Bakara Suresi 30. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنِّي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَلِيفَةً قَالُوا اَتَجْعَلُ فِيهَا مَنْ يُفْسِدُ فِيهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاءَ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ قَالَ اِنِّٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ

30.

Hani, Rabbin meleklere, "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti. Onlar, "Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamdederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz." demişler. Allah da, "Ben sizin bilmediğinizi bilirim" demişti.

Diyanet İşleri

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

30 - Rabbin (ezelî irâdesi Âdemʹi var kılmayı murad ettiğinde) me­leklere: «Ben yeryüzünde herhalde (emirlerimi yerine getirecek, Benim adı­ma konuşacak) bir halîfe var kılacağım» demişti. (Melekler de) «Orada fesad çıkaracak, kanlar dökecek kimse mi yaratacaksın?! Oysa biz Seni hamdinle tesbîh ve Seni takdîs ediyoruz» demişlerdi. (Allah), «Şüphesiz ki Benim bildiğimi siz bilmezsiniz» demişti.

İLGİLİ HADÎSLER

(Allah) Âdem’i yeryüzünün her tarafından aldığı bir avuç (toprak)tan yarattı. Bu bakımdan âdemoğulları yeryüzünün (rengine ve bâzı özellik­lerine) göre (renk ve huy alıp) geldiler. Kimi kızıl, beyaz ve siyah, kimi bu renkler arasında (bir renk) ve üzüntüsüz (hoş tabiatlı), üzüntülü (sert tabatlı), kimi iyi, kimi kötü (huylarla mücehhez). (Tirmizî - Ebû Davud).

«Allah Teâlâ Âdem Peygamberi -boyu altmış zirâ’ uzunluğunda- ya­rattı. Sonra ona: «Git de meleklerden şu bir gruba selâm ver ve sana na­sıl saygı ile mukabelede bulunacaklarını iyice dinle! Çünkü o saygı ve se­lâm hem senin, hem de zürriyetinin selâm ve saygısıdır» buyurdu. Bunun üzerine Âdem (A. S. ) o meleklere: «es-Selâmu aleyküm! » dedi. Onlar da: «Ve aleyke’s-selâm ve rahmetüʹllahi» dediler. «Rahmetüʹllahi»yi ilâve et­tiler. Cennete girecek olan herkes Âdemʹin sûreti üzere (yani altmış ziraʹ uzunluğunda) girecek. Ve halk Âdem’den bu yana hep küçülmektedir, (kı­salmaktadır). » (Tirmizî - Ebu Davud - Nesâî - İbn Mâce).

Cenâb-ı Peygamber (A. S. ) meleklerin tesbîh ve takdisine temasla bu­yuruyor ki:

«Benim gördüğümü siz görmüyorsunuz, işittiğimi işitmiyorsunuz! Gök (yükünün ağırlığından) ıhlayarak seslendi ve hakkıdır onun ıhlamak. On­da dört parmak kadar bir yer yok ki bir melek orada alnını koyup Allahʹa secde etmiş olmasın. » (Tirmizî / Hadistin hasenün garîbün)

Ayrıca meleklerin tesbihine işâretle buyuruluyor ki:

«Resûlüllâh (A. S. )dan:

- Hangi söz daha üstündür? diye soruldu. Buyurdu ki:

- «Allahʹın kendi melekleri ve kulları için seçip beğendiği ʹSübhânellahi ve bi-hamdihiʹ sözü... » (Taberânî - İbn Kesîr)

İLMİ YÖNÜ

Âdem (A. S. ), yeryüzünde üstün bir varlık olarak inanan, değerlendi­ren, uzvî hayatını aşan ve kendi arzularına mukavemet eden, etrafına de­ğerler, kaideler, gâye ve vasıtalardan ibaret bir âlem meydana getiren, kendi kendini -aldığı vahiy ve ilhamla- kemâle erdiren insanların ilkidir. Bu kadar mânevî değerlere sâhib olan insanı hayvana bağlamak, en ha­fif tâbiriyle hayvanlaşmak demektir. Âdem (A. S. ), hayvanın tekâmül etmiş şekli değildir. Az yukarıda da belirttiğimiz gibi, materyalistlerin bunun ak­sine olan iddiaları artık bütün bütün değerini kaybetmiştir. Marx’ın ze­hirli görüşleri, Charles Darwin’in varsayımları çürütülmüş, Allahʹın buyur­duğu gibi Âdem yeryüzünde bir halîfe olarak var kılınmış ve ona her şe­yin ismi, sıfatı, özellikleri öğretilmiştir.

O halde yeryüzünde İlâhî kemâlata mazhar olmuş ve Ebü’l-beşer (be­şerin ilk babası) unvanını almış ilk insan mükemmel olarak yaratılmış ve İlâhî tâlimle bir çok bilgilerle teçhiz edilmiştir. Tarihî Maddeciliğe Reddiye’de de işâret edildiği gibi «insan, değerler yaratan ve keşfeden ve bu faaliyetini ilkel içgüdülerine karşı mukavemetle, kendi kendini kurban ederek gerçekleştiren üstün bir varlıktır. Bu üstünlük Âdemʹle (A. S. ) baş­lar ve kıyâmete kadar devam eder. »

«İnsan hayvandan yalnız mânevî varlığı olduğu için değil, bedeni ve kullandığı eşya ile birlikte tamamen farklı ve yeni bir bütün olduğu için ayrılıyor. İnsan âlet yapan hayvan değil, değerler vücuda getiren ve bu yüzden maddî ve mânevî bütünlüğü ile varlık âleminde yeni bir varlık derecesi teşkil eden mevcuttur. »

Demek ki, Ulvî meşîet (= ilâhî irâde) henüz kirlenmemiş bu yepyeni kâinatı bütün tezyinatıyla, yeryüzünün dizginini taşıdığı bütün hazinele­riyle ilk yarattığı Âdem’e (A. S. ) ve onun nesline teslîm etmiş ve İlâhî ka­nunlarının sırrını çözme ve bu kanunların taallûk ettiği her şeyden fay­dalanma imkânlarını bu üstün hılkatta olan mahlûkun akıl ve irâdesine terketmiştir.

AHLÂKÎ VE İÇTİMAÎ YÖNÜ

«Ben yeryüzünde herhalde (emirlerimi yerine getirecek, Benim adıma konuşacak) bir halife var kılacağım. »

Meâlini verdiğimiz bu âyetten çıkarılan neticeler:

a) İnsan yeryüzündeki bütün canlıların üstünde bir azizliğe sahiptir.

b) Bu üstünlüğüyle beraber Allah’ın naibi, O’nun adına konuşan tek yetkili olarak bulunuyor.

c) Allah’ın naibi olduğuna göre, yalnız Allah namına hükmetmekle ve ancak O’nun buyruklarını ve irâdesini tatbik etmekle yükümlüdür.

O halde insan varlık âleminde diğer mahlûklara nisbetle hilkat şere­fine yakışır bir mevki almalı ve kendisinden aşağı olan yaratıklar sevi­yesine düşmemelidir. İmam Gazâlî bu hususa temas ederek diyor ki: «Ey İnsaniyet mertebesinde bulunan ve diğer mahlûkata fâik olan âdemoğlu! Senin iç âleminde ehlî ve yabanî hayvanların sıfatlarıyla meleklerin bir nice sıfatları toplanmıştır. Fakat senin hakikî varlığın (cevherin) rûhtur; ondan başkası senden gariptir ve emânet olarak sana verilmiştir.

