İbrahim Suresi 28-31. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اَلَمْ تَرَ اِلَى الَّذِينَ بَدَّلُوا نِعْمَتَ اللّٰهِ كُفْرًا وَاَحَلُّوا قَوْمَهُمْ دَارَ الْبَوَارِ جَهَنَّمَ يَصْلَوْنَهَا وَبِئْسَ الْقَرَارُ وَجَعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا لِيُضِلُّوا عَنْ سَبِيلِهِ قُلْ تَمَتَّعُوا فَاِنَّ مَصِيرَكُمْ اِلَى النَّارِ قُلْ لِعِبَادِيَ الَّذِينَ اٰمَنُوا يُقِيمُوا الصَّلٰوةَ وَيُنْفِقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِرًّا وَعَلَانِيَةً مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا بَيْعٌ فِيهِ وَلَا خِلَالٌ

29.

(28-29) Allah'ın nimetini küfre değişenleri ve kavimlerini helak yurduna, yaslanacakları cehenneme sürükleyenleri görmedin mi? O, ne kötü duraktır!

Diyanet İşleri

30.

Allah'ın yolundan saptırmak için O'na ortaklar koştular. De ki: "Bir süre daha faydalanın. Çünkü varışınız ateşedir."

31.

İnanan kullarıma söyle, namazı dosdoğru kılsınlar, hiçbir alışveriş ve dostluğun bulunmadığı bir gün gelmeden önce kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda gizlice ve açıktan harcasınlar.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

28-29- Allahʹın nîmetini küfre-nankörlüğe değiştirenleri ve milletlerini de helâk yurduna (sürükleyip) sokanları görmedin mi? Cehennemʹe yas­lanırlar; orası ne kötü karargâh!

30- (Halkı) Allah’ın yolundan saptırmak için Oʹna ortaklar, benzer­ler koştular. De ki: Bir süre keyfinize bakıp yararlanın; elbette varacağınız yer Cehennemʹdir.

31- İmân eden kullarıma de ki: İçinde alım-satım, dostluk bulunma­yan gün gelmeden önce namazı kılsınlar, kendilerine rızık olarak sundu­ğumuz şeylerden gizli-açık (Allah için) harcasınlar.

İLGİLİ RİVÂYETLER

Allah’ın nîmetinden maksat nedir veya ne kasdediliyor? Müfessirleri­miz birkaç yorumda bulunmuşlardır ki, hepsinde de isâbet vardır. Şöyle ki:

a) Hz. Muhammed (A. S. ) ve Ona indirilen Kurʹânʹdır.

b) İnsanların dünya ve âhiretini selâmete erdirecek olan İslâm dinidir.

c) İslâm’ın, esaslarını belirttiği imândır.

Bu nimetleri küfre değişenlere gelince: İlim adamlarının az farklı yo­rum ve tesbitleri söz konusudur. Şöyle ki:

İbn Abbas’a (R. A. ) göre, Mekke kâfirleri kasdedilmiştir. Sonra da yer­yüzünde yaşayan bütün inkârcı azgınlardır. Çünkü Hz. Muhammed (A. S. ) kıyâmet kopuncaya kadar bütün insanlara, milletlere rahmet peygamberi olarak gönderilmiştir.

İbn Ebî Hâtim’e göre, Bedir savaşına katılan Kureyş kabilesinin azgın inkârcıları kasdedilmiştir.

Hz. Ali’ye (R. A. ) göre, Kureyş kabilesinde kümelenen münafıklar kas­dedilmiştir. Nitekim Maʹkalʹın İbn Ebî Hüseyn’den yaptığı rivâyete göre, Hz. Ali (R. A. ) bir gün ayağa kalkıp dedi ki: «İçinizde benden Kur’ânʹla ilgili bir şey soran bir kimse yok mudur? Allah’a yemin ederim ki, bugün Kurʹânʹı benden daha çok bilen bir kimse tanımış olsaydım, denizlerin ötesinde de olsa herhalde ona giderdim! » Bunun üzerine orada hazır bulunanlardan Abdullah b. Küvâ’: «Allahʹın nîmetini küfre değiştirip milletini helâk yurdu­na sürükleyip sokanlar kimlerdir? » diye sordu. Hz. Ali (R. A. ) şu cevabı ver­di: «Onlar Kureyş müşrikleridir. Allah’ın nîmeti olan imân onlara geldi, fa­kat onu beğenmediler, küfrü tercîh ettiler ve böylece kendi kavimlerini he­lâk yurduna sürükleyip soktular. »

Aynı konuyu bir başka zaman Hz. Ali (R. A. ) de değişik bir yorumda bulunarak şöyle açıklamıştır: «Onlar Kureyş kabilesinde iki fâcir ailedir: Umeyye oğulları ile Muğîre oğulları,. Muğîre oğulları Bedir savaşında öl­dürüldüler. Umeyye oğulları ise, hâlâ keyifle yaşamaktadırlar. »

İbn Abbas (R. A. ), Hz. Ömer’e (R. A. ) bu âyetin açıklanması hakkında ricada bulundu. Ömer (R. A. ) de ona şöyle dedi: «Bunlar, Kureyş kabilesin­den iki fâcir ailedir: Benim dayılarım ve senin amcalarındır. Benim dayı­larımı Allah Bedir günü helâk etti. Senin amcalarına ise, Allah bugüne ka­dar mühlet vermiştir. »

Tabiînden Mücâhid ve Saîd b. Cübeyrʹe, Dahhak, Katade ve İbn Zeyd’e göre, âyette Allah’ın nîmetini küfre değiştirenlerden maksat, Bedir sava­şında öldürülen kâfirlerdir. (Bilgi için bak: Lübabü’t-teʹvîl: 2/79- Tefsîr-i Kurtubî: 9/364, 365)

NÎMETİ KÜFRE DEĞİŞTİRMEK

«Allahʹın nîmetini küfre, nankörlüğe değiştirenleri… görmedin mi? »

Bu âyetin iniş sebebi bir özellik taşıyorsa da, inkârcı olan bütün nan­kör insanları kapsamaktadır.

Kuşkusuz Allah’ın nîmetleri o kadar çoktur ki, onları saymak mümkün değildir. Ama unutmayalım ki, insanlara verdiği en büyük nîmeti, muhakkak ki Kur’ân ve Hz. Muhammed’dir (A. S. ). İslâmiyet, imân dahil, bu ikisini içer­diğinden, Allah’ın en büyük nîmeti, en son mesajıdır diyebiliriz.

Önce bu büyük nîmet Mekkeli’lere verildi. Doktorun şifa olarak ver­diği acı ilâçtan tiksinip kaçan çocuklar gibi, Mekke’nin ileri gelenleri de bu rahmet ve şifa veren nîmetten sadece tiksinmekle kalmayıp, onu yok et­mek için olanca güçlerini kullandılar.

Ama neden, ileri gelen, sözde aklı eren o kimseler böylesine sakıncalı bir yolu tercîh ettiler? Önce insana tuhaf geliyorsa da, düşünüldüğünde cevabı çok açık olarak karşımıza çıkmaktadır. Şöyle ki:

a) Hz. Muhammed’in (A. S. ) son peygamber olarak ortaya çıkmasıy­la, o ileri gelenlerin makam ve itibarlarının sarsılması söz konusu idi.

b) Zayıf ve kimsesiz, aynı zamanda fakir halk tabakasını bir sürü ha­linde kullanma imkânının yok olacağı, otoritelerinin sarsılacağı endişesi mevcuttu.

c) Çevrelerinden gördükleri saygı ve itibarın kalkacağını hesaplıyor, buna sebep olacak hiçbir hareket ve düşünceyi, inanç ve iddiayı kesinlikle kabul etmek istemiyorlardı.

d) Kutsal Kâbe’ye hizmet etme, gelen hacıları ağırlama şeref ve im­tiyazından mahrum kalacakları korkusu ise, daha iyi ve etraflı düşünme­lerine imkân vermiyordu.

e) Ümeyye oğulları ile Hâşim oğulları arasındaki rekabet ve Hz. Mu­hammed’in (A. S. ) peygamberliğiyle Hâşim oğullarının yükseleceği ve Ümey­ye oğullarının eski itibarlarını kaybedeceği düşüncesi hâkim idi.

Şüphesiz ki, bu saydıklarımız, nîmeti küfre değiştirmelerinin sebep­lerinden bir kısmıdır. Birkaç günlük baş olma, otoriteyi elde tutma, ra­kiplerine üstünlük sağlama pahasına en büyük nîmeti teptiler de kendile­rini saadet güneşinden mahrum bıraktılar.

Kur’ân diğer yandan bu âyet ile İslâm nîmetine lâyık görülen millet­lere sesleniyor: Allah birçok milletler arasından sizleri seçip İslâm nîme­tine lâyık gördü. Bu nîmete eriştikten sonra başka milletlerin kültür istilâ­sına kapılarınızı açık tutmak suretiyle sakın nankörlük etmeyin; nîmeti küf­re değiştirmeyin; sonra bunun cezası hem dünyada, hem de âhirette çok şiddetli olur ve çok ağır yüklü bir fatura ödemek zorunda kalırsınız. En azından İslâm ile küfür, hak ile bâtıl arasında bocalayan nesillerin ortaya çıkmasına sebep olursunuz ki bu sonunuzu tehlikeye sürükler.

Üçüncü bir şık olarak, Kur’ân ilgili âyetiyle bütün milletlere sesleni­yor. Şöyle ki: Dinler tekâmül basamaklarında yükselirken, sonra indirilen­ler önce indirilenleri yürürlükten kaldırma doğrultusunda gelişip son kerte­sine dayanmış, peygamberlik Hz. Muhammed (A. S. ) ile, kitaplar Kur’ân ile, dinler İslâmiyet ile mühürlenmiştir. Geliniz size sunulan bu yüksek nîmeti severek, inanarak araştırma, mukayese etme külfetine katlanınız. Gerçeği araştırmak, bulmak insanın hakkı değil midir? Sığ, basit, kulaktan dolma bilgilerle yetinmeyin. Zaten ciddi hiçbir konu hakkında kulaktan dolma sığ bilgiler aydınlatıcı, olumlu sonuca götürücü değildir. Korkup kaçtığınız İs­lâm, aslında bütünüyle rahmettir, kolaylıktır, kardeşliktir, güvendir, huzur­dur, adâlettir ve hakseverliktir. Denize düşüp kurtulmaya çalışan ve fakat kurtulma şansı olmayan kimseyi kurtarmak için kendisine yaklaşan Yunus balığından ürküp kaçan kimse gibi olmayın. Oysa o bir köpek balığı değil, kurtarıcı bir melektir.

HALKI ALLAH YOLUNDAN ALIKOYMAK

«Allahʹın nîmeti­ni küfre, nankörlüğe değiştirenleri ve milletlerini de helâk yurduna (sürük­leyip) sokanları görmedin mi? »

İslâm’ı, dejenere olmuş yaşantılarını frenleyecek bir kuvvet olarak gördükleri için ondan devamlı kurtulmaya çalışanlar, bununla da yetinme­yip halkı Allah yolundan, İslâm nîmetinden alıkoymayı kendi çıkarlarından yana tercîh etmişlerdir. Alternatif olarak da başka şeyleri kutsallaştırmayı veya ilâhlaştırmayı uygun görüp Allah’a ortak koşmaktan çekinmemişler­dir. Elleriyle yontup şekillendirdikleri putları kâh ilâh kabul etmişler, kâh kendileriyle Allah arasında şefaatçi görerek çok sakıncalı bir inanç siste­mi meydana getirmişlerdir. Çünkü putperest müşrikler ne ise, bugünkü inkârcı maddeciler de odur.

İlgili âyetle bunun ölçü ve anlamı açıklanıyor ve sonucun sabırla bek­lenmesi tavsiye ediliyor. Sonra da inkâr ve ahlâksızlık bataklığını gülşen sanıp keyif çıkaranlara sesleniliyor: Siz de bir süre keyfinize bakın, nefsi­nizin arzularına baş eğip o bataklıktan yararlanın, sünnetullah, haddi aşıp belli kerteye gelmenizi bekler. O kerteye geldiğiniz gün İlâhî hüküm iner, gereğini yerine getirir.

DOSTLUKLARIN SONA ERECEĞİ GÜN

Allah için kurulan dostluk dışındaki bütün dostlukların sona ereceği gün hatırlatılıyor. Neden? Çünkü dünya denilen bu aşağı âlemde çok aşa­ğılık dostlar da vardır. Onları birkaç madde halinde şöyle sıralayabiliriz:

a) Makam ve ikbal günlerinin dostları,

b) Servetten yararlanmak için dostluk kuranlar,

c) Şehvetten yana dostluk kuranlar,

d) Mideci dostlar, sofra dostları..

Allah’a ve Âhiret’e dosdoğru inanmayan bir toplumun bünyesinde olu­şan sün’î dostlukların temel taşları ancak bu gibi şeylerdir. Diğer bir tabir­le o gibi dostluk çatısını ayakta tutan ana direkler bunlardır. Her an yıkı­lıp dağılmaya mahkûmdur. En geç Âhiret’te bu tür dostluklardan eser kal­maz. Çünkü orada makam, servet, şehvet, mide ve sofra söz konusu değil­dir; herkesi meşgul eden yeterli dert ve sıkıntı, hesap ve sonuçları vardır. Söz sâhibi sadece Allah’tır. Başkalarının konuşma hakkı ve yetkileri yoktur.

İşte İslâm insanı bu fasit perdenin arkasından çekip, ruhlara ışık ve gıda veren Allah için dostluğa ve kardeşliğe eriştirmek istiyor ve bunun için de önce şu iki hususun arızasız yerine getirilmesini öneriyor:

1- Namaz kılmak,

2- Verilen nîmetleri (Allah için) gizli ve açık harcamak..

Denilebilir ki, Allah için dostlukla bu iki ibâdetin ilgisi nedir? Unutma­yalım ki, namaz insanı günde birkaç defa en yüce dosta çekip götürmekte, aradaki engelleri kaldırıp insanı ruhen arındırmakta ve diğer bütün dost­lukları bu dostlukla değerlendirmemizi ilhâm etmektedir. Allah için, O’nun rızasına erişmek için gizli-açık hallerde harcamak, insanı, kişisel çıkarla­rını ön plâna almaktan uzaklaştırır; başkalarını sömürme duygusunu kö­reltir; mal ve makam gibi ârızî sebepler dolayısıyla dostluk kurmanın an­lamsız olduğunu ilhâm eder.

Böylece Cenâb-ı Hak, kendi rızasına uygun bir dostluk kurabilmemiz için bize, imân temeli üzerinde filizlenecek iki önemli ibâdeti yerine getir­memizi emrediyor.

Ayetler arasında bağlantı

Yukarıdaki âyetlerle, güzel ve kötü sözler üzerinde durularak nefis bir benzetme yapıldı. Allahʹı inkâr eden nankör kimseler, kökleri kopuk ku­ru bir ağaca benzetilerek, öylelerinin ancak cehenneme yakıt olabilecek­lerine işâret edildi. Sonra da insanı kadirbilir yapan, imân temeli üzerinde filizlenerek İnsanî duyguları geliştiren ve topluma rahmet havası estiren iki önemli ibâdetten söz edildi.

Aşağıdaki âyetlerle Allah’ın geniş rahmetine, birliğine ve kudretinin sınırsızlığına delâlet eden yedi belgeye dikkatler çekiliyor. Böylece Allahʹ­ın insandan yana hazırlayıp hizmete sevkettiği nîmetlerin sayılmayacak ka­dar çok olduğu hatırlatılıyor. Bununla beraber insanların çoğunun haksız­lık ve nankörlük içinde bulunduğu konu ediliyor.