MEÂLİ:
3- Ölü (hayvan), kan, domuz eti, Allahʹtan başkası adına boğazlanan; -yetişip şartına uygun boğazladığınız müstesnâ- boğulmuş, (bir cisimle) vurularak öldürülmüş, yüksekçe bir yerden yuvarlanıp ölmüş, süsülerek ölmüş, canavar tarafından parçalanarak ölmüş; dikili taşlar (putlar) üzerinde boğazlanan hayvan ve bir de, fal okları, kumar zarlarıyla kısmet aramanız size haram kılınmıştır.
Bütün bunlar (Allah ve din) yolundan çıkıştır.
Bugün kâfirler sizin dininizden (onun nurunu söndürmekten) ümitlerini kesmişlerdir. Artık onlardan korkmayın, benden korkun.
Bugün size dininizi kemâle erdirdim, nimetimi üzerinize tamamladım. Sizin için din olarak İslâmʹı beğendim.
Kim açlıktan bunalıp çaresiz hale gelir, -günaha istek gösterip eğilmeksizin- onlardan yemek zorunda kalırsa, şüphesiz ki Allah çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
İLGİLİ HADÎSLER
«Bize iki ölü ve iki kan helâl kılındı: Balık ve çekirge, ciğer ve dalak. » (İbn Mâce - İbn Asâkir: İbn Ömer (R. A. )dan. Sahihtir.)
«Deniz suyu temiz ve temizleyicidir; ölüsü de helâldır. » (Ebu Dâvud - Tirmizî - Nesâî - İbn Mâce: Ebu Hüreyre (R. A. )den)
«Suda boğulmuş yaralı bir hayvana rastlarsan ondan yeme. Çünkü su mu onu öldürmüş, senin attığın ok mu? bilemezsin. » (Sahih-i Müslim)
Kudsî Hadîs:
«Bu öyle bir dindir ki, onu kendime seçip beğendim. Artık bu dine ancak cömertlik ve güzel ahlâk yaraşır. Siz sahip olduğunuz ölçüde bu ikisiyle dinimize ikrâmda bulunun. » (Beğavî: Câbir (R. A. )den)
Ebû Tufaylʹden yapılan rivâyette diyor ki:
«Adem Peygamber yeryüzüne inince, şu dört şeyin haram kılındığı hükmüyle gelmiştir: Ölü hayvan, kan, domuz eti ve Allahʹtan başkası adına boğazlanan. Bu dört şey hiçbir Şeriâtte helâl sayılmamıştır. » (İbn Ebî Hâtim)
Tarık bin Şihâb (R. A. ) anlatıyor:
Yahudîlerden bir adam, ikinci halîfe Ömerʹe (R. A. ) gelip dedi ki:
- Ey müʹminlerin emiri! Kitabınızda okuyup durduğunuz bir âyet vardır; eğer o biz Yahudîlere inmiş olsaydı, o günü bayram edinirdik.
Hz. Ömer (R. A. ) sordu:
- O hangi âyettir?
Cevap verdi:
- «Bugün size dininizi kemâle erdirdim » meâlindeki âyettir.
Bunun üzerine Hz. Ömer (R. A. ) ona:
- Ben bu âyetin indiği günü, indiği yeri bilirim; Resûlüllâh (A. S. ) Arafat’ta bulunuyordu. Günlerden de cuma idi. (Tirmizî: İbn Abbas (R. A. )dan / Hadisün hasenün garibün.)
Diğer bir rivâyet de şöyledir:
Bu âyet indiğinde Hz. Ömer (R. A. ) ağladı. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ona: «Seni ağlatan nedir? » diye sorunca, Ömer (R. A. ) dedi ki: «Şimdiye kadar hep dinimizin noksan tarafları kısım kısım inip tamamlanıyor, yani her geçen gün fazlalık içinde bulunuyordu. Şimdi ise kemâle erdirildi. Bir şey tamam olunca noksanlık başlar; işte beni ağlatan budur.. »
Allah Resûlü duygulandı ve:
- «Doğru söyledin ya Ömer! » buyurdu.
Evet, bu âyet Peygamber (A. S. ) Efendimizin vefatının yaklaştığını haber veriyordu. Din tamamlanınca Onun da görevi bitmiş sayılırdı. Cidden bu âyetin inişinden seksen bir gün veya seksen küsür gün sonra Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz vefat etmiştir.
