MEÂLİ:
27- And olsun ki Allah, Peygamberine o rüyayı hak ile doğru gösterdi: Şanıma yemin olsun ki, elbette -Allah dilerse- güven içinde başlarınızı tıraş etmiş veya kırkmış bir halde korkmadan Mescid-i Haram’a gireceksiniz. O, sizin bilmediğinizi bilir ve ondan önce (veya sonra) yakın bir fetih verdi (veya verecek).
28- Peygamberini doğru yol üzere ve hak din ile, diğer bütün dinlere üstün kılmak için gönderen O’dur. Şâhit olarak Allah yeter.
29- Muhammed, Allah’ın Peygamberidir. Onunla beraber bulunanlar, kâfirlere karşı çqk çetin ve serttirler; kendi aralarında birbirlerine karşı merhametlidirler. Onları, rükû’ edenler, secde edenler olarak görürsün; Allahʹın geniş lûtfunu, bol ihsânını ve Oʹnun rızasını arzu ederler. Alâmetleri, yüzlerindeki secdeden oluşan izdir. İşte bu onların Tevratʹtaki misâlleridir. İncilʹdeki misalleri ise, filizini çıkarmış, onu kuvvetlendirmiş, derken kalınlaşmış da sapı üzerine doğrulmuş, (öyle ki) ziraatçıların hayranlığını çeken bir ekin gibidir. (Bu da) Allahʹın kâfirleri öfkelendirmesi içindir. Allah, imân edip iyi-yararlı amellerde bulunanlara çok bağışlama ve büyük bir mükâfat vaʹd etmiştir.
İNİŞ SEBEBİ
Katade diyor ki: «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Hudeybiyeʹden önce rüyasında, güven içinde başları tıraş edilmiş veya kırkılmış bir halde korkmadan Mescid-i Haramʹa girdiklerini görmüş ve bu rüyayı ashabına anlatmıştı.
Hicrî altıncı yılda umre niyetiyle 1400 kişilik bir cemaatle Mekkeʹye doğru yola çıktılarsa da Kureyş Kabilesi, onların Mekke’ye ve dolayısıyla Mescid-i Haramʹa girmelerine o yıl engel oldular ve bir sonraki yıl müsaade edeceklerine dair söz verdiler ve o sebeple aralarında bir anlaşma yazılarak imzalandı.
Münafıklar hemen kollarını sıvayıp Hz. Peygamberʹin (A. S. ) gördüğü rüyanın doğru çıkmadığını etrafa yaymaya başladılar. Bunun üzerine 27. âyet indi. (Tefsîr-i Kurtubî: 16/289, 290 - Lübabu’t-te’vîl: 4/160)
İbn Kesîr’in tesbitine göre: Hudeybiye Anlaşması yapılırken Hz. Ömer (R. A. ), Peygamber (A. S. )ın rüyasını hatırlayarak herhangi bir yorumda bulunmadı, ancak gelip Peygamber (A. S. ) ile görüştü ve: «Ya Resûlellah! Sen bize, Beytullah’a girip tavaf yapacağımızı haber vermedin mi? » diye sordu. Hz. Peygamber (A. S. ) ona: «Evet, öyle» diye cevap verdi ve hemen ilâve etti: «Ben size bu yıl gelip tavaf edeceksiniz dedim mi? » Hz. Ömer (R. A. ): «Hayır... » diye cevap verince, Efendimiz (A. S. ) ona: «Sen elbette Beytullah’a gelip onu tavaf edeceksin» diyerek ilk verdiği müjdeyi tekrarladı. Bunun üzerine ilgili âyetler indi. (Tefsîr-i İbn Kesîr : 4/201)
İLGİLİ HADÎSLER
«Mü’minlerin birbirlerini sevmelerinin ve birbirlerine merhametli davranmalarının misali, bir bedene benzer ki, onun bir organı ağrı ve sızıdan şikâyet edince diğer organlar da ateşlenme ve uykusuz kalmada onunla çağrışımda bulunurlar. » (Müslim/birr: 67)