İmdi sana vâcib olan, bunu iyice bilmen ve bunlardan her birinin ay­rı bir gıdası ve ayrı bir saadeti olduğunu anlamandır. Hayvanların saade­ti; yemek, içmek, uyku ve çiftleşmektir. Eğer sen kendini onlardan sayı­yorsan, mide ve şehvetin için durmadan çalış ki onlara ulaşabilesin. Yır­tıcı hayvanların saadeti; vurup parçalamaktadır. Şeytanların saadeti, hîle, şer ve aldatmaktadır. Eğer sen kendini onlardan biri kabul ediyorsan, onların meşgul oldukları şeylerle meşgul ol! Meleklerin saadeti de, Haz­ret-i Rububiyetin cemâlini seyretmektedir. Gazap ve şehvetin meleklere doğru yolu yoktur.

Yok eğer sen meleklerin cevherinden isen, aslını anlamaya çalış ki Hazret-i İlâhiyeʹye giden yolu bilip O’nun celâl ve cemâlini müşahedeye erişerek nefsini şehvet ve gazab kaydından kurtarasın! »

d) Halîfe’yi «nâib» ile tefsîr etmiştik. Nâib, «vekîl» mânâsına gelir. Vekîl, müvekkilden tasarruf yetkisi alan ve mâlûm olan hususlarda mü­vekkili namına tasarrufta bulunan kimse demektir. Ayrıca vekîl olacak kimsenin akdin yollarını bilmesi, hür ve reşîd olması şarttır.

O halde yeryüzünde Allah’ın has vekili sayılan insanın bu şerefli va­zifeyi gerektiği gibi yerine getirebilmesi için, tasarrufuna yetkili kılındığı şeylerin ve onlarla ilgili İlâhî buyrukların hepsini bilmesi ve yerli yerince kullanmasına akıl erdirmesi lâzımdır. Sâniyen, ilimde üstün bir pâyeye yükselmesi ve nefsle şehvet esaretinden kurtulup îmân ve irfan hürriye­tine kavuşması şarttır. Aksi takdirde bu göreve ehil olamaz.

Nâib oluşun en hassas ciheti ise, Allah namına Allah’ın buyruklarıy­la hükmetmek ve adâlet-i ilâhiyeyi noksansız, ivazsız ve garezsiz onun mahlûkatına tevzi etmektedir. Âdem’den (A. S. ) bugüne kadar gelip geçen bütün peygamberler bu yolda hareket etmişlerdir. Cenâb-ı Peygamber (A. S. )dan sonra da bunun en güzel misalini Ebûbekir Sıddîk (R. A. ), Ömer Fâruk (R. A. ) ve diğer halîfeler, Emevîler devrinde bilhassa Ömer bin Abdülazîz vermiştir. Selçukîler ve OsmanlIlar devrinden de örnekler vermek mümkündür.

İ’TİKADÎ YÖNÜ

Meleklerin: «Orada fesad çıkaracak, kanlar dökecek kimse mi ya­ratacaksın?! Oysa biz Seni hamdinle tesbîh ve Seni takdîs ediyoruz! » Demeleri, ilâhî irâdeye karşı bir isyân veyahut itiraz olarak tefsîr edilme­melidir. Çünkü melekler isyândan ve günah işlemekten korunmuşlar­dır. (Bak: Enbiyâ sûresi âyet: 26-28.).

Meleklerin daha evvel yeryüzünde fesad çıkaran, kanlar döken Cân kavmiyle alâkalı bir takım tecrübe ve bilgileri de vardı. Ayrıca melekler, basiretlerini açan ilhâmat-i ilâhiyeye mazhar bulundukları için insanlar­dan bir kısmının yeryüzünde fesad çıkaracaklarını keşfedebiliyorlardı; ay­ni zamanda, Allah onlara «Yeryüzünde... » buyurarak, Âdemʹin (A. S. ) mad­de âleminde ruhla bedenin bir araya gelmesiyle vücut bulacağına işâret te bulunarak bilgi vermiştir. O bakımdan yaratılışları icabı mutlak hayır­dan, taat-ü ibâdetten başka bir şey tasavvur etmiyen melekler, Allahʹı hamdıyla tesbîh ve O’nu takdîsin tek gaye olduğunu ve hilkatten maksat bundan başka olmadığını ve bunun da bizzat kendilerinin var kılınmasıy­la gerçekleştiğini düşünerek (etec’alü) demişler ve ayrıca Âdem’in (A. S. ) yaratılmasının sırr-u hikmetini öğrenmek istemişlerdi. Diğer bir yorumla diyebiliriz ki:

Melekler rûhanî, nûranî mahlûklar olarak İlâhî ikrâma mazhar olmuş­lardır. Allah’a asla karşı gelmez ve hiç bir kelimeyle O’nun önüne geçip saygısızlık göstermezler. Ancak O’nun emr-u fermânıyla hareket ederler.

O halde meleklerin: «Yeryüzünde fesad çıkaracak, kanlar dökecek kimse mi yaratacaksın? Oysa biz Seni hamdinle tesbîh ve Seni takdîs ediyoruz» demeleri, az yukarıda belirttiğimiz gibi, Allah’a karşı bir i’tiraz ve kendi bilgileriyle böbürlenme değil midir? Veyahut henüz şuhud âle­minde vücud bulmamış âdemoğlu hakkında delilsiz bir gıybet sayılmaz mı?

Bizce bu iki ihtimal de vârid olamaz. Zira melekler yeryüzünde halîfe kılınacak kimsenin şehvet, gazab ve akıl kuvvetleri üzere bulunduğunu, ilk iki sıfat (kuvvet)ın fesad çıkarmaya, kanlar dökmeye yol açacağını, üçüncü sıfatın ise, İlâhî mârifeti, taat ve ibâdeti, iyilik ve hakşinaslığı ik­tiza edeceğini bildikleri için bunun hikmet ve sırrını öğrenmeye çalıştılar ve yukarıda belirtilen şekilde açıklanması isteğinde bulundular. Allah da: «Şüphesiz ki Benim bildiğimi siz bilmezsiniz», hayrı şerrine gaalib gele­cek şeyin icad ve yaratılmasında büyük bir hikmet var, buyurdu.

Çünkü az şerden dolayı çok hayır terkedilmez. Terketmek bizatihi şerdir.

İbn Cerîr Taberî’nin (H: 224-310-M: 838-922) İbn Abbas ile İbn Mes’ud (R. A. )dan yaptığı rivâyete göre: Allah daha önce âdemoğlunun karak­ter yapısını ve bir kısmının yeryüzünde fesad çıkaracağını, kanlar döke­ceğini meleklerine bildirmişti. Melekler bu bilgiye dayanarak «Orada fe­sad çıkaracak, kanlar dökecek kimse mi yaratacaksın? » Demişlerdi.

Ayrıca büyük müfessir İmam Kurtubî (Şemsüddîn Muhammed - H: 671/M: 1272) bu âyetle, insanlar arasındaki ihtilâfı halletmek, kamu dü­zenini sağlamak için ekseriyetin tasvibiyle bir başkanın, bir liderin seçil­mesinin vücubunu istidlâl etmiştir.

İbn Kesîr İsmâil bin Ömer (H: 701 - 774/M: 1301 - 1372), Müslüman­ların kendilerine bir önder seçme konusunu inceliyerek diyor ki: Başkan seçimi, ehl-i sünnetten kuvvetli bir grupun Ebûbekir Sıddîk’i (R. A. ) halîfe seçerken takip ettikleri usûle uygun olmalıdır. Veyahut başkan, ehli hall ü akdın (söz sahibi, umur bilen ve meseleleri çözebilenler) icmâiyle iş ba­şına gelmelidir.

Âyetle yapılan istidlâl: Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin kendi yerine bir halîfe tâyin etmeyip durumu Müslümanların kendi aralarından en çok güvenebildikleri birini seçmelerine bırakması ve dört büyük halîfenin de seçimle iş başına getirilmesi konuyu daha iyi aydınlatmaktadır.

TASAVVUFÎ YÖNÜ

(Ve iz gâle) cümlesi, İlâhî irâdenin melekût âlemindeki kudsî ve ceberûtî zatlar olan mukarrıb melekler ve mücerred rûhlar arasında Âdem’i icad etmeye taalluk ettiğini ifade eder. Zira âlem-i kevn’de var olacak her şeyin önce rûhlar âleminde sonra âlemü’l-kalb (= Levh-i mahfuz)da, sonra âlem-i nefsde (ki buna âlemü levhi’l-mahvi ve’l-isbat ve âlem-i semâ-i dünya da denir) birer sûreti vücud bulur. Demek ki, Âdem Peygam­ber âlem-i kevn (var olma âlemi)nde henüz vücud bulmadan önce mele­kût âleminde temsili bir şekilde sûreti belirmiştir.

Yeryüzünde halifelik şerefini ihraz eden insanın organlarında zâhir olan söz ve fiil onun âlem-i kevn ve şehadetidir ve onun bir vücudu da gaybüʹl-gayb ötesinde olan rûhunda, sonra gaybü’l-gaybında, sonra semâ-i dünyası sayılan nefsinde mevcuddur ve sonra da uzuvları üzerinde zâhir olur.

Yeryüzüne tek bir Âdem mi gönderilmiş, bir çok âdemler mi gönderil­miştir?

Âlemin sonradan var kılınmasıyla beraber tarihi de meçhuldür. O takdirde Ebû’l-beşer (Beşerin ilk babası) sayılan Âdem Peygamber’den evvel başka âdemler gelip geçmiş midir? Bu hususta sahih bir rivâyet var mıdır? Büyük ilim adamlarının bununla ilgili görüş ve düşünceleri ne­lerdir?

Şeyh Muhyiddin bin Arabi (H: 560-635/M: 1164-1237) Fütuhat-i Mekkiyye adlı eserinin 390. babında Âdem bahsinde diyor ki: «Ben, Kâbe-i Muazzamayı tavaf ederken bir grubun Beytü’llah’i tavaf ettiklerine ve ta­vaf esnasında şöyle söylediklerine şâhid oldum: «Sizin tavaf ettiğiniz gibi biz nice yıllar bu Beyt’i böylece tavaf ettik! » Onların bu sözlerini duyunca misal âleminden olduklarını hatırlıyarak yanlarına yaklaştım. Onlardan bi­ri benim bu hatırlayışıma uygun bir bakışla bana teveccüh etti ve: «Ben senin dedelerinden biriyim! » dedi. Ben, ona ölümünün üzerinden kaç yıl geçtiğini sordum. «Kırk bin seneden fazla! » diye cevap verdi. Hayretler içinde kaldım ve: «Nasıl olur? Âdem babamızdan Peygamberimizʹe (A. S. ) kadar yedi bin yıl bile olmadı» dedim. O, «Hangi Âdemden bahsediyor­sun? Senin bahsettiğin âdem son yedi bin yılın başında gelen âdemdir! » dedi. Bunun üzerine hatırıma Cenâb-ı Peygamber (A. S. )ın şu hadîsleri geldi: «Allah Teâlâ şüphesiz ki Âdemʹden önce yüzbin âdem yaratmıştır. »

Şeyh Muhyiddîn (K. S. ) büyük bir ilim adamıdır. Çok değerli eserler vermiştir. İlmine fazlına hiç diyeceğimiz yok. Yalnız bütün araştırmaları­mıza rağmen onun naklettiği hadîsin senedini tesbit etmek mümkün ol­madı. Eski ve yeni birçok tefsirlerin hiç birinde böyle bir hadîse rastlıyamadık.

