MEÂLİ:
35- Takvâ sâhiplerine (Allahʹtan korkup kötülüklerden sakınanlara) vaʹd olunan Cennetʹin vasfı: altından ırmaklar akar; yiyecekleri devamlıdır, gölgeleri de hep öyle.. İşte bu, Allahʹtan korkup fenalıklardan sakınanların (varacakları en) mutlu sonuçtur. Kâfirlerin varacağı sonuç ise, ateştir.
36- Kendilerine kitap verdiklerimiz, sana indirilen şey (Kurʹân) ile sevinirler. (İslâm aleyhine birleşen) gruplardan kimi ise onun bir kısmını inkâr eder. De ki: ben ancak Allahʹa kulluk etmek ve Oʹna ortak koşmamakla emrolundum. Ancak Oʹna dâvet ederim ve dönüşüm de Oʹnadır.
37- Ve işte böylece Kur’ân’ı Arapça bir hüküm (ve hikmet) olarak indirdik. Artık (ey peygamber! ) sana gelen (bunca) ilimden sonra onların heveslerine uyacak olursan, senin için Allah’tan ne bir yardımcı dost, ne de bir koruyucu vardır.
İLGİLİ HADÎSLER
Güneş tutulma olayı meydana geldi. Bunun için namaz kılındı. Ashab-ı Kirâm, Peygamber (A. S. ) Efendimizʹe dediler ki: «Bulunduğunuz yerde elinizi bir şeye uzattığınızı, sonra da geri çektiğinizi gördük?! » Peygamber (A. S. ) Efendimiz, bu hareketini şöyle açıkladı: «Cennet bana gösterildi ve bir salkım üzüm sunuldu (veya bir salkım üzüme gözüm ilişti de) elimi uzatıp almak istedim. Eğer o salkımı alsaydım, dünya durdukça ondan yiyebilecektiniz. » (Buharî/ezan: 91, küsûf: 9, nikâh: 88- Müslim/küsûf: 17- Nesâ-î/küsûf: 17- Taberânî/küsûf: 2- Ahmed: 1/289, 358)
«Adam Cennetʹteki meyvadan koparınca, onun yerinde derhal başka bir meyva biter. » (Taberânî: Sevbân (R. A. )den)
«Cennet ehli yiyip içerler; ama sümkürmezler; tabii ihtiyaç (küçük ve büyük abdest) gidermezler. Yiyeceklerinin posası, hafif misk kokulu bir geğirmedir. Nefes alıp verdikleri gibi, tesbîh ve takdîs ile ilhâm olunurlar. » (Buharî/bed-i halk: 8, enbiyâ: 1- Müslim/cennet: 15, 19- Tirmizî/cennet: 7- İbn Mâce/zühd: 39- Dâremî/rikak: 104- Ahmed: 2/232, 253, 384, -3/316, 349, 364, 384)
«Şüphesiz ki Cennetʹte bir ağaç vardır, iyi koşan rahvan atla, adam onun gölgesinde yüz yıl yürür de sonuna varamaz. » (Buharî/bed-i halk: 8, tefsîr: 56, rikak: 51- Müslim/cennet: 6, 8- Tirmizî/cennet: 1, tefsîr: 56- İbn Mâce/zühd: 99- Daremî/rikak: 114- Ahmed: 2/257, 404, 438-3/110, 135, 164, 183, 207, 234)
CENNETİN BAZI ÖZELLİKLERİ
«Takvâ sâhiplerine (Allahʹtan korkup kötülüklerden sakınanlara) vaʹd olunan Cennetʹin vasfı.. »
Cennet’teki hayat şartları değişiktir. O kadar ki, dünyadaki hayat şartlarıyla kıyası mümkün değildir. Önce gece ile gündüzün birbirlerini izleyip kovalaması yoktur. Orası hep aydınlıktır. Güneş görülmez, sıcak ve soğuk duyulmaz. Yiyecekleri posasızdır; yenildikten sonra hafif misk kokulu bir geğirme ile arta kalan kısmı atılır. Küçük ve büyük abdest söz konusu değildir, yani helâya çıkılmaz. Ölüm, yaşlanma, hastalık, üzüntü, sıkıntı, elem ve keder diye bir şey yoktur. Cennetʹin genişliği, Allahʹın kudret eliyle dekore edilmesi ve sık sık dekorların değişmesi, her saat yepyeni bir hayat, taze bir güzellik, bambaşka bir manzara arzeder. Böylece usanmak, bıkkınlık duymak, acizlenmek gibi bir duygu doğmaz.