«Mü’min, mü’min kardeşi için bir bina gibidir ki, onun bir kısmı bir kısmını sıkıp pekiştirir. » (Buharî/salât: 88, edeb: 36, mezâlim: 5-. Müslim/birr: 65- Tirmizî/birr: 18- Nesâî/zekât: 67- Ahmed: 4/104, 405)
«İnsanların hayırlısı, benim karnim (bana çağdaş olan müʹminlerdir), sonra da onları izleyenlerdir. » (Buharî/şehadet: 9, fezâil-i sahabe: 1, rikak: 7, eyman: 10, 27- Tirmizî/fiten: 45- İbn Mâce/ahkâm: 27- Ahmed: 1/378, 417, 434, 438, 442 - 2/228)
Bir adam, Peygamber (A. S. ) Efendimizʹden, «İnsanların hangisi hayırlıdır? » diye sordu. Peygamber (A. S. ) ona: «Benim içinde yaşadığım çağdaki (yaşayan mü’min)lerdir. Sonra ikinci, sonra da üçüncü kuşaklardır» diye cevap verdi. (Müslim/fezâil-i sahabe: 210, 211, 212, 214, 215- Ebû Dâvud/sünnet: 9- Ahmed: 2/327 - 6/156)
Cennet ile müjdelenenler:
«Ebû Bekir cennettedir; Ömer cennettedir; Osman b. Afvan cennettedir; Ali b. Ebî Tâlib cennettedir; Talha cennettedir; Zübeyir cennettedir; Abdurrahman b. Avf cennettedir; Sa’d b. Ebî Vakkas cennettedir; Saîd b. Zeyd cennettedir; Ebû Ubeyde b. Cerrah cennettedir. » (Tirmizî/menakıb: 25, 36)
«Ashabıma sövmeyiniz. Canımı kudret elinde tutan Allahʹa yemin ederim ki: Sizden biriniz Uhud Dağı kadar altın (Allah yolunda) harcasa, yine de onlardan birinin ne bir avuç, ne de yarım avuç (harcadığı hayrın sevabına) erişemez. » (Buharî/fezâil-i sahabe: 5-Müslim/fezâil-i sahabe 221, 222)
PEYGAMBER (A. S. ) EFENDİMİZİN RÜYASI
«And olsun ki Allah, Peygamberine o rüyayı hak ile doğru gösterdi.. »
Peygamberlerin (salât-ü selâm hepsine olsun) rüyaları da haktır. Şeytan onların rüyalarına girip hayalî şeyler yansıtamaz. O bakımdan rüya, peygamberlere yapılan vahyin çeşitlerinden biri olarak kabul edilir. Nitekim Hudeybiye seferinden az önce Hz. Peygamber (A. S. ), rüyasında güven içinde başları tıraşlı olarak Mescid-i Haram’a girdiklerini görmüştü. Çok geçmeden bu rüyası gerçekleşti. Hayber’in fethi de fetihlerin ilki oldu. Ardından Mekke fethedildi.
Bunun gibi, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin peygamberliğinin ilk altı ayı, rüyasında tecelli eden İlâhî bilgi ve haberlerle geçmiştir.
RESÛLÜLLAHʹIN (A. S. ) İNSANLIĞA GETİRDİĞİ İKİ BÜYÜK SAADET
«Peygamberini doğru yol üzere ve hak din ile, diğer bütün dinlere üstün kılmak için gönderen Oʹdur.. »
İnsanlığı yönlendirip onlara hayatın asıl amacını öğreten ve kul ile Allah arasındaki engelleri kaldırıp ruhlara muhtaç bulunduğu mânevî gıdayı veren Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, her yönüyle İlâhî rahmeti yansıtmakla birlikte, iki ayrı mutluluk ışığını da beraberinde taşıyor ve insanlığın önünü aydınlatıyordu:
1- Hidâyet,
2- Hak din.
Hidâyet burada, rüyanın doğruluğu ile yorumlandığı gibi, Kur’ân ile de yorumlanmıştır. Zira gerek Onun gördüğü rüya, gerekse getirdiği kitap ancak doğru yolu göstermekte ve insanları, Allah’a uzanan bu yola çağırmaktadır.
