MEÂLİ:
28 - Allahʹı nasıl inkâr edersiniz?! Halbuki siz ölüler (gibi) idiniz de O sizi diriltti. Sonra sizi yine öldürecek, sonra tekrar diriltecek. Sonra da (âhirette) yalnız Oʹna döndürüleceksiniz.
29 - Yeryüzündeki bütün şeyleri sizin yararınıza yaratan, sonra gökyüzüne irâdesiyle, saltanatıyla yönelip onları yedi gök hâlinde sağlam bir (sistem ve) düzene koyan Oʹdur. O her şeyi hakkıyla bilendir.
İLGİLİ HADÎSLER
Allah Teâlâ buyurdu ki: «Âdemoğlu beni yalanlamak istedi. Halbuki bu hakkı değildir, ona aslâ yaraşmaz. Âdemoğlu bana küfrediyor, noksan sıfat isnâd ediyor Bu da hakkı değildir, ona yakışmaz. Onun beni yalanlaması: «Allah ilk defâ beni yarattığı gibi, öldükten sonra da tekrar diriltmeğe kaadir değildir» demesidir. Halbuki, ilk yaratılış tekrar dirilmekten daha kolay değildir.
Bana küfretmesi (noksan sıfatlarla beni vasıflandırması): «Allah evlâd edindi» demesidir. Halbuki ben, her türlü ihtiyaçtan münezzeh ve bütün kâinatın kendisine muhtaç olduğu tek bir mâbudum ki, doğmadım, doğurmadım, hiç bir kimse bana eş olmadı ve olamaz da. » (Buhârî: Ebû Hüreyre (R. A. )den).
Diğer bir hadîste yerin ve göklerin tam bir düzen içinde yaratıldığı belirtilerek buyuruluyor ki:
«Cenâb-ı Allah toprağı (yerküreyi) cumartesi günü yarattı. Ondaki dağları pazar günü yarattı. Ağaçları pazartesi günü yarattı. Mekrûh şeyleri salı günü yarattı. Nûru, çarşamba günü yarattı ve perşembe günü de yeryüzünde yürüyen ve hareket eden hayvanları yarattı. Âdemʹi de cuma günü ikindiden sonra cuma saatlarından en son saatte yani ikindiyle akşam arasında yarattı. » (Müslim: Ebû Hüreyre (R. A. )den. Bu, Müslim’in garib hadislerinden biridir.).
Açıklama: Hadîste belirtilen her gün, süresi çok uzun olan bir döneme eşittir. Çünkü Kur’ân’da «yevmi tâbirinden çoğu yerde bu mâna kasdedilmiştir.
İLMÎ YÖNÜ
Ölü iken dirilmek, sonra yine ölmek ve sonra yine dirilmek ve hakikî bir hayata kavuşmak, bize neleri ilhâm ediyor?
Âyet, insanların henüz belirgin bir hayata ulaşmadan önce ölü olduklarını söyler. Ölüm bir hayatın sona ermesiyle vuku bulacağına göre ilk hayat diye bir kademe var mıdır? Varsa bunun keyfiyeti tesbit edilebilmiş midir?
Ceninin oluştuğu nutfenin, alınan gıdalardan meydana geldiğinde, bu gıdaların da menşeinin topraktan çıkan ürünler olduğunda dîn ile ilim müttefiktir. İnsanın bu ilk hâli ölü bir devredir. Demek ki ölmek, tamamen yok olmak demek değildir. İnsan için ebedileşme doğrultusunda tekâmüle doğru atılan adımlardan biridir.