İlgili âyette Cennetin daha şu üç özelliği anlatılmaktadır:
1- Altlarından ırmaklar akar.
Bu, suyun insan hayatı üzerindeki olumlu tesirlerini yansıtır. Zira insanın her yerde bir akar su görmek istediği, görünce de derin zevk aldığı bir gerçektir. Cennet gibi ebediyete uzanan saadet yurdunda elbetteki bu nîmetin yeterince bulunması çok tabiidir.
2- Yiyecekleri devamlıdır.
Cennet her yönüyle ve yanıyla dinlenme ve huzur yeridir. Orada çalışmak, toprakla uğraşmak, teknik konularda bir şeyler yapmak veya icat etmek de söz konusu değildir. Çünkü bu gibi şeylerle uğraşmak, birtakım ihtiyaçlardan kaynaklanmaktadır. Cennette ihtiyaç diye bir mesele yoktur. Her nîmet en güzel şekliyle ilâhî kudret eliyle hazırlanmıştır. Cennet nasıl ebediyse, ondaki nîmetler de öyle. Hadîs-i Şerifte ifadesini bulduğu gibi, koparılan bir meyvanın yerinde hemen bir başkası biter. Melekler hizmet için beklerler. Âyette «Yiyecekleri daimîdir. » buyurulması, bu hakikatlere işârettir.
3- Cennetteki gölgelikler de öyle, hep daimidir.
Cenneti aydınlatan güneş değil, bizim bilmediğimiz ve düşünemediğimiz İlâhî nurun tecellileri vardır. Güneş onun yanında çok önemsiz ve sönük kalır. Ne sıkıp terletecek kadar sıcaktır, ne de üşütecek kadar soğuktur. Bu nurun aydınlığı altında mevcut ağaçların gölgesi hep devam eder.
Âyetin anlatımından iki önemli husus hatırımıza gelmektedir: Biri, Cennetteki ağaçların gölgelerinin daimi olması, Cennetin hareket halinde olmadığına işâret olabilir. Diğeri, Cennet de her sistem gibi hareket halindedir, onu aydınlatan İlâhî nur, belli bir merkezde bulunup Cennetin hareketine paralel bir hareket göstermektedir.
Bütün bunlar bizim yorumları m izdir. Allah daha iyisini bilir.
İşte, Allahʹtan korkup kötülüklerden sakınanların mükâfatı insan hayalinin de ötesinde bir güzelliğe sahip olan cennetlerdir. Bu, Allahʹın müʹminlere olan bir vaʹdidir ki, mutlaka gerçekleşecektir.
KÜFRÜN ATEŞİ
«Kâfirlerin varacağı sonuç ise, ateştir. »
Küfür, aslında mânevî bir ateştir ki insanın içine yerleşince, imân, irfan, hakseverlik, sorumluluk gibi fazîlet fidelerini yakar. Nefis ve şehvet yakıtını tutuşturup hayatı behimîleştirir. İblîs de ateşten yaratıldığı için, tutuşan bu ateşle derhal uyum sağlar ve birleşir.
İç âlemini böyle bir ateşe maruz bırakan inkârcı veya maddeci, aklını ve idrâkini hislerinden sıyırıp gerçeği aramaya koyulmadığı takdirde, o ateşi söndürecek olan İlâhî rahmetin giriş kapısı kapanır. Bu hal üzere yaşayıp ölen kimse, Cehennem ateşini bir bakıma beraberinde götürmüş sayılır. Artık o âlemde başkalarını kınama hakkına sahip değildir. Onun için Cenâb-ı Hak: «Kâfirlerin varacağı sonuç ise, ateştir. » buyurmuştur.
KİTAP VERİLENLER
«Kendilerine kitap verdiklerimiz, sana indirilen şey (Kur’ân) ile sevinirler. »
Kitap Ehli denilince, ilk akla gelen, Yahudi ve Hıristiyanlardır. Bunun kapsamını geniş tutanlar da olmuştur. Fakat daha yaygın olanı, sözünü ettiğimiz iki milletle yorumlanmasıdır.
