MEÂLİ:
275- Riba (= fâiz) yiyenler, (kabirlerinden) ancak Şeytan çarpmış kimse gibi kalkarlar. Bu, onların «Alım-satım da faiz gibidir», demelerindendir. Halbuki Allah alım-satımı helâl, faizi harâm kılmıştır. Artık bundan böyle kime Rabbinden bir öğüt gelir de faizden vazgeçerse, geçmişi kendisine, işi hakkındaki hüküm ise Allahʹa aittir. Kim de faize döner, önce olduğu gibi faizcilik yapmaya tekrar başlarsa, işte onlar Cehennemliktir, orada hep kalıcılardır.
276- Allah faizi, bereketini gidererek hep azaltır; sadakaları ise bereketlendirip arttırır. Hem Allah çok inkârcı hiçbir günahkârı sevmez.
277- Şüphesiz ki imân edip yararlı işlerde bulunan, namazı kılıp zekâtı verenlerin mükâfat ve sevâpları Rabları katindadır. Hem onlara hiçbir korku da yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de.
278- Ey imân edenler! Allahʹtan korkun, faizden arta kalanı bırakın, eğer gerçekten inanmışsanız (Rabbinizin emrine uyun).
279- Yok eğer böyle yapmazsanız, artık Allah’a ve Peygamberine karşı savaş açtığınızı bilin. Eğer tevbe edip (faizcilikten vazgeçerseniz) ana sermayeniz sîzindir. Artık ne haksızlık eder, ne de haksızlığa uğramış olursunuz.
280- Eğer borçlu sıkıntıda ise, onu, bir kolaylık bulununcaya kadar beklemek (uygun olur). (Alacağınızı) sadaka olarak bağışlarsanız sizin için -eğer bilirseniz- daha hayırlıdır.
281- Allahʹa döndürüleceğiniz ve sonra da herkese kazandığının (karşılığı) eksiksiz verileceği günden (o gündeki hesaptan) korkun. Onlara haksızlık da edilmiyecektir.
Bu âyetlerin Abbas bin Abdülmuttalib ile Osman bin Afvan (Allah ikisinden de razı olsun) hakkında indiği söylenir. Faizini hurma almak üzere bir adama ödünç para vermişlerdi. Hurma zamanı gelince borçlu, onlara başvurarak tahakkuk eden fâizi ödediği takdirde çoluk-çocuğuna yetecek hurma kalmayacağını, bunun için biriken faizin yarısını ertelemelerini, buna karşılık ayrıca belli nisbette faiz ödeyeceğini teklîf etti. Onlar da kabul ettiler. Süre dolunca faizlerini istediler, borçlu büsbütün zor durumda kaldı. Bunun üzerine, ilim adamlarından Atâ’ ve İkrimeʹye göre, ribâ ile ilgili âyet indi.
Peygamber (A. S. ) Efendimiz Abbas ile Osman’ı çağırıp İlâhî emri teblîğ ettiğinde her ikisi de faizden vazgeçip sadece verdikleri borcu aldılar. (Esbabün Nüzul / Nisaburî)
Bu konuda birkaç rivâyet daha vardır, asıl tema anlaşıldığından nakletmeye gerek görmedik. Ancak Zeyd bin Eslemʹden yapılan şu rivâyeti belirtmemizde yarar vardır:
Mekke’de Sakafîlerden Amr oğulları ile Mahzûmîlerden Muğîre oğulları arasında Câhiliyye günlerinden kalma ribâ (faiz) borcu bulunuyordu. Bunlar İslâmʹa girince Sakiflîler bu borcun ödenmesini talep ettiler. Mahzumîler ise, «Biz İslâm’a girdik, İslâmî bir kazancımızdan faiz veremeyiz» dediler. Bunun üzerine mesele Mekke vâlisi, ya da naibi İtab bin ÜSEYD’e intikal ettirildi. O da bir mektup yazarak konuyu Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizden sordu. O sebeple «Ey imân edenler! Allahʹtan korkun, faizden arta kalanı bırakın, eğer gerçekten inanmışsanız.. » meâlindeki âyet indi. (Geniş bilgi için bak: Kurtubî - İbn Kesir - İbn Cerîr ve Lübabutte’vil tefsirleri.)