YASAKLANAN ONBİR ŞEY
«Size ölü (hayvan), kan, domuz eti... haram kılınmıştır. »
Kur’ân’da bu âyetle 11 şeyin müʹminlere haram kılındığı açıklanıyor. Tahrîmʹin yani sözü edilen şeylerin haram kılınıp yasaklanmasının sebepleri aynı değildir. Bir kısmının nedeni koruyucu hekimlikle ilgilidir, bir kısmının ruhumuzun yüceliğiyle, bir kısmının da Tevhîd akidesinin zedelenmemesiyle alâkalıdır. Bir sıralama yapacak olursak: Sekizinin sağlığımızla, birinin Tevhîd Akidesiyle, ikisinin ruhumuzun yüceliği ve yaratılışımızdaki mükerremlikle ilgili bulunduğunu görürüz.
Âyette hayvan eti konusuna ağırlık getirilmesinin nedeni ise açıktır: Et, bedenimizin yapıtaşı kabul edilir. Protein şeklinde alınması gerekli olan azotlu organik maddeleri içerir. Bu bakımdan et ve sütün beslenmede özel bir yeri vardır. Hatta bazı ilim adamlarına göre, çok et yiyen insan ırkları, az et yiyenlere oranla daha sağlıklı ve güçlüdür; hem de diğerlerine hâkim ve onlardan bazı yönleriyle üstündürler. Bunun için Allah Resûlü Hz. Muhammed (A. S. ) bir hadîslerinde, «Katıkların başı ettir.. » buyurmuştur. (Ebû Nuaym - İbn Hibbân: Büreyde (R. A. )dan. Süyûti, bu hadisin zayıf olduğunu söylemiştir.)
Ayrıca burada hayvancılığa önem verilmesine; aynı zamanda herkesin kendi davarlarına sahip çıkıp onların başıboş bırakılmamasına işâretler vardır. Hayvanların her bakımdan korunması hususunda İslâm’ın koymuş olduğu daha birçok prensipler vardır ki, bunların hepsini buraya nakletmemize kitabımızın hacmi müsait değildir.
AÇIKLAMA
Sözü edilen onbir şeyin haram kılınmasının kısaca sebepleri üzerinde durmamızda yarar vardır. Gerçi Bakara Sûresi 173. âyetin tefsirinde bunlardan bir kısmının açıklanması yapılmış, gerekli malzeme toplanıp sunulmuştur. Ama yine de ayrı yönlerini bulup kısa bir açıklamada bulunmamız Kur’ânʹın metoduna daha çok uygun düşer:
1. Ölü hayvan..
Normal şer’î boğazlama yapılmaksızın bir hastalık ya da benzeri bir sebeple ölen hayvanın yenilmesi kesinlikle haramdır. Bunun hikmetini şöyle özetliyebiliriz:
a) Güzel bir nîmet ölçü ve anlamında insanlara sunulan bir canlıyı, onu yaratanın ve nîmet olarak sunanın damgasını görüp Oʹnun ismiyle boğazlamak kadar tabii ne olabilir? Bir kahvenin kırk yıllık hatırı var da, bunca nîmetleri sunan Yüce Yaratan’ın hatırı yok mudur? Nefs ve madde bizimle Allah arasında bir perdedir. Nefsin arzusunu yerine getirirken Besmele çekmek suretiyle bu perdeyi aralarız. O zaman Cenâb-ı Hak kulunun hamd ve şükrünü hem kabul eder, hem nîmetini artırır. Besmele çekmeden bir hayvan boğazlamamız, sultanın koruluğuna izinsiz ayak basmamız demektir. Ayni zamanda Allah ile aramızdaki madde perdesini daha da artırıp kalınlaştırmaya yol açar.
b) Ölen bir hayvanın kanı dışarı akmadığı için kısa zamanda kokuşmasına sebep olur. Bir takım zararlı bakterilerin oluşmasını hızlandırır. Bu da insan sağlığı için çok tehlikelidir.
c) Ölmüş bir hayvan eti, ruhumuzun yüceliğine ters düşer. Şer’î boğazlama ve kesilirken Besmele ruha kuvvet, cilâ ve gıda verir.
Gayr-i müslim ülkelerde hayvan kesimiyle ilgili uygulanan yöntemler şer’î bakımdan yeterli midir? Bu sorunun cevabını, onların uygulama yöntemlerini belirttikten sonra vermemiz daha uygun olur. Örneğin, Hollandaʹda hayvan önce sersemletiliyor, sonra kesiliyor. Onlar bu şekil bir kesimi İnsanî duygulardan ve et kalitesini iyileştirmeden kaynaklandığını iddia ediyorlar.