Nitekim Bakara Sûresi 185. âyette Kur’ân’ın hidâyet olarak indirildiği belirtilmektedir. Böylece Kur’ân, kalp ve kafaları aydınlatıp hak din olan İslâm’ı ve bu dinin getirdiği doğru yolda yürünmesini öğretmekte ve insan hayatını amaçsızlıktan, başı boşluktan kurtarıp ona anlam kazandırmaktadır.
İSLÂMʹIN GELECEĞİ
Hidâyet ve hak dinin indirilmesi, önceki dinleri yürürlükten kaldırmaya; bâtıl dinlerin tesirini gidermeye, putperestliğin anlamsızlığını ortaya koymaya yöneliktir ve bu sebeple de son din olan İslâmiyet bütün dinlere üstün kılınma kudretiyle donatılmıştır.
Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu âyetin ışığında İslâm’ın geleceğiyle ilgili şu bilgiyi vermiştir:
«Peygamberlik sizde Allahʹın dilediği kadar kalır; sonra dilediği zaman onu kaldırır. Arkasından peygamberlik yolunda yürüyen hilâfet başlar. O da Allah’ın dilediği kadar (aranızda) kalır; sonra Allah dilediği zaman onu kaldırır. Arkasından ısırıcı hükümdarlık başlar. O da Allahʹın dilediği kadar (aranızda) kalır; sonra Allah dilediği zaman onu da kaldırır. Arkasından zorba hükümdar dönemi başlar. O da Allahʹın dilediği kadar (aranızda) kalır; sonra Allah dilediği zaman onu da kaldırır. Arkasından peygamberlik yolu üzere halifelik dönemi başlar.. » (Müsned-i Ahmed: 4/273)
Böylece Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz kendi ümmetinin hayatını, idare edilme tarzını beş ayrı dönem olarak belirlemiş ve İslâmiyet nasıl peygamberliğin nûrânî havası içinde ortaya çıkıp etrafı aydınlattıysa, beşinci döneminde de yine öyle olacak ve o zaman insanlığın yüzü gülecektir.
O halde İslâm’ın üstünlük sağlayıp diğer dinleri geri plânda bırakması, sadece Asr-i Saadet’e ve dört halîfe devrine mahsus olmayıp, kıyâmete kadar baki kalacak bir hüküm ifade etmektedir.
Bu konuda şâhit olarak da Allah yeter, O’nun kitabı olan Kur’ân da yeter.
Nitekim Bernabaʹnın (Barnabas) yazdığı İncil’de İsa (A. S. ), İslâmʹın ebediyen bâki ve üstün kalacağını şöyle haber vermiştir: «Ben sizin sözünü ettiğiniz Mesih (Tesellici) değilim. Zira ben Onun ayakkabısının ipini, çorabının bağını çözmeye bile ehil sayılmam. O benden önce (nuru) yaratılmıştır ve O, Hakkʹın sözünü getirecek, dininin sonu olmayacak, ebediyen bâki kalacaktır. » (Bernaba İncil’i: 42/14)
ASHAB-I KİRÂMʹIN BEŞ BÜYÜK MEZİYETİ
«Muhammed, Allahʹın Peygamberidir. Onunla beraber bulunanlar, kâfirlere karşı çok çetin ve serttirler; kendi aralarında birbirlerine karşı merhametlidirler.. »
Şüphesiz bir insan için en üstün, en büyük şeref, kulluk çerçevesi içinde Allah’ın Resûlü olmaktır. Ancak bu şeref çalışmakla elde edilebilen bir meslek değil, Allah’ın kendi kulları arasından seçip beğendiğine lâyık gördüğü bir iltifattır.
Peygamberlik zincirinin en son, fakat en büyük halkası Hz. Muhammed (A. S. ) bu İlâhî iltifata mazhar kılınmış; «Muhammed’ün Resûlüllâh» âyetiyle şereflendirilmiştir.
Hz. Muhammed (A. S. ), İlâhî mesajın son tebliğatçısı ve İlâhî risâletin emîn dâvetçisi olarak yalnız Allah adına konuşmuş, O’nun namına küfürle, zulüm ve ahlâksızlıkla savaşmış ve sadece Rabbı’nın adıyla hükmetmiştir.