İLGİLİ HADÎSLER
«Miʹrac gecesi bir ırmak kenarına geldik (kan gibi kırmızı olduğunu sanıyorum). Irmak’ta bir adamın yüzdüğünü ve kenarında çokça taş toplamış bir adamın durduğunu, yüzen adam kıyıya doğru yaklaştıkça ağzına o adamın birer taş attığını, onun da atılan bu taşları yuttuğunu gördüm. Gördüğüm bu temsilin neyi ifade ettiğini sorduğumda, Cibril: «Dünyada iken ribâ (faiz) yiyeni temsil ediyor, diye cevap verdi. » (Buharî - Eshabi Sünen: Semure b. Cündüp (R. A. )den)
«Ribâ yetmiş bölümdür; en kolay (hafif) kısmı, adamın kendi anasıyla evlenmesi (gibi)dir. » (İbn Mâce - Ebu Hüreyre (R. A. )den)
«İnsanlar üzerine bir zaman gelecek (hepsi de) ribâ (faiz) yiyecek. »
Bunun üzerine soruldu:
- Ey Allah’ın Peygamberi! İnsanların hepsi de mi yiyecek?
- Yemiyenin de tozu dumanı burnuna ulaşacaktır.
Diye cevap verdi.: (Ebu Dâvud - Neseî - İbn Mâce: Ebu Hureyre (R. A. )dan)
«Doğrusu Allah ribâ yiyene, yedirene, şahidlerine ve kâtibine lânet etmiştir. » (Eshab-ı Sünen)
«Şüphesiz ki Allah sadakayı kabul eder, onu sağ eli (rahmeti)yle alır; sizden biriniz nasıl tay’ını besleyip büyütürse, öylece Allah sadakayı artırıp, çoğaltır; o kadar ki bir lokması UHUD dağı gibi olur. » (İbn Ebî Hâtim - Beyhakî)
«Kim sıkıntıda bulunan borçluya mühlet verirse, ona her geçen gün için o alacağı kadar sadaka sevâbı vardır. » (Ahmed b. Hanbel.)
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin VEDA HUTBESİNDE faizle ilgili sözlerinin çevirisi!
«Yanında bir emanet bulunan kimse, bu emaneti kime aitse ona vermelidir.
«Her türlü ribâ (faiz) yasaktır. Ana sermayeniz sizindir, ne haksızlık ediniz, ne de haksızlığa uğrayınız. (Veya ne zulmeder, ne de zulme uğrarsınız).
«Allah ribâ (faiz) yoktur, diyor. Abdulmuttalib oğlu Abbasʹın bütün faiz (muamelesi) yasaktır. »
FAİZİN HARAM KILINMASININ BAZI NEDENLERİ
Bu konuda önce müfessirlerimizin yorum ve görüşlerini aktarmayı, sonra da iktisatçılarımızın görüş ve tesbitlerine yer vermeyi uygun bulduk:
Müfessir Alâuddin, Lübabutteʹvîlʹ de diyor ki:
«Ribâ’nın haram kılınmasının bir takım nedenleri vardır; bunları dört madde halinde özetliyebiliriz:
1. Ribâ (faiz) başkasına ait bir malı karşılıksız (ivazsız olarak) almaktır.
2. Ticaretle uğraşmayı engellemek, hiç yorulmadan başkasının kazancıyla oturup geçinmeye kapı açmaktır.
3. Toplum arasında faizsiz ödünç vermek gibi güzel bir yardımlaşma, ma’kul bir örf ve âdetin, (kâmil bir Sünnetin) kalkmasına sebep olmaktır ve her şeyin maddi karşılıkla değerlendirilmesini yaygınlaştırmaktır.
4. Hiç bir neden dikkate alınmasa bile, değil mi ki Allah faizi haram kılmıştır, ona kayıtsız ve şartsız uymamız gerekmektedir. Çünkü ilâhî tekliflerin hepsinin neden ve hikmetini bilmiyebiliriz. Ama bize gereken, sadece o emre uymak, inanmak, sonra da gerekirse hikmetini araştırmaktır.
