeleri de yeterli delillerden biri sayılabilir.
Görülüyor ki, Kur’ân, Hz. Muhammed’in (A. S. ) hak nebî olduğunu iyice anlayabilmek için önce ilim sahibi olmayı, sonra da Tevrat, İncil ve Kurʹânʹı gözden geçirip mukayese imkânı sağlamayı tavsiye etmektedir. Nitekim Paris Tıp Akademisi üyelerinden Dr. Maurice BUCAILLE, 1976’da yayınladığı Tevrat, İnciller ve Kur’ân adlı eserinde ciddi bir mukayese yaparak Kur’ânʹın her kelimesinin İlâhî olduğunu bilimsel açıdan isbat etme basîretini ortaya koymuştur.
Bu üç kutsal kitabı okumayanlar, ne kadar bilgin geçinirlerse geçinsinler, ne Kur’ân, ne de Hz. Muhammed (A. S. ) hakkında sağlıklı bir görüş ortaya koyamazlar. Gazete sütunlarından aldıkları basit bilgilerle Hz. Muhammed (A. S. ), Kur’ân ve İslâmiyet hakkında rastgele söz söyleyip ahkâm kesmeğe kalkışmaları ayrı bir cehaletin, derin bir gafletin neticesi değil de nedir?
Gerçek dışı konuşup ortaya iddia atmakta mahir olanlar, hakikatleri araştırıp bulma sanatını pek öğrenemezler. Hissinin esiri olup aklını, idrâkini hakkı bulup çıkarmada kullanmaya alışmayanlar, hayatları boyunca hakka ve hakikate sırt çevirme inatlarını yenemezler. Allah’ın hidâyet verdikleri müstesnâ..
Raʹd Sûresinin tefsîri burada biterken, bizi muvaffak kılan Yüce Rabbımıza hamd; bize mânevî ışık ve rehber olan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize salât-ü selâmlar olsun..
Rabbim vaki kusurlarımızı iyi niyetimize, samimi duygularımıza bağışlasın. Âmin.