Kitap Ehlinin din bilginlerinden Tevrat ve İncil üzerinde ciddi araştırma yapıp, önyargıdan kendini kurtararak meseleyi tarihî belgeler ve kutsal kitaplardaki açıklamalar doğrultusunda değerlendirenleri, Kur’ân âyetleri inince, onların İlâhî olduğunu anlamakta gecikmediler ve Allahʹın insanlara son mesajı gönderdiğine sevindiler. Abdullah b. Selâm, Vehb b. Münebbih, Selmân el-Fârisî ve Kâb el-Ahbar bu insaflı ilim adamlarından bir kaçıdır..
Kutsal kitaplar üzerinde ciddi araştırma yapan bu din bilginleri, Kurʹân âyetlerini inceledikleri zaman şu hakikat ile yüzyüze geldiler: Kur’ân, hem Allah’ın en son mesajıdır, hem Tevrat ve İncil’i tasdîk etmekte, hem de onlarda -insan elinin ve sözünün karışmasıyla- meydana gelen yanlışları düzeltmektedir. Bütün bunların da üstünde ve ötesinde, Kur’ân’ın en kısa sûresinin olsun bir benzerini meydana getirmenin mümkün olmadığını çok iyi anladıkları söz konusudur. Ayrıca Kur’ân’ın son peygamberin geleceğiyle ilgili ilâhî belge ve beyânların Tevrat ve İncil’de yazılı bulunduğunu, ancak bilgisiz ve garazkâr kişiler tarafından onların kısmen olsun değiştirildiklerini haber vermesi, adı geçen din bilginlerini daha çok insaf ve iz’âna dâvet ediyordu.
Bunların tam hilâfına İslâm aleyhine birleşen hiziplerden bir kısmı, Kur’ân’ın bazı âyetlerine, örneğin Tevrat ve İncilʹi tasdik eden, Musa ve İsa Peygamberleri (salât-ü selâm onlara olsun) öven, Allahʹın varlığından ve kudretinin sınırsız ve sonsuzluğundan bahseden belgelerine inanırlardı da diğer hükümlerine inanmazlardı. Bu durumda Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e gereken aşağıdaki emri bir defa daha dile getirip, üzerinde bulunduğu doğru yolu açıklayarak dâvetine devam etmekti. Nitekim 36. âyette Cenâb-ı Hak Oʹna şu emri vermiştir: «De ki: ben ancak Allah’a kulluk etmek ve Oʹna ortak koşmamakla emrolundum. Ancak Oʹna dâvet ederim ve dönüşüm de Oʹnadır. »
Kur’ân, Hz. Muhammedʹe (A. S. ) Tevhîdʹin esasını bir defa daha ilân etmeyi tavsiye ederken, dolayısıyla Kitap Ehlinden Allahʹa ortak koşanları uyarmaktadır. Allahʹı bırakıp İsa (A. S. ) ile Meryem’i ilâhlaştırmanın Tevrat ve İncilʹde aslı var mıdır? Allah böyle bir beyânda bulunmuş mudur? Yaratılanı Yaratan’a ortak koşmak, denk tutmak, Oʹndan bir parça kabul etmek küfür değil midir?