Gerçek bu olunca, Onunla beraber İslâm bahçesinde yerini alan mü’minlerin de bütün azim ve gayretleri, güç ve imkânları, Hakk’ı teblîğe ve Allah’ın varlığına, birliğine dâvete yönelmeli değil midir? İlgili 29. âyetle bu gerçeğe parmak basılarak Cenâb-ı Hakk’a imân doğrultusunda vakf-ı hayat eden bahtiyar mü’minlerin beş önemli özelliği açıklanarak sonraki mü’minlere en sağlam misal ve kıstas verilmektedir:
1- Muhammed (A. S. ) ile beraber olanlar, kâfirlere karşı çok şiddetlidirler. Çünkü küfür ve azgınlık bulutlarının kaldırılması, imân ve irfan güneşini ortaya çıkarmakla sağlanır; inkârcı azgınların tesirleri azaltılınca, hak bütün parlaklığıyla alanı doldurur ve bâtıl silinmeye mahkûm olur.
2- Mü’minler birbirlerine karşı merhametli ve şefkatlıdırlar. Çünkü kişisel çıkar, menfaat ve ihtiras söz konusu değildir. İslâmʹın mânevî gölgesi altında birleşip bütünleşme vardır.
3- Kulluğun özünü ve mayasını yansıtan «namaz»ı, derin bir zevk ve derunî istekle kılarlar. Zira mü’minlere göre, en büyük şeref, Allah’a kul olmaktır. Nitekim Cenâb-ı Hak İsrâ olayını konu edinirken «Kulunu gecenin bir bölümünde.. » anlatımına yer vererek «kulluğun» kendi yanındaki kıymetini belirtmiştir.
Mü’minler namaz ibâdetiyle yalnız Allahʹın geniş lütuf ve rahmetini, bol ihsan ve inâyetini arzu ederler.
4- Bu mü’minlerin en belirgin alâmetlerinden biri, yüzlerindeki secdeden oluşan izdir. Zira secde hali, Allahʹa en yakın olma dönemi ve İlâhî ma’rifetin kalpte en çok tecelli, oradan yüze aksettiği anlardır.
5- Tevrat ve İncil’de onların misalleri, belirtilen ölçü ve anlamda haber verilmiştir. Böylece indirilen her kitap kendisinden sonra indirilecek kitapları müjdelemiş ve gönderilecek peygamberlerden kısmen haber vermiştir. Bir sonra indirilen kitap ta kendisinden önceki kitapları tasdîk etmiş ve onların kadrini yüceltmiştir.
Tevrat ile İncilʹin Allah’tan indirilen ilk nüshası zâyi’ edildiğinden, sonradan tertiplenen her iki kitapta da birtakım yanlışlar meydana gelmiş ve insan sözüyle Allah sözü birbirine karıştırılmıştır. Böyle olmasına rağmen, yine de ilgili âyetle bildirilen hususların izlerine onlarda rastlamak mümkündür. Meselâ Tevratʹın Tesniye bölümünün 18/15; İşaya bölümünün 42/5 belgesinde Hz. Muhammed’in (A. S. ) bazı vasıfları ve geleceği yarı kapalı bir anlatımla yazılıdır. İncilʹde ise, Yuhanna: 16/7-14, Markos: 1-15, Matta: 21/40 belgelerinde Hz. Muhammed’in geleceği haber verilmekte, ancak isminden sarih olarak söz edilmemektedir.
Bernaba (Barnabas) İncilʹinde ise, yirmiye yakın yerinde Hz. Muhammedʹden (A. S. ) ve Onun birtakım özelliklerinden, ashabının bazı vasıflarından söz edilmektedir. 1958 yılında Dr. Halil Saade tarafından tercüme edilip aynı yılda Mısırʹda Arapça bastırılıp neşredilen nüshasında, bu konuyla ilgili yaptığımız tesbitlerin yerlerini aşağıya yazmakta fayda görmekteyiz:
Bernaba (Barnabas) İncilʹi: 39/14, 42/13, 44/19, 54/1-11, 55/20-24, 82/16, 96/3-7, 96/11-15, 97/4-14, 136/18-21, 137/3-8, 191/8, 220/17-20, 208/17.