Yöntemleri ise, şöyledir:
a) Elektronarkoz
b) Gaz anestezisi
c) Özel bir tabanca ile sersemletme..
Elektronarkoz için asgari 125 amperlik (50 hz. ) bir elektrik akımıyla hayvanı sersemletmek yeterlidir. Diğer iki yöntemle de aynı sonucu elde etmek mümkün. Ama her üç durumda da kesilen hayvanın kanı akıp etrafa yayılmaz, çoğu etin içinde kalır. O yüzden, soğuk hava depolarına konulmadığı takdirde iki gün içinde et kokuşmaya başlar. Soğuk hava depolarında da böyle bir eti uzun süre tutmak mümkün değildir.
İşte daha çok Batı ülkelerinde uygulanan bu üç yöntemle kesilen hayvan, şer’î boğazlama usûl ve esasına uymamaktadır. O bakımdan mahzurludur. Ancak az bir sersemletmeden sonra şer’î şekilde kesilip kanı iyice dışarı akan hayvanların etinden yemekte bir sakınca yoktur; şu şartla ki, o hayvanı kitap ehlinden biri kesmiş olsun. Kitap ehli olmayan bir gayr-i müslim, hayvanı isterse şer’î şekilde kesmiş olsun, eti haramdır yenilmez.
2. Kan.
Kur’ân’da kesinlikle haram kılınan «dem-i mesfuh = akıtılmış kan» dır. Bu bakımdan hayvan şer’î biçimde boğazlandıktan sonra etin içinde akmayıp kalan kan helaldir. Çünkü etin tamamını kandan tecrid etmek mümkün değildir. Hem o kadar kanın bir zararı da yoktur. Ciğer ve dalak birer kan limanı olmakla beraber helâl kılınmıştır. Çünkü bu ikisinin gıda olarak insanlara yararı kesindir.
Haram kılınmasının bazı sebepleri:
a) Kan çabuk kokuşan bir sıvıdır. Mikropların üremesi için hazır bir vasattır.
b) Pıhtılaştıktan sonra ateş ile temas kurunca tiksindirici bir koku neşreder.
c) Kanın hazmı oldukça zordur.
3. Domuz eti.
Bakara sûresinde sıraladığımız sebeplerden başka bir de son birkaç yıl içinde yapılan ciddi araştırmalarla domuz eti için SUTOKSİN - ZEHİR teşhisi konmuştur.
Bu konuda yetkili ilim adamlarından Alman Dr. Hans Heinrich RECKEWEGʹin domuz eti araştırması hakkındaki konferansı çok dikkat çekicidir. Adı geçen ilim adamı domuz eti hakkındaki araştırmalarını şu dokuz maddede toplamıştır:
1. Domuz eti anormal derecede yağlıdır ve bu yağ hücrelerinin içinde bulunur. Bundan dolayı «yağsız» gibi görüneni bile çok yağlıdır. O kadar ki, kendi yağıyla kızartılabilir.
2. Yağ daima kolesterinle birlikte bulunur. Kolesterin ise, arteroskleroz ve hipertansiyonu meydana getiren faktörlerden biridir.
3. Domuz etinin asıl tehlikesi, kükürt bakımından zengin sümüksü karekterli bağ dokusu maddelerinden ve mikropolisenik asitlerden ileri gelmektedir. Bunların sinirlere, kaslara ve kıkırdaklara oturması romatizma, artrit, artroz, intervertebal disk hernisi (fıtığı) gibi hastalıklara sebep olmaktadır. Çünkü kükürt bu doku ve organların dayanıklılığını azaltır.
Vücuda transplante edilen doku ve organların yakılma ürünleri, orada biyolojik bakımdan ait oldukları yerlere göç eder ve toplanırlar. Buna istinaden bol miktarda domuz sütü, yağı yemiş olanlarda tipik boyun yağlanması ve deride buna bağlı lekeler; domuz karın yağı yiyenlerde ise göbeklenme tesbit edilmiştir.
4. Büyüme hormonunun önemi: Domuz eti, iltihaplanmaların ve doku şişmelerinin de sebebi olan büyüme hormonu bakımından fevkalâde zengindir. Bu hormonun fazlalığı insanlarda «Akromegali», «Adipositas» ve aşırı şişmanlığa yol açar. Bilhassa kansere istiʹdatlı olma hali de buradan kaynaklanır.