KURʹÂN, ARAPÇA OLARAK İNDİRİLEN İLÂHÎ HÜKÜMLER MECMUASIDIR
«Ve işte böylece Kur’ânʹı Arapça bir hüküm (ve hikmet) olarak indirdik. »
Her peygamber bağlı bulunduğu kavim ya da milletinin içinden seçilip görevlendirilmiştir. Aynı zamanda kendi kavminin diliyle onlara Allahʹın buyruklarını teblîğ etmiştir. Hz. Muhammed’den (A. S. ) önceki çağlarda her kavim ve millete birer uyarıcı, doğru yolu gösteren peygamberler gönderildiğini de dikkate alırsak, konunun hikmeti daha iyi anlaşılır. O çağlarda genel anlamda bütün milletlere seslenecek, İlâhî emaneti bütün insanlara duyuracak imkânlar da mevcut değildi. O bakımdan peygamberlerin görev sınırı, kendi bölgelerini pek aşmazdı. Ulaşım imkânları ve haberleşme gelişince en son peygamber bütün insanlara, yani her kavim ve millete gönderildi. Tabii bu peygamberin bir milletten seçilmesi ve bütün milletlere Allah’ın emirlerini kusursuz teblîğ etmesi gerekliydi. Öyle ki, kıyâmete kadar Cenâb-ı Hakk’ın emir ve tavsiyelerini, tazeliğine bir halel gelmeden, indiği gibi korunup insan sözü karıştırılmadan ve insan düşüncesinin bütün inceliklerine, çok yönlü duygusuna, akıl ve mantığına en tesirli şekilde seslenecek, ruhları cilâlayacak bir dil seçmek söz konusudur. Allah, diğer dillere nisbetle kelime haznesi daha zengin olan, insan ruhunun ve düşüncesinin bütün inceliklerine seslenecek güçte olan Arapçayı seçmiştir. Böylece Arapça Kur’ân için temel dil ve felsefe olmuş, onun taşıdığı geniş manaları, esneklikleri, eşanlamlı sözleri, İlâhî murada ters gelmiyecek şekilde yansıtma kudretini sürdürmüştür ve kıyâmete kadar da sürdürecektir. O bakımdan bu husus Kur’ân’ın on yerinde anılmıştır. (Bilgi için bak: Nahl: 102- Şuârâ: 195- Yusuf: 2- Tâhâ: 113- Zümer: 28- Fussilet: 3- Şûrâ: 7- Zuhruf: 3- Ahkaf: 12. âyetlerin tefsîri)
Vahanın uçsuzluğu ve boşluğu içinde genişleyen insan muhayyilesinin ürettiği çok zengin olan ve belirtilen vasıfları kendinde toplayan Arapça, Kur’ân için en uygun dil olarak seçilme şansına erişmiştir. O bakımdan Kur’ân bir bakıma Arapça, bir bakıma Allahçadır.
Nitekim 37. âyetle Kur’ân’ın dil bakımından bu özelliğine dikkatler çekiliyor; Oʹnun Arapça bir hüküm ve hikmet kudretini taşıdığı belirtiliyor.
Kur’ân’ın Arapça hüküm olduğunu, özetliyerek, şöyle tefsîr edebiliriz:
a) İlâhî buyrukları en güzel ve en anlamlı şekilde bu dil ile ifade etmek çok daha kolay ve uygundur.
b) İnsan ruhunun, duygu ve düşüncesinin sezebildiği, algılayabildiği bütün inceliklere seslenir. Ruhlara gıda, hislere tercüman, düşüncelere yeterli malzeme verir. Az kelimeyle çok mana, az söz ile çok hüküm kudretini taşır.
c) Kutsal kitaplarda meydana gelen değişiklikleri, yanlışları tashîh eder; Allah sözüyle insan sözünü birbirinden ayırır. Böylece Kur’ân gerek lafzıyla, gerekse manasıyla, insan kafasının ürünü olan bütün sözlerden, sistemlerden hem ayrılır, hem hepsi üzerinde üstünlüğünü kabul ettirir. Zira insan eseri, insan kadar noksanlık içindedir ve fânidir. Allah’ın eseri, Allah’ın sıfatları gibi mükemmeldir ve bakidir.
O bakımdan hiçbir zaman Kur’ân’ın tercümesi, aslına, ruhuna, özüne, mayasına, hikmetine ve yüksek kudretine sadık kalınarak yapılamaz. Çünkü birisi Allah’ın, diğeri insanın ifadesidir. Bu incelikleri göz önünde bulunduran ilim adamlarımız şöyle demişlerdir: «Kur’ân’daki İlâhî beyân ve hükümleri, hikmet ve felsefesiyle onun tercümesinden anlayıp çıkarmak hemen hemen mümkün değildir. Mutlaka geniş tefsîre ihtiyaç vardır. »
Bunun için Kur’ân’ın ancak meâli ve tefsîri yapılabilir, tercümesi yapılamaz. Meâl ise, kişinin bilgi seviyesine, kelime haznesinin genişliğine ve İlâhî muradı anlama yeteneğine göre bir derece alır.
KUR’ÂN İLİMLERİ
«Sana gelen bunca ilimden sonra onların heveslerine uyacak olursan, senin için Allah’tan ne bir yardımcı dost, ne de bir koruyucu vardır. »
Kur’ân ilimleri, insanın her iki hayatını bütünüyle kapsadığı için, mü’min doğru yolda yürürken, fazîletli bir ömür sürme gayretini güderken, gayr-i müslimlerin heves ve arzularına uymaz, onların yaşayışlarını taklit etmez. Nitekim ilgili âyetle Peygamber (A. S. ) Efendimiz’e seslenilirken dolayısıyla kıyâmete kadar gelecek olan müʹminlere de seslenilmekte ve ahlâklı, fazîletli, huzurlu, güvenli bir hayat için aranılan bütün esas ve prensiplerin Kurʹânʹda mevcut olduğu belirtilmektedir.