Muhyiddîn bin Arabî (K. S. )nın bu mükâşefesi İmam-ı Rabbânî Ahmed Farukî (İkinci bin yılın müceddidi) Hazretlerinden sorulduğunda şu ceva­bı vermiş: «Allahʹın inâyetiyle bu meselede ben fakire zâhir olan şudur ki: Hz. Âdemʹden önce gelip geçen âdemler Misal Âleminde vücud bul­muşlar, şahadet âleminde değil... Şahadet âleminde var olan ve yeryü­zünde halîfe kılınan, meleklerin secdesine nâil olan, beşerin ilk babası Hazret-i Âdemʹdir. Başka âdem yoktur.

Bunun tahliline gelince: Âdem (A. S. ) câmi’ bir sıfat üzere yaratılmış­tı. Onun birçok latâif ve vasıfları vardır. Şahsıyla vücud bulmadan önce onun bu latâif (= cisimle ilgili olmayıp ruhla ilgili olan vasıflar) veya ni­teliklerinden biri her vakit mevcud olma istiʹdadındaydı. Yeryüzünde şah­sen mevcud olmadan önce Misal Âleminde onun yüzbin defʹa temsîli ve­rilmiştir. İbn Arabî (K. S. ) bu temsîllerden bahsetmiş olsa gerek. Yoksa ben Misal Âleminʹe dikkatle baktım, aradım taradım Hazret-i Âdemʹden başka âdem göremedim. Hem Âdem hakkındaki bütün âyet ve hadîsler tek bir âdemden bahseder ve ona «Ebüʹl-beşer» der. »

Abdulazîz Debbâğ (K. S. ) ve belli başlı birçok ilim adamları da ayni kanaattedirler.

TAHLİLLER

Melekler, lâtif ve nûrânî varlıklardır. Muhtelif şekillere girme özelli­ğinde yaratılmışlardır. Genel olarak iki kısma ayrılırlar: 1 - Mârifet-i Hak’da istiğrak hâlinde olan melekler. Bunlar mâ-sivayle meşgul olmazlar. Gece gündüz durmadan, dinlenmeden tesbih ederler. (Enbiya sûresi: 20.) Bunlara «İlliyyûn-Mukarribûn» adı verilir. 2 - Allah’ın ezelî ilmiyle sâbit olan, kalemle son ifâdesini bulan İlâ­hî buyrukları gökten yere indiren melekler. Bunlara «Müdebbirûn» denilir. Emrolundukları şeylerde Allahʹa aslâ isyân etmezler. Ayrıca cümlede zarfiyet ifade eden ardarda iki «fiha» kullanılmasının sebebi; birincisi âdemoğlunun yeryüzüne nüfuz edip orayı bayındır hâle getireceğine, İkincisi, kanlar dökerek orayı ifsad edeceğine işârettir.

Tesbîh ile takdîs arasındaki mânâ farkı: Tesbîh; şirk, acz ve noksan­lıktan tenzîhe delâlet eder. İkincisi yani takdîs, infial duyup boyun eğmek­ten, fiili kabullenmekten beri olmaya ve zatında, sıfatında birkaçlıktan tenzîhe delâlet eder.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Cenâb-ı Hakk meleklerine yeryüzünde kendi buyruklarını uygulaya­cak bir halîfe yaratacağını bildirdikten ve onların bu husustaki açıkla­mada bulunma isteğiyle ilgili sorularını cevaplandırdıktan sonra, halîfe olacak zâtın özelliğini, sair mahlûkata olan üstünlüğünü isbat etmeyi ve bu isbatı meleklere takrir etmeyi, meleklerin tereddüdüne mahal bulun­madığını, daha doğrusu Âdemʹin birçok İlâhî esrar ve lütuflara lâyık bir evsafta yaratıldığını ve nihayet ona verilen ilim rütbesinin bütün rütbelerden yüksek olduğunu beyânla (Ve alleme âdemel esmâe) âyetini indirdi.