5. Domuz etinde bulunan HİSTAMİN maddesi ve İMİDAZOL cisimcikleri kaşıntı hissini uyandırır, iltihaplanmaları artırır. Böylece ürtiker gibi döküntülü, egzama, dermatu, nörodermit gibi iltihabî deri hastalıklarına ve diğer dermatozlara zemin hazırlar. Ayrıca kan çibanı, şirpençe, apandisit, safrayolları hastalıkları, flebit, kadınların beyaz akıntısını, abse veglegmenlerin meydana gelmesini kolaylaştırır.
6. Domuz etinde mahiyeti henüz tam olarak bilinmeyen kanser yapıcı canlı unsurlar da vardır. Ayni zamanda domuz eti bunların çoğalmasını sağlayan maddeler bakımından da fevkalâde zengindir. Ayrıca domuz etinin damarında önemli bir kanserojen madde olan «BENZPİREN»in bulunduğu bilinmektedir.
7. Domuz etinde bulunan çok önemli bir toksik faktör de grip virüsüdür. Londra Virüs Araştırmaları Enstitüsünden Prof. Shopeʹa göre, bu virüs domuzun akciğerinde bulunur. Ve dolayısiyle insanlara da geçerek akciğerin bağ dokularına yerleşir. Burada latent (inaktif) safhayı geçirmek, vücutta vitaminin az, güneşin az ve üşütmelerin çok olduğu ilkbahar mevsimini beklemek ve üretmek için müsait ortamı bulmak üzere kalır. Bunu, salgınların alevlenmesi takip eder. Bu alevlenme, grip virüsünün damlacık infeksiyonu yoluyla değil, doğrudan doğruya domuz eti ve mamullerinin yenilmesi suretiyle alınmasından olur.
Skrofuloz (Domuz Hastalığı):
8. Bunlar arasında bilhassa çocuklarda görülen ve kronik iltihabî gudde şişmeleriyle karekteristik olan, neticede guddelerin çürümesine ve fistül teşekkülüne yol açan skrofuloz kayda şayandır. Bu hastalığın seyri esnasında, bilhassa boğaz nahiyesinde «gudde paketleri» meydana gelir. Bu yüzden hasta çocuk âdeta domuza benzer.
Ulcus cruris (Bacak Ülseri):
9. Domuz paçası yiyenlerde ayağa yakın ülserler halinde ve sık görülür. II. Dünya Harbi esnasında Mareşal ROMMEL komutasında Kuzey Afrika harekâtına katılan Alman askerleri arasında gittikçe sık görülen bu hastalık, hiç bir tedavi usulü ve tedbirle önlenemeyince, askerlerin beslenme tarzından ileri gelebileceği düşünülmüş, Müslüman yerli halkın bundan muztarip olmadığı da dikkate alınarak ordunun iaşesi domuzsuz olarak yeniden tanzim edilmiş. Bunun üzerine Ulcus Cruris derdi kısa zamanda azalmış ve yok olmuştur.
Ve Ulcus crurist-artrit, astroz, urtiker, kan çibanı, apandisit, flibit, şirpençe, grip ve kanser gibi hastalıklara kolaylıkla yakalanmak istiyorsanız domuz eti yiyiniz! » (Alman ilim adamı Dr. Hans Heinrich RECKEWEG’in bu önemli konferansını Çapa Tıp Fakültesi Pataloji Kürsüsü Asistanı Dr. Ömer Fahrettin terceme etmiştir.)
İslâm 1400 yıl önce kesinlikle domuz etini haram kılmış ve onun murdar olduğunu açıklamıştır. Bugüne kadar İlmî araştırmalar adım adım Kurʹânʹın bu kesin emrini doğrulamaya yönelik mesafe katʹederek yukarıda belirttiğimiz önemli buluşunu ortaya koymuştur. O halde ilim ilerledikçe ve gerçekleri bulup çıkardıkça Kurʹân’la birleşir ve ancak onu tasdik edebilir. Gönül isterki bu tür araştırma ve tesbitler İslâm ülkelerinde de yapılsın..
4. Allah’tan başkası adına boğazlanan hayvan.
Tasavvufçuların Nefs-i Natıka dedikleri İNSANÎ RUH Allah’ın emrinden gelme büyük bir güç ve hayattır. Yüce âlemden inmedir. Allahʹın kudretinin sonsuzluğunu yansıtır. Allah ismiyle gıdalanır; Oʹnu anmakla huzura kavuşur ve Ona ibâdet etmekle yatışır. Bunun için Sevgili Peygamberimiz (A. S. ) Efendimiz hayırlı bir işe başlarken, yemek yemeye hazırlanırken, su içerken mutlaka BİSMİLLAH der ve ashabına bunu tavsiye ederdi. Nefsi, yani hayvanî nefsi doyururken, onun arzusunu yerine getirirken İnsanî ruhu ihmal etmek, iç yapımızda büyük bir dengesizlik doğurur. Bu bakımdan Allah ismini anarak, yani BESMELE çekerek başlamak, ruhun arzuladığı gıdayı sağlar.
Onun için Allahʹtan başkası adına boğazlanan hayvanda ruha gıda yok, azâp vardır. İnsana kudsiyet ve feyiz kapılarını kapar; Allah ile aramızdaki perdenin daha kesif bir hal almasına sebep olur. O sebeple Allah ve Peygamberi, Allah’tan başkası adına kesilen hayvanın haram olduğunu açıklamışlardır. Hem bunda Allaha ortak koşma anlamı da mevcuttur. Her şeyde Allahʹın damgası vardır; o damgayı görerek o şeyden yararlanmak gerekir.
5-9. Boğularak, cisimle vurularak, bir yerden yuvarlanarak, süsülerek ve canavar tarafından parçalanarak ölen hayvanların eti de kesinlikle haramdır. Meğer ki bunlar henüz ölmeden yetişilip şer’î biçimde boğazlanmış olsunlar, o takdirde helâl sayılırlar. Bunların haram kılınmasındaki hikmet, ölü hayvanla ilgili hikmetin aynıdır.
Semavî dinlerin hemen hepsi bu sayılan şeyleri haram kılmıştır. Tevratʹta bunlarla ilgili belgeler hâlen mevcuttur. İncil daha çok değişikliğe uğratıldığından sadece murdar ruhların domuzlara gireceğini belirtirken bu hayvanın murdar olduğuna işarette bulunmuştur.
Tevrat’ta kan ve domuz etinin haram olduğundan söz edilirken, kendiliğinden ölen hayvanların haram olduğuna da yer verilmiş ve bu konu birkaç yerde açıklanmıştır:
«Ve kendiliğinden ölen yahut parçalanmış olan hayvanın yağı başka bir iş için kullanılabilir, fakat onu hiç yemiyeceksiniz. » (Levililer: 7/22-26)
«Bütün meskenlerinizde, kuşun olsun, hayvanın olsun hiç bir çeşit KAN yemiyeceksiniz. Ne kanı olursa olsun, bir adam KAN yerse, Can Kavminden sayılacaktır. » (Levililer: 7/27)
«Ancak RABDEN başka bir ilâha kurban kesen helâk edilecektir. » (Çıkış: 22/20)
«Ve DOMUZU yemiyeceksiniz. Çünkü çatal ve yarık tırnaklıdır, fakat geviş getirmez. O size murdardır. Onların etinden yemiyeceksiniz ve leşlerine dokunmayacaksınız, onlar size murdardırlar. » (Levililer: 11/7-8)
MÜʹMİNLERİN GÜÇLENMESİ KÂFİRLERİN UMUDUNU KIRAR
«Bugün kâfirler sizin dininizden ümitlerini kesmişlerdir... »
İmân en kısa ve özlü tarifiyle, Allahʹa inanıp Onu, sıfatlarıyla, hükümleriyle, fiilleriyle bilmekten ve hepsini bir bütünlük içinde kabul etmekten ibârettir. Bu nedenle, «Ey imân edenler! » hitabıyla başlanılmış ve hemen sonra İlâhî hükümler sıralanmıştır. Çünkü imânın bütün açıklığıyla kendini gösterebilmesi, ilâhî buyruklara uymakla gerçekleşir. Tabii bunun için de Kurʹân bilgisine, Sünnet kültürüne ihtiyaç vardır. Müʹminlerin temelde güçlenmesinin şartı bu noktada kendini gösterir. Aksi halde sokakta, çarşı ve pazarda, mahalle arasında edinilen dindarlık yeterli değildir. O sadece ferde ibâdet ruhunu kısmen aşılar. Sağlam köklü, ilme dayalı bir İslâm kültürü vermez. Günümüzdeki müslümanların bir kısmı, dindarlığın böylesine sığ bir kademesinde bulunuyorlar. Güçsüzlük, perişanlık ve Kur’ân bilgilerinden yoksunluğunun onları, gemilerinin batmayacağı sınıra götürmesi çok zordur.