Ayrıca Markos İncil’inde «Allahʹın Melekût»undan söz edilirken, Hz. Muhammed’in (A. S. ) yeryüzüne attığı küçücük gibi sanılan «Tevhîd Tohumu»nun nasıl gelişip büyüyeceği temsîli olarak anlatılmakta ve «Melekût»tan maksadın, Allah’ın yeryüzünde kendi adına konuşup hükmedecek, meleklerle desteklenecek peygamber olduğu dolaylı şekilde belirtilmektedir:
«Ve dedi: Allah’ın melekûtunu nasıl benzetelim? yahut onu ne meselle önünüze koyalım? Hardal tanesi gibidir ki, toprağa ekilirken her ne kadar yer üzerinde olan bütün tohumlardan en küçüğü ise de, ekildikten sonra büyür ve bütün sebzelerden daha büyük olur, küçük dallar salar; şöyle ki, göğün kuşları onun gölgesi altına yerleşebilirler. » (Markos İncilʹi: 4/30-32)
AYDINLATICI BİR TEMSÎL
«İncilʹdeki (misalleri) ise, filizini çıkarmış, onu kuvvetlendirmiş, derken kalınlaşmış da sapı üzerinde doğrulmuş, (öyle ki) ziraatçının hayranlığını çeken bir ekin gibidir.. »
Fütuhatçı, diğer bir anlatımla «fâtih mü’minler» i yetiştirme yol ve yöntemi; usûl ve metodu işlenirken dikkat çekici bir misal verilmekte ve öylece nefis bir benzetme yapılmaktadır. Şöyle ki:
Atılan imân ve irfan tohumunun filizlenmesi, İslâm’ın ciddi anlamda sistemli ve duyarlı bir eğitim ve öğretimle kalplere işlenmesinin gereğine işârettir.
Filizin kalınlaşıp kendi sakı üzerinde doğrulması, eğitilip öğretilen genç neslin olgunlaşıp bütün benlik ve enerjisiyle dâvâya sarılmasına işârettir. Öyle ki ne madde, ne makam, ne ölüm, ne de açlık endişesi onları yolundan alıkoyabilir.
Sonra da böyle bir imân ve irfan ordusunun arzedeceği satvet ve ihtişam, bakanların hayranlığını çeker; inkârcı sapıkların ise kin ve öfkesini artırır.
Bütün bu kademeli eğitim ve öğretimin en önemli yanlarından biri de, azıp sapıtan din düşmanlarını korkutmaya, caydırıcı bir güç ortaya koymaya yönelik bulunmasıdır.
İşte Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimiz ile beraber olan ve Onun mektebinde eğitilip yetiştirilen mü’minler böylesine düzenli, disiplinli, azimli, kararlı ve güçlü idiler.
Şüphesiz bütün bu güzel vasıfların iki temel kaynağı vardır:
a) Allah’a dosdoğru imân,
b) Sâlih ameller..
Âyette geçen «minhüm» zamiriyle, «vellezîne maahüm» ile özellikleri açıklanan cemaatten sonra kıyâmete kadar, Hz. Muhammed’in (A. S. ) sünnetiyle doğru yolu seçenler kasdedilmektedir. Böylece Kur’ân hem İlâhî mağfireti, hem de büyük ecri bütün mü’minlere teşmîl ederek ilâhî rahmet ve inâyetin bütün mücahit müʹminleri kapsadığını haber vermektedir.
Fetih Sûresiʹne, «feth-i mübîn» müjdesiyle başlanıldı ve imân edip sâlih amellerde bulunan mücâhidlere ilâhî mağfiret ve büyük ecir va’d edilerek sûre noktalandı.
Bu sûrenin de tefsîrini bize müyesser kılan Cenâb-ı Hakkʹa hamd-u senâlar; kendi sünnetiyle kalp ve kafamızı aydınlatan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’e salât-ü selâmlar olsun.