O bakımdan Kurʹân ilimleri genel anlamda, biri fizik, yani madde âlemiyle; diğeri fizikötesi, yani madde dışında mâna âlemiyle ilgili olmak üzere iki kısma ayrılır.
Birinci kısım: İnanç, ibâdet, hukuk, ahlâk, ekonomi, sosyoloji, botanik, anatomi, sağlık, tarih felsefesi, harp sanatı, eğitim ve öğretim, astronomi gibi konuları kapsar.
İkinci kısım: Ruh, ruhlar âlemi, dünya hayatının amaç ve hikmeti, ruhun bazı fonksiyonları, doğuştan insanda mevcut olan din ve Allah duygusu, insanın Allah’a olan ihtiyacı, inanmanın lüzumu ve yararı, Allahʹın varlığı, birliği, kudreti, tasarrufu, kemal sıfatları, tecellileri, kaza ve kader, meleklerin varlığı ve görevleri, peygamber ve kitap, ölüm, kabir, yeniden dirilme, ikinci hayat, hesap, cezâ ve mükâfat, Cennet ve Cehennem, ebedîlik, ölümsüzlük, sonsuz mutluluk gibi konuları kapsar.
Kurʹân, belirtilen konulardan bir kısmının ayrıntılarına inmez, sadece birer özetini, diğer bir tabirle temel bilgisini, ana fikrini vermekle yetinir. İlmî araştırma meraklılarına hareket noktası belirler de konunun detayını onlara bırakır. Bununla Kur’ân iki önemli hususu beşer idrâkine seslenerek ortaya koyar: Birincisi, onbeş asır önce bir kimsenin bu kadar doğru ve mükemmel, aynı zamanda reddi gayri mümkün ana fikirlerden, temel bilgilerden söz etmesi düşünülemez. O halde Kurʹân bütünüyle Allah sözüdür, ona insan sözü karıştırılmamıştır. İkincisi, İslâm, Allahʹa dosdoğru imân düzeyinde akla geniş yer veren, ilmi esas kabul eden, insan idrâkine seslenen son dindir. Aklı harekete geçirmek için ana fikir verir. İlmî araştırma yapabilmek için temel bilgi ve ip ucu vererek hareket noktası belirler. O halde Kur’ân’ın muhatabı düşünce, akıl ve ilimdir. Duygu ve vicdan bunları izler.
Bu bakımdan nezih, düzenli, sorumluluk ölçüleriyle içiçe, imân, ahlâk ve fazîletle yoğrulmuş bir hayat sürebilmek için Kur’ân ve onu açıklayan Peygamber (A. S. ) Efendimiz’in sözleri yeter, başka milletlerin kültürüne hayranlık duyup kapıları açmaya hiç gerek yok.
İşte ilgili âyetle bu gerçeğe parmak basılmakta ve mü’minler uyarılmaktadırlar. Aksine bir yol tutmak, bizi yabancıların kültür potasında şekillendirmekten, kendi öz hasletlerimizden uzaklaşmamızı hızlandırmaktan başka bir şeye yaramaz.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, takvâ sâhiplerine hazırlanan cennetlerin bazı özellikleri üzerinde duruldu. Kitap ehlinden bazı insaflı ilim adamlarının Kur’ân’ı tasdîk edebilecekleri belirtildi. Sonra da Kur’ân’ın Arapça indirildiği konu edilerek bu husus üzerinde iyice düşünmemiz istendi.
Aşağıdaki âyetlerle, peygamberlerin ancak İlâhî direktifle hareket ettikleri, hiç birinin kendiliğinden bir mu’cize ortaya koyma yetkisinin bulunmadığı, zirâ olayların bir proğrama göre düzenlenip yürütüldüğü açıklanıyor. Ana Kitab’ın Allah’ın yanında olduğu hatırlatılarak, inkârcılar aleyhine yazılan hükümlerin bir bölümünün, henüz Hz. Muhammed (A. S. ) vefat etmeden gerçekleşeceği haber veriliyor.