İşte müʹminler kendilerini derleyip toplayarak Kurʹân ilimlerinin kafa ve gönülleri aydınlatan, ruhlara hayat veren düzeyine getirdikleri dindarlığı bir fantezi olarak değil, insan için kaçınılmaz ihtiyaç bulunduğunun idrâki içinde zevkine erişerek benimsedikleri gün, İslâm’ın hayat damarları çalışır hale gelir ve bu hakikat karşısında kâfirlerin ümidi kırılır. Çünkü artık İslâm fert ve âilenin, toplum ve ülkenin yücelme mayası haline getirilmiştir.
Ve işte o zaman rahatlıkla denilebilir ki, ortada bir din, onun işler durumda esas ve prensipleri, toplum hayatında belirgin düzeni ve tesiri vardır.
Kâfirlerin en çok korktuğu sonuç, bu tesir ve düzenin işler durumda olmasıdır.
Asr-ı Saadette 23 yıllık Allah yolunda şuurlu bir mücadelenin göz kamaştırıcı parlak güneşi Arap Yarımadasını aydınlatınca, kâfirlerin umutları kırılmış, plân ve entrikaları suya düşmüş, alt edemiyecekleri kutsal bir gücün önünde baş eğmekten başka çarelerinin kalmadığını geç de olsa anlayabilmişlerdi.
Kur’ân İlâhî metoduyla sergilediği bu muhteşem tabloyla Müslümanları uyarmakta; küfür ehlini alt etmenin yol ve yöntemini ana hatlarıyla gözler önüne sermektedir. Asırlardır gayr-i müslimler bütün imkân ve enerjilerini kullanarak Müslümanların sözü edilen düzeye gelmemesi için çalışmışlardır. Birçok metotlara baş vurmuşlar, sonunda kültür emperyalizmini gerçekleştirip Müslümanların zekâ ve enerjisini başka kanala çevirmeye muvaffak olmuşlardır.
İmândan sonra İlâhî buyrukların kusursuz uygulanması elbetteki yabancı kültür istilasını da önlemeye yöneliktir. Çünkü Kur’ân kültürü, Müslümanın en büyük dayanağı ve ilham kaynağıdır. Yabancı kültür ve ideolojinin karşısında en sağlam set de hiç şüphesiz ki bu kültürdür.
Mâide sûresinin ilk üç âyetinde bu hakikatleri duyurma ve müʹminleri şuurlandırma hikmet ve proğramı yer almaktadır. Çünkü son din bütün esas ve prensipleriyle tamamlanıp son şeklini almıştır. Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimiz en son görevini yapma huzuru içinde dünyaya vedaʹ etmiştir. Noksan kalan bir cihet yoktur. Ana fikirler, genel kaideler, insan haklarıyla ilgili hüküm ve tavsiyeler, aile ve toplum düzeniyle alâkalı beyanlar, milletleri sevk ve idâre metodları, devletler arası münasebetlerin ölçü ve anlamları kusursuz biçimde inmiş ve açıklanmıştır. Böylece Allahʹın mü’minlere olan nîmeti tamamlanmış, din olarak İslâm, dinler zincirinin son halkasını oluşturmuş ve onunla kemâlini bulmuş, Allah da bu dini (müʹminlerden yana) seçip beğenmiştir.
10. Dikili taşlar üzerinde boğazlanan hayvanlar
«Dikili taşlar (putlar) üzerinde boğazlanan (hayvanlar). »
İslâm ve Onun kitabı Kur’ân, kudsiyeti yalnız Allahʹa ircâ’ etmiş; Ona ortaklık kokusu taşıyan bütün inanç, örf ve geleneklerin karşısına çıkmış, tapılmaya ancak Allahʹın lâyık bulunduğunu, sonradan yaratılanlardan herhangi birini ilâhlaştırmanın katıksız küfür olduğunu ilân etmiştir. Bu bakımdan Allahʹın mülkünde, Oʹnun sunduğu (eti yenen) hayvanların birer güzel nîmet bulunduğunu düşünerek bu nîmete ancak onu yaratan ve insanlara sunan kudretin ismiyle dokunulabileceğini emretmiş, başkası adına kesilen hayvanın ve kurbanın haram olup yenilmiyeceğini, böyle yapanın küfre kadar gittiğini açıklamıştır.
NÜSUB
İbn Faris ve benzeri lûgatçilere göre, Kâbe ve diğer kutsal sayılan yerlerde dikilen taşlara verilen isimdir. Putperest Araplar belli günlerde bu taşlara bir bakıma ibâdet eder ve onlar adına boğazladıkları hayvanların kanını belli yerlere serperlerdi. Nitekim kuyuların etrafına dikilen taşlara da NASÂİB denilir. Kelime olarak çoğuldur, tekili NİSAB gelir; himar ve humur gibi; veya NÜSUB tekildir, çoğulu ANSÂB gelir.
Kâbe çevresinde bu anlamda dikilen taşların 360 kadar olduğu söylenir.
Mücahidʹe göre de bunlar, üzerlerinde kurban kesilen, Kâbe etrafındaki belli yerlere tesbit edilen birtakım dikili taşlardır. İbn Cüreyc diyor ki: Araplar Mekkeʹde kurbanları kestikten sonra kanı Kâbeʹye doğru serperler, etleri de dikili taşlar üzerine korlardı. İslâm gelince, Müslümanlar, «Biz herkesten daha çok böyle yapıp Kâbeʹye saygı göstermeğe lâyıkız» dediler. Bunun üzerine «Boğazlanan bu hayvanların ne etleri, ne de kanları Allahʹa ulaşacaktır. Allahʹa ulaşacak olan ancak sizin Allah için takva sınırları içinde yaptığınız amel ve ibâdetlerdir. » meâlindeki Hac sûresi 37. âyet ile yukarıdaki konumuzla ilgili âyet inmiştir.
Sözü edilen dikili taşların düz olanına da, şekillendirilmiş olanına da NÜSÛB veya ANSÂB denildiği anlaşılıyor.
Allah’a yakınlık ifade eden Kurban ve adak hayvan, sadece Allah’ın hoşnutluğuna erişmek için boğazlanır. Cahiliye devrinde dikili taşlar ve putlar üzerinde boğazlamak ne ise, bugün türbe ve yatırlara götürüp onlar adına boğazlamak aynı şeydir; hükümde birleşirler. Çünkü putperest Arapların bir kısmı Allah’ı az-çok bilir, putların kendileriyle Allah arasında aracı olduklarına ve yaklaştırıcı bulunduklarına inanırlardı. Yatır ve türbelere gidip hayvan boğazlayanlar da aynı niyeti ve inancı taşımıyorlar mı?
Kurʹân Allahʹa yakınlık konusunda kesilen hayvanların, yapılan ibâdet ve taatin ölçü ve anlamını bu tarihî olayı misal vererek açıklıyor.
11. Fal okları ve kumar zarları
«... Fal okları, kumar zarlarıyla kısmet aramanız size haram kılınmıştır. »
EZLÂM, bir çeşit kumar zarları veya fal oklarıdır. Tekili, z e I e m ve z ü I e m ’dir. Bu deyim hakkında farklı yorum ve tesbitler vardır:
a) Yukarıda belirttiğimiz gibi, bir çeşit kumar zarlarıdır.
b) Tabiînden Saîd bin Cübeyrʹe göre, Ezlâm, fal atmak, kumar oynamak için hazırlanmış küçük beyaz taşlardır.
c) İbn Cerîr Taberî diyor ki: «Süfyân bin Vekiʹ bize bunun SATRANÇ taşları olduğunu söyledi. »
d) Ezlâm ister fal okları, ister kumar zarları veya satranç taşları olsun, Araplar bunlardan üç tanesini alıp bir torbaya yerleştirir; birisinin üzerinde «yap! » veya «başla! », İkincisinin üzerinde «yapma» veya «başlama! » yazılı olurdu; üçüncüsünün üzerinde hiçbir şey yazılı olmazdı. Her biri elini atıp torbadan bir tanesini çeker ve ona göre karar verip amel ederdi. Onlar buna İSTİKSAN derlerdi. Çünkü bu tür fallarla kısmet ararlardı.
Cahiliye devrindeki insanlar günlük hayatlarına fal okları veya kumar zarlarıyla yön vermeye inanırlardı. Bugünün insanı ise, kahve falına, medyumların seanslarında aldıkları mesajlara, cinlerden haber veren cinci sapıklara inanırlar. Aralarında hüküm bakımından fark yok, şekil ve kültür bakımından ayrıdırlar.
Kur’ân sözü edilen bu ve benzeri hurafeleri haram kılarken Cahiliye devrinden bir misal verip bizleri irşat ediyor.
AÇLIKTAN BUNALMAK
«Kim açlıktan bunalıp çaresiz hale gelir, -günaha istek gösterip eğilmeksizin- onlardan yemek zorunda kalırsa... »
İslâm helâl ve haram sınırlarını belirledikten sonra zarurî durumları da dikkate almış ve bunu ölmeyecek kadar bir sınırla sınırlamıştır. Yani harama cevâz hususunda ölüm ve hastalık tehlikesini sebep kabul etmiş, ondan yemeyi de ölmeyecek kadarla sınırlamıştır. Çünkü zarûret miktarını aşmak, harama meyletmek demektir. Zarûret miktarını korumak ise, hayatı tehlikeden kurtarmaya yöneliktir. Bu sebeple geçici olarak haram nesne mubah sayılmıştır. Çünkü Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurmuştur:
«Şüphesiz ki Allah günaha gidilmesinden nasıl hoşlanmazsa, ruhsatına gidilmesini öylece sever. » (İbn Hibbân: İbn Ömer (R. A. )dan)
Bu konuda henüz zarûretin ölçü ve sınırını bilmiyen Ashab-ı Kirâm, Peygamber (A. S. ) Efendimize soruyorlar:
- Ey Allah’ın Peygamberi! Bir arazide bulunduğumuzda aç kalırsak, ne zaman ölü hayvan yememiz bize helâl olur?
Onlara şu cevabı veriyor:
- Sabahleyin ve akşamleyin yiyecek bir şey bulamaz, açlığınızı giderecek baklagiller (yeşillik ve sebze gibi şeyler)den de bir şey bulamazsanız, o takdirde ölü hayvandan (ölmeyecek kadar) yiyebilirsiniz. » (Ahmed bin Hanbel: Ebû Vâkid el-Leysî’den isnad-i sahih ile)
İlgili âyet ve hadîslerin ışığı altında müctehit imamlar bu konuda şu genel kaideyi koymuşlardır:
«Zarûretler memnu’ olan şeyleri mubah kılar. »
«Zarûretler kendi miktarlarınca takdir olunur. »
Bu Konuda Mezheplerin Görüşü:
Boğularak, bir cisimle vurularak ve dövülerek, yuvarlanarak, süsülerek, canavar tarafından parçalanarak ölmek üzere olan hayvanı boğazlamak, etini helâl kılar mı?
a) Hanefî ve Şafiî mezheplerine göre, bu durumlardan birinde ölmek üzere bulunan hayvanda hayat belirtileri görülürse, boğazlanması câizdir ve eti helâl olur. Hayat belirtileri, kuyruğunu oynatması, ayağını hareket ettirmesi, çırpınıp tepinmesi, başını az da olsa kaldırıp hareket göstermesi gibi hallerdir.
b) Mâlikî mezhebine göre, o durumdaki hayvanın öldüğüne zann-ı gaalib hâsıl edilirse, boğazlanmasında bir yarar yoktur. Ama henüz hayat belirtilerinden biri kendini hissettiriyorsa, o takdirde boğazlanması câiz olur.
Bu konuda âyetteki istisnanın muttasıl ve munkati’ olduğu üzerinde farklı görüşler ve hükümler getirilmiştir. Biz muttasıl olduğunu dikkate alarak terceme ve yorumda bulunduk.
Şerʹî boğazlama nasıl, ne ile yapılır? İleride buna geniş yer verilecektir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetle mü’minlere haram kılınan onbir madde sıralandıktan sonra imânla amel arasındaki köprünün sağlam ölçü ve anlamda ayakta tutulmasının lüzumuna işâret edildi.
Bu şuurla gelişip güçlenen İslâm ehlinin, kâfirlerin öteden beri besledikleri ümitlerini kırdığına dikkatler çekildi. Sonra Allah’ın mü’minlere olan lütuf ve inâyetiyle dinin kemâle erdiği, noksanlık kalmadığı, İlâhî nîmetin mü’minlerden yana tamamlandığı açıklandı.
Aşağıdaki âyetle, yine imânın açık belirtilerinden birkaçı sayılan bazı helâl ve temiz şeyler açıklanıyor. Allahʹın mülkünde, O’nun nîmetini yerken O’nun adının anılması emrediliyor. Nîmete karşı şükrün bir ucunun buna dayandığına işâretle dikkatler çekiliyor.