Ölü bir vaziyette olan insanın ilk devresi, eşsiz bir kudretin varlığına kuvvetli delillerden biridir. İnsanî ve hayvanî rûhun bu canlı madde (sperma, pıhtılaşmış kan ve nihayet et parçası) içine girmesiyle yarı bir hayat başlar. Buna «Ölümden dirime gerçek intikal» denir. Rûh bu canlı maddenin içinde bulunmakla beraber -diyebiliriz ki- zaman ve mekânın dışındadır. O kadar ki ilmî salahiyetin ulaşamıyacağı ve tesbit edemiyeceği bir mertebe ve niteliktedir. Elimizde onun varlığını ve keyfiyetini tesbit edecek hiçbir âlet ve vasıtamız da yoktur. Sadece dinin verdiği ipuçları ve ruhun kendi tezahürleri vardır.
Ve yine rûhun canlı maddeden ayrılmasıyla ikinci, fakat daha başka bir ölüm başlar. Ancak dîn burada ölümü ilimden daha ayrı ve daha doyurucu bir şekilde tefsîr eder. Ölüm -az yukarıda da belirttiğimiz gibi- bir son değil, ölümsüz bir hayata başlangıçtır; insan için zarurî bir tekâmüldür. Rûh bedenle beraber dağılacak yerde; yükselmeğe devam eder ve şahsiyetini kaybetmeden Allah’a ulaşır. Allah’a ulaşıldığı sahanın eşiğini geçmeğe muvaffak olan mutasavvıflar daha bu dünyada iken Allahʹın cemâl sıfatına nâil olmuşlar ve Allah’a lâyık kul olanlara ölümden sonra bahşedeceği -târif edilmesi imkânsız- sevinci duymuşlardır.
Bedenle kaynaştırılan rûh, ondan nasıl ayrılabilir? Ve ebediyen ondan uzak kalabilir mi? Buna cevap verebilmek için önce rûhun ebediliğine inanmak lâzımdır. Din ‘bu konuda mü’minleri tatmin edecek kadar etraflı bilgi vermiştir. Bunun yanısıra ilmin de bize verdiği bir ipucu vardır: Elektrik ampulünün içindeki tungsten telinin etrafa yaydığı ışığı tekmil eden fotonlar lambanın dışına fırlayarak boşlukta bitmiyecek bir seyahata girişirler. Lamba söndüğü vakit etrafa yaydığı fotonlar yok olmaz. Astronomlar bundan belki 400 milyon ışık senesi evvel sönmüş olan yıldızlardan gelen fotonların negatiflerini tesbit etmişlerdir. Böylece maddeden ayrılan rûhun sonsuzlukta ilerlemeğe devam ettiğine inanmak daha mâkul olmaz mı?
Tekrar dirilme, canlı maddeyle kaynaşan ve asıl onunla zevkli bir hayat sürebilen rûhun İlâhî emirle tekrar maddeye dönmesiyle mümkündür. Canlı maddenin çürüyüp şekil değiştirmesinden sonra tekrar ilk yapılış gibi İlâhî irâdeyle eski şekline -son derece mukavim olarak- bürünmesi, ilk yaratılışından daha zor olmasa gerek. O halde inkâr etmek büyük bir şaşkınlıktır.
«Yeryüzündeki bütün şeyleri sizin yararınıza yaratan, sonra gökyüzüne irâdesiyle, saltanatıyla yönelip onları yedi gök halinde sağlam bir (sistem ve) düzene koyan Oʹdur. » Bahsedilen bu yedi semâdan murad nedir? Eski ve yeni müfessirler çeşitli ihtimaller yürütmüşler. Bâzıları güneş sistemi olduğunu söyler. Muhyiddin bin Arabî de ayni kanaattedir. Bugün astronomların keşfettiğine göre güneş sistemi, güneş ve dokuz gezegenden meydana gelmiştir. Biz bunların her birini Kurʹân-ı Kerîm’in tâbiriyle bir semâ (gök) kabul edecek olursak, yedi gök değil de dokuz gök olması gerekir. Ancak dünya (üzerinde yaşadığımız için) ve bir de Merkür’ü (güneşe çok yakın ve en küçük gezegen olduğu için) çıkaracak olursak, ne derece isabetli bir tefsîr yapmış oluruz?... Zira kâinat o kadar büyüktür ki, güneş sistemi gibi nice sistemler vardır. O halde ikinci bir ihtimalle, yedi gökten maksad, sayılmıyacak kadar çok yıldızın, kümeler hâlinde bir araya getirilerek « g a I e k s i » adı verilen yedi grup mudur? Astronomide bu yedi grup yıldız şu isimlerle belirtilmiştir: 1- Büyük magellan Nebula’sı, 2- Duman halkası (Sakatakım yıldızı), 3- Spiral Galaksi (Başak takım yıldızı)), 4- Andromeda Nebula’sı, 5- Güneş sistemi, 6- Samanyolu, 7- Herkül yıldızlar kümesi.
Kimbilir, ilim ileride daha ne mesafeler kat’edecek ve Kur’ân-ı Kerîm’i daha iyi tefsîr etmek için ne kapılar açacaktır? Mülk sûresi 5. âyette: «And olsun ki biz, Dünya semâsını (veya en yakın semâyı) kandillerle süsledik. » buyuruluyor. Bu, üzerinde durulmaya değer bir ipucudur. Âyetin açık delâletine bakılınca görülebilen yıldızların ve sistemlerin dünya semâsı veya en yakın semâ olduğu, Onun ötesinde altı semâ daha bulunduğu anlaşılıyor.
«Allah her şeyi hakkiyle bilendir. »
İmam Gazâlî bu konuda kelâmcıların görüşünü şöyle belirtmiştir: Var olan şeyler ya kadîm veya hâdistir (sonradan olmadır). Allah ve sıfatları kadîm (öncesiz), geri kalan şeyler hâdis (sonradan olma)dir. Hâdis olan şeyler Allah’ın irâdesiyle hâdis olmuşlardır, murîd murâdı, (irâde ettiği şeyi) bilir.
İbn Sinâʹnın: «Allah maddeden münezzehtir, sırf akıldır, o halde mâkuller ona açıktır» demesi uygun değildir. Zira aklın mânâsının kendi kendini idrâk etmek olduğu kabul edilse bile, maddeden münezzeh olmanın akla delâlet ettiği kıyasın öncüllerinden çıkmamaktadır. Filozofların iddiaları şartlı önermeye çevrilebilir: Eğer bir şey maddede ise eşyayı idrâk etmez; maddede değildir, o halde eşyayı idrâk eder. Bu istisnâ, öncülün karşıtının istisnasıdır. Halbuki onun karşıtının istisnası ittifakla elde edilen bir sonuç değildir. » (Fazla bilgi için bak: Tehafütü’l-Felasife - Üç Tehafüt Bir Arada)
AHLÂKÎ VE İCTİMAÎ YÖNÜ
Allah’ın sonsuz kudret ve rahmetinin tecellisiyle hayat lutfuna erişen şuurlu bir varlık nasıl O’nu inkâr edebilir? İlk yaratılışını inkâr edemiyen insan, ikinci yaratılışını neden inkâra kalkışır? Hayret edilecek şey!
İşte kısa bir âyetle hayat defteri açılıyor ve dürülüyor. Rûha konak olan beden Rahmânî kudretin kabzesinde can verip ilk geldiği yere intikal ediyor. Sonra tekrar dirilip Rûh ile birlikte Allahʹa bir dönüş yapıyor.
Bu tarz bir itikad, ferdi ıslâh etmekle beraber, cemiyeti hak ve adâlet ölçülerine uygun bir temel üzerine oturtur.
Doğumdan huzurullaha varıncaya kadar birkaç merhaleden geçen insan, aslında kâinatın sırrı ve merkezidir. Yeryüzünde olan, göklerden inen her şey insan için yaratılmış ve onun emrine sevkedilmiştir. Çünkü o, bütün varlıklar arasında en muhtar olanı, yâni irâdesini kullanabilendir. Onun bitki ve hayvana üstünlüğü buradan gelir. Bundan dolayı insan şahsî tecrübe ve bilgisi yardımıyla kendisine ve çevresini te’sir edebilir. İlâhî nîmetin bolluğu ve sonu gelmiyen azameti karşısında kendine gelerek mutlak bir düzen içinde bulunduğunu idrâk edebilir. Cenâb-ı Hakk, insanın bu idrâk melekesine bir kapı açmak ve İlâhî nûrundan ona bir ışık tutmak için onun hissine ve aklına seslenerek en büyük nîmetlerinden bahsediyor ve her birisinin -anlayabilenler için- başlıbaşına bir delîl olduğunu bilhassa hatırlatıyor. Yeryüzündeki her şeyin insanın faydalanması için yaratıldığını belirterek hiss-i selîmi harekete getiriyor. Ölü iken dirilttiğini, sonra tekrar öldüreceğini, sonra tekrar dirilteceğini beyân edip, aklın îmândan ışık alarak Hâlik (Yaratan)a yol bulmasını parlak bir ifâdeyle telkîn ediyor. Göğe yönelerek yedi gök hâlinde onları düzenlediğini bildiriyor; aklın ilimle elele verip kâinatın hakikî sâhibini tanımasını ve O’nu inkâra kalkışıp küfrân-i nîmette bulunmamasını tenbîh ediyor.
Aksi halde nîmetin büyüklüğü, nîmete erişenin günahının büyüklüğünü icab ettirir.
O halde nîmetin verdiği geçici zevkle ebedî zevki unutmamak, iki dünya mutluluğuna yol açar. Zira geçici zevke dalıp nereden geldiğini, niçin gönderildiğini unutmak hissi köreltir, aklı perdeler; îmânla akıl, ilimle akıl arasındaki mânevî bağları koparır. Bu takdirde de insana üstünlük vasfını veren irâde kötüye kullanılmış olur ki bu hal insanı, insanlık mertebesinden düşürür ve bayağılaştırır.
Bunun içindir ki, ilgili âyette insanların aklına ve idrakine seslenilerek şöyle bir hatırlatmada bulunuluyor: «Bunca nîmetler ve açık belgeler karşısında Yaradan’ı nasıl inkâr edebilirsiniz? Çünkü size irâde, hiss-i selîm, ve akl-i selîm verilmiştir. »
TASAVVUFÎ YÖNÜ
Allah’ı nasıl inkâr edip ara yere kesîf perdeler girmesini istersiniz? Halbuki siz babalarınızın sulbunda ölüler idiniz. Niçin halk ile Hâlikʹin varlığına istidlâl etmiyorsunuz? Aklınız bu kadar körelmiş midir? Sonra O sizi tabii bir ölümle öldürecek, sonra tekrar diriltip adâlet-i ilâhiyesini gösterecek. Sonra siz mücâzat için O’na döndürüleceksiniz.
O öyle bir yaratandır ki, süflî cihette unsurlar âleminin hepsini sizin için yaratmıştır. Yaratılışınızın mebdei de o âlemdendir. Sonra Allah mutlak bir düzenleyici olarak ulvî cihete yöneldi. Onu, bilindiği ve müşâhede edildiği gibi yedi gök yaptı. Sekiz ve dokuzuncusu, Arş ile Kürsü’dür. (Tefsîr-i Şeyhi’l-Ekber.).
Hakikatte ise suflî cihet, cismânî (bedenler ve uzuvlar) âlemidir. Süflî oluşu, rûhanî âleme nisbetledir. «sümme», yaratmak ile emir arasındaki farklılığı beyân içindir. Yedi gök olarak düzenlemesinin ikinci bir mânâsı, rûhânî âlemin mertebelerine işârettir. Birincisi; Arızî olan melekût âlemidir ki nefsânî kuvvet ve cinler bu âleme dâhildir. İkincisi: Nefis âlemî, üçüncüsü: Kalb âlemi, dördüncüsü: Akıl âlemi, beşincisi: Sır âlemi, altıncısı: Rûh âlemi, yedincisi: Hıfâ âlemidir (ki bu, rûhî sırdır, kalbî sır değildir). (Tefsîr-i Şeyhi’l-Ekber).
TAHLİLLER
«Keyfe» kelimesi burada, içinde inkâr ve taaccüb mânâsını taşıyan istihbarı ifâde eder. (Kaadı Beyzavî Tefsiri).
«Leküm» sizin için, menfaatiniz için, demektir.
(summestevâ iles semâi) İrâdesiyle, saltanatıyla göğe yöneldi. İstivâʹnın aslı, düzeltmeyi taleb etmek, kısım ve parçaları düzeltip doğrultmaktır. Fahreddin Râzîʹye göre: Arap kelâmında «İstivâ», İntisab veya İstivlâ mânâsına gelir. İstivâ bu mânâyla cisimlere sıfat olur. O halde Allah hakkında bu mânâyla kullanılması câiz değildir; te’vîle muhtaçtır. «Kasd» ve «irâde»yle yorumlanıp mânâ verilebilir.
«Sümme» ulvî âlemle süflî âlem arasındaki büyük farkı belirtmek içindir. İki yönelme arasındaki zaman ölçüsünü bildirmek için değildir. Bu itibarla yer göklerden önce yaratılmıştır, denilemez. Ama «sümme»yi bu iki kasd arasındaki zaman farkına işâretle tefsîr edenler de vardır.
(ve huve bikulli şeyʹin alîm) Cümlesindeki (b) harfi, ilsâk içindir. Bu, ilmin mâlûmattan ayrılmadığına işârettir. (Tefsîr-i Kebîr - Keşşâf - İbn Kesîr.).
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Cenâb-ı Hakk, 28 ve 29. âyetlerle iki büyük nîmetinden bahsederek, beşer aklına ışık tutacak mahiyette belgeler getirdi ve o belgeler karşısında Allah’ı inkâr etmenin hayreti mucîp bir basîretsizlik olduğuna dikkati çekti. Şimdi otuzuncu âyetle de üçüncü büyük nîmetini kaydederek, Âdem’in yaratılışını, İlâhî ikrama mazhar kılındığın ve bu mazhariyet içinde meleklerden üstün tutulduğunu, o kadar ki meleklerin ona secde etmekle emrolunduklarını ve bu büyük nîmetin sâdece Âdem’e değil, onun zürriyetinden sâlih olanlara da şâmil olduğunu hatırlatıyor.
Âyette diğer mühim bir noktaya işâret edilerek, Âdem’in, yaratılmadan önce -şerefine uygun- Mele-i a’Iâ’da, Melekût âlemi’nde anıldığı ve yeryüzüne halîfe olarak gönderileceği meleklere müjdelendiği «iz» kelimesiyle ifâde ediliyor.
Ayrıca bu âyetle geçen âyetler arasında iki bağlantı daha var:
1 - Geçen âyetlerle canlı varlıkların karargâhı olan yeryüzünden ve göklerden bahsedilmişti. Bu âyetle, o karargâhın sâhipleri olan insan ve meleklerin mevkiine ve mertebesine işâret ediliyor.
2 - Geçen âyetlerde hılkattan maksad beşer olduğu ve Hâlik (Yaratan)ın katında insanın kayda değer bir mevkii bulunduğu belirtilmiştir. Bu âyette ise, insanın bütün varlık âlemindeki mahlûkata fâik olduğu izah ediliyor ve ancak insanın bir baş olma ihtirası onu bozgunculuk yapmağa ve haksız yere kan dökmeğe sevk ettiğine ve edeceğine temas edilerek onlardan bir kısmının nefis karanlığında kalacağına işâret buyuruluyor.