Fahruddîn Râzî, Mefatihülgayb adlı tefsirinde özetle diyor ki:
«Faiz ile sadaka arasında tezat yönünden ilgi bulunduğu için birarada anılmışlardır. Çünkü sadaka, Allah yolunda isteyerek malı harcamak, dış görünüşüyle malı azaltma fedakârlığını göstermektir. Faiz ise, ilâhî yasağa rağmen başkasının emeğine el uzatıp karşılıksız bir fazlalık sağlamakla malı artırmaktır. Bunun için Allah faizin bereketini giderir; sadaka olarak verilen malın feyiz ve bereketini çoğaltır. »
Diğer nedenler:
a) Faiz ve faizcilik toplum yapısında belli bir zümreyi ciddi kazanç yollarından çekip almaya, emek sarfetmeden hazıra konmaya, daha doğrusu başkasının emeğiyle geçinmeye iter. Böylece her geçen gün gelir sağlamanın bu en kolay ve kârlı yolunu işlek hale getirip hızlandırır.
b) Toplum yapısında dayanışma ve merhamet duygusunu ve bunun taşıdığı yüce anlamı öldürür. Faizsiz ödünç vermenin bütün kapılarını kapatır. Fertler arasındaki ilgi ve yakınlığın tek değer ölçüsünün madde olduğu inancını kökleştirir.
c) Gönüllerden merhameti, vicdanlardan şefkati ve acıma duygusunu siler; yavaş yavaş tefeci ve faizciyle sömürülenler arasında düşmanlığa ortam hazırlar. Fakirle zengin arasındaki uçurumu biraz daha derinleştirir.
d) Allah insanlar arasındaki ilgi ve muameleyi karşılıklı hak ve vazife şuuruna, sevgi ve saygı temeline, merhamet ve şefkat duygularına bağlamıştır. Faiz bunların tümünü yıkıp İnsanî duyguları yok etmektedir.
FAİZ YASAĞINDA DÖRT KADEME
Ayeti âyetle; âyeti hadîslerle ve bunları iniş ve söyleniş sebepleriyle tefsîr etmesini, bu yoldan hüküm çıkarmasını bilmiyenler bu konuda da fahiş hata yaparlar ve kendi bilgisizliklerini İslâmʹa malederek Müslümanların sağlam inancını bozmaya, saadete uzanan yollarını tıkamaya çalışırlar. Allah kendi Kitabında faizi dört kademede açıklamış, bir önceki beyânını bir sonraki beyânıyla açıklığa kavuşturarak pedagojik bir yöntem uygulamıştır. Bunun sebebi açıktır: Çok yaygın bir haramı bir anda yasaklamak, kademeli olarak tahrim nedenlerini getirmeden bir çırpıda önüne sed çekmek, başarıya götürmez. İnsanın psikolojik yapısı, nefsin harama olan ilgisi tek kademeli bir yasağa karşı daima tepki gösterir. Bunun için Allah içki hakkındaki yasakta olduğu gibi, faiz hakkındaki yasağı da tedricen kademeli bir yöntem uygulayarak indirmiş ve böylece İlâhî yasağın hedef ve gayesine ulaşmasını sağlamıştır.
O halde Kurʹân’dan herhangi bir konu hakkındaki âyetlerden sadece birini ele alıp hüküm çıkarmak hiçbir zaman sıhhatli ve isâbetli değildir. Müctehit imamlar, ünlü hukukçular, bir mesele hakkında dinin hükmünü belirlemek için, o mesele hakkındaki bütün âyetleri, hadîsleri, tarihî olayları ve iniş ile söyleniş sebeplerini bir araya getirdikten, hangi âyetin daha önce indiğini, hangi hadîsin daha önce söylendiğini, hangisinin mücmel, hangisinin müfesser olduğunu tesbit ettikten sonra gerekli sonuca varabilmişlerdir. Yoksa rasgele bir âyet, ya da hadîs ele alınarak hüküm çıkarılmamıştır.
Hemen ifade edelim ki, belirttiğimiz yöntemde bir uygulamaya geçebilmek veya belirlenen ölçü ve anlamda bir hüküm çıkarabilmek köklü bir tahsil, geniş bir araştırma, kuvvetli bir hafıza ve çok sabırlı tarama ister. Günümüzde bu özellikleri olmayan, fakat bilgili geçinen, dinde kendini yetkili sayan türediler: «Ey imân edenler! faizi kat kat artırarak yemeyin.. » âyetine dayanarak -başka hiçbir araştırmaya, delilleri toplamaya, diğer âyet ve hadîsleri tesbite lüzum görmeden mal bulmuş mağribî gibi- ribâ’nın sadece kat kat yani katmerli olanı yasaklanmıştır, deme cesaretini kendilerinde buluyorlar. Şüphesiz ki, bilgisiz cesur olur. Fer konuyu o konuda ilim yapmış yetkili uzmanına bırakmak en insaflıca ve en akıllıca bir yoldur. Aksi halde meseleler içinden çıkılmaz bir hal, çözümü yapılamaz bir düğüm olup kalır.
O halde ribâ yasağıyla ilgili dört kademeyi açıklamamızda büyük yarar vardır. Dört kademeyle ilgili âyetlerden biri Mekke’de, üçü ise Medine’de inmiştir.
1. Mekke’de bu konuda ilk inen âyetle şöyle buyurulmuştur:
«İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz fâiz Allah yanında artmaz. Allahʹın hoşnudluğunu dileyerek verdiğiniz zekât (böyle değildir). İşte bunlar (zekât verenler onun) karşılığını kat kat artıranlardır. » (Rum sûresi âyet: 39)
Bu âyetle ribânın haram olduğu açıklanmıyor; inanmışların dikkati çekiliyor ve bu konuda onların kafasında bir soru, vicdanlarında bir istifham meydana getiriliyor. «Ribâ’nın Allah katında hiçbir sevâbı yoktur ve o hiçbir zaman bereketli bir ortam doğurmaz» denilerek akıl erenlerin bu konuda iyice düşünmelerini ve bir vicdan muhasebesi yapmalarını istiyor.
2. Medine’de ikinci kademede inen âyetle şöyle buyuruluyor:
«Yahudîlerden (çoğunun) zulümleri, birçoklarını Allah yolundan alıkoymaları, menʹedildikleri halde fâiz almaları ve haksız sebeplerle insanların mallarını yemeleri sebebiyle (daha önce) kendilerine helâl kılınan iyi ve temiz şeyleri onlara harâm kıldık ve yine onlardan küfür üzere kalanlara elem verici bir azâb hazırladık. » (Nisâ sûresi âyet: 160-161.)
Bu âyetle, ribânın yani faizciliğin Yahudi milletini ne hale düşürdüğü, nasıl da sömürücü bir millet durumuna getirdiği ve bundan dolayı onlara elem verici bir azâbın (hem dünyada, hem âhirette) hazırlandığı haber verilerek, Müslüman milletler uyarılıyor ve birinci âyetle kafalarında oluşturulan soru biraz daha büyütülüyor.
İlâhî yasaklara uymayan inkârcıları acıklı bir azâbın beklediğine bilhassa dikkatler çekiliyor. Âdil ölçülere bağlı dengeli bir ekonomik yapının sapasağlam ayakta durmasına ters düşen sebeplerden birine işâret edilerek, faizciliğin ön plana alınıp rağbet gördüğü bir toplumda hem ekonomik yapının ağır darbe alacağı, hem gelir dağılımında çok sakat bir yol izleneceği vicdanlara işleniyor.
Burada yine ribâʹnın Müslümanlara haram kılındığı açıklanmıyor, ama ona doğru açılmak istenen kapı biraz daha aralanıyor.
3. Medineʹde üçüncü kademede inen âyetle, Arap tefecilerinin aşırı denecek ölçü ve anlamda kat kat faiz almaları yasaklanıyor; böylece ribaʹnın haram olduğu az kapalı bir anlatımla bildiriliyor:
«Ey imân edenler! Fâiz’i kat kat artırarak yemeyin. Allahʹa (karşı gelmekten ve Oʹnun buyruklarına karşı durmak)dan sakının ki korktuğunuzdan kurtulup umduğunuza erişesiniz. » (Al-i İmrân sûresi âyet: 130.)
Böylece Müslümanlara ilk faiz yasağı konulmuş oldu. Kafalarda büyüyen ve zaman zaman tertemiz vicdanları sızlatan soru cevabını bulup çözüme kavuşturuldu. Fakat ne var ki bu konuda bir kapı açık tutuldu; ribâʹnın tamamının haram kