MEÂLİ:
34- De ki: (tanrı diye) ortak edindiklerinizden, ilkin yaratıp (öldürdükten) sonra tekrar onu (diriltip geri) çeviren var mıdır? De ki: Allah ilkin yaratıp meydana getirir, sonra tekrar (diriltip geri) çevirir. Nasıl da (Hakʹtan) çevrilip saptırılıyorsunuz?!
35- De ki: Ortak edindiklerinizden Hakkʹa doğru yol gösteren, Hakkʹa ileten var mıdır? De ki: Allah hakka doğru yol gösterir ve ona iletir. Hakkʹa ileten mi, yoksa iletilmeden kendiliğinden hak yolu bulamayan mı uyulmaya daha lâyıktır? Size ne oluyor, nasıl hükmediyorsunuz?!
36- Çoğu sadece zanna uyarlar; doğrusu zan haktan yana hiçbir anlam taşımaz (onun yerine hiçbir zaman geçmez). Şüphesiz ki Allah onların yapageldiklerini çok iyi bilir.
İLKİN YARATIP MEYDANA GETİREN
«De ki: Allah ilkin yaratıp meydana getirir, sonra tekrar onu (diriltip geri) çevirir. »
İlim hayatın başlangıcı hakkında kesin bir sonuca varamamıştır. Çeşitli görüşler, birtakım Varsayımlar ortaya atılmış, ama hepsi de karşılaştıkları bir sürü haklı sorular karşısında cevap veremez olmuşlardır.
Diğer gezegenlerden bazı bakteri sporlarının uzaydaki şartlara dayanarak yeryüzüne gelmiş olabileceğini iddia edenler, «uzak gezegenlerden organizmanın dünyamıza ulaşıncaya kadar uzun süre çok yüksek ve çok düşük ısıların ve öldürücü ışınların tesiri altında kalıp yaşaması mümkün mü? » sorusu karşısında susup kalmışlardır.
Kur’ân’da ilgili âyetle, ilim adamlarına ve araştırıcılara ipucu veriliyor ve hayatı ilk başlatıp meydana getirenin Allah olduğu belirtiliyor. Buna «halk» denilir, yani modelsiz, örneksiz ilk yaratma kudreti Allahʹa mahsustur. İşte bu ilk yaratma, ilim adamlarının henüz keşfedemediği kanunlarla vücut bulmuştur ki, bu, «kün=ol! » emrine dayanır. Öldürüldükten sonra ikinci yaratılışın ise, model ve örneği vardır. Allah ilk yaratmayı nasıl ilmin henüz keşfedemediği bir kanunla meydana getirmişse, ikinci yaratmayı da yine ilmin henüz keşfedemediği ayrı bir kanunla meydana getirecektir.
İlgili âyetle, canlı-cansız her çeşit putlara, Allahʹtan başka şeylere tapanlara ve hakkı inkâr edenlere seslenilerek, «ilk yaratıp (öldürdükten) sonra tekrar onu (diriltip) geri çeviren var mıdır? » sorulmaktadır. Böylece Cenâb-ı Hak, yaratma konusunda beşerin ve ilâhlaştırılan her şeyin aczini ve bilgisizliğini açıklıyor; araştırıcı ilim adamlarını uyarıyor ve sözü edilen konuda hareket noktasını belirliyor.
Buna rağmen tuttukları yolda yürümeye inatla devam ederlerse, onlara şunu hatırlatıyor: «Hakʹtan sonra sadece sapıklık vardır. »
HAKKʹA DOĞRU YOL GÖSTEREN KİMDİR?
«De ki: Ortak edindiklerinizden Hakkʹa doğru yol gösteren, Hakkʹa ileten var mıdır? »
Bâtıl putlar, ilâhlaştırılan canlı, cansız varlıklar, doğru yolu bulmaya muhtaçlarken, hakka doğru nasıl irşât edebilirler veya iletebilirler? İnsan ruhuna yerleştirilen fıtratın özelliğini bilmeyen, ruhun yüce âlemden geldiğinin farkında olmayan; gerek eşyada, gerekse kendinde Allah’ın kudretinin eşsiz eserini ve değişmeyen damgasını idrâk edemiyen bu yaratıklar, kimi nasıl doğru yola iletebilirler? Zira kendileri doğru yolda değillerdir, her an doğru yolu göstericiye ve ileticiye ihtiyaçları vardır.
İnsan ruhundaki fıtratı (Allah ve din duygusu) yitirenler veya ona sahip olamayanlar nasıl hidâyet rehberleri olabilirler? Bu mümkün mü? Kendileri muhtac-ı himmet iken, umulur mu onlardan himmet?
ONLARIN ÇOĞU ZANNA UYARLAR
«Çoğu sadece zanna uyarlar.. »
Allahʹı bırakıp kendileri gibi bazı şahısları ilâhlaştıran, yontup şekillendirdikleri cisimleri kendileriyle Allah arasında aracı ve şefaatçi kabul eden, dede ve babalarının doğru yolda bulunduklarını sanıyorlar ve o sebeple aynı yolda yürümekte ısrar ediyorlardı. Peygamberi tasdik etmemeleri, zaman zaman onu yalancılıkla suçlamaları da birtakım hayal ve zan ürünü idi. Öyle ki, gâibi hazıra, bilinmeyeni bilinene kıyas ediyorlar, sonra da düşünce, inanç ve amellerinde bir sapıklık olmadığını iddia ediyorlardı. Oysa zan hakkın yerine geçmez, şüphe kesin bilgiyi reddetmez; zan ve şüphe hakkı isbatta delil sayılmaz.
Bunun için dinin aslı yakîn (şek ve şüphe ârız olmayan kesin bilgi) üzerine kurulmuştur, zan ve tahmin üzerine değil. Zan, hakkı bâtıl, bâtılı da hak gösterebilir. Zan bazı belirtiler sebebiyle kalb ve kafada oluşur; o belirtilerin doğruluğu ortaya çıkınca, zan bilgiye dönüşür; şüpheden kurtulup yakîn düzeyine yükselebilir. Belirtiler zayıf kaldığı takdirde, zan bu defa vehim ve hayale yerini bırakır.
Zanla ilgili belirtiler kuvvetlenip doğruluğu ve kesinliği ortaya çıkınca, belirttiğimiz gibi, artık zannın yerini yakin alır. Kur’ân-ı Kerîm’de «zan» kelimesinden sonra «enne» edatı kullanılan çoğu yerlerde, zan konulduğu mânada değil, yakin (şüpheden uzak kesin bilgi) ifade eder. Buna birkaç misal verebiliriz: Bakara sûresi 46, 249; el-Hakka sûresi 20. âyetlerde geçen «zan» kelimesi, yakin mânasına delâlet etmektedir. Bununla beraber aynı edatla kullanıldığı halde yakin ifade etmiyenleri de vardır.
Genellikle «zan», hem Kurʹânʹda, hem de hadîslerde yerilmiş ve hükme medar olmayacağı yer yer belirtilmiştir. (Bu konuda fazla ilgi için bak: Râğıbʹın el-Müfredatına ve Süyûtî’nin el- itkan’ına.)
35. Âyette zannın haktan yana hiçbir anlam taşımadığı açıklandıktan sonra 36. âyetin sonunda her türlü şek ve şüpheden, zan ve tahminden, vehim ve hayalden uzak olan Allah’ın ilminin her şeyi hakkıyla kapsayıp kuşattığına işaretle «Şüphesiz ki Allah, onların yapageldiklerini çok iyi bilir. » buyuruldu ve böylece zan ve ilim hakkında daha iyi düşünüp bir ayrım yapmamız ilhâm edildi.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle putların ve ilâhlaştırılan eşyanın ne yaratmaya, ne de diriltmeye kudretleri olmadığı açıklandı. Doğru yolu bulamayan, bulmaya gücü yetmiyen, bir ileticiye hep muhtaç olan fânilerden, akıl ve idrakten mahrum cansız cisimlerden hidayet beklemek kadar anlamsız ne olabilir, hususuna dikkatler çekildi. Sonra da inkârcıların çoğunun zanna uydukları, kesin bilgi sahibi olmadıkları belirtilerek, zannın haktan yana hiçbir anlam taşımadığı bildirildi.
Aşağıdaki âyetlerle İlâhî beyânda, indirilen kitapta zan ve şüphenin yeri olmadığı ifade edilerek, Tevrat ve İncilʹe karıştırılan şüpheli şeyleri tashîh edip onların İlâhî vasfını tasdîk ettiği hakkında bilgi veriliyor. Böylece üç kitap arasında ciddi bir mukayesenin çok yararlı olacağına işârette bulunuluyor. Sonra da Kur’ânʹın, Muhammed (A. S. ) tarafından uydurulmuş bir kitap olmadığı açıklanarak, böyle yersiz ve anlamsız iddialarda bulunanların, onun bir sûresinin benzerini tertipleyip getirmeleri isteniliyor. O bakımdan inkârcı müşriklerin Kur’ân ilmini kavrayamadıklarına, İlâhî kitap hakkında gerçek hiçbir bilgiye sahip olmadıklarına atıf yapılıyor. Sonra da aklını gerçeği bulup, hakikatı öğrenmede kullanmayan sağırlara hakkın sesini duyurmanın çok zor olduğu haber verilerek müşriklerin düşünce yapısı hakkında bilgi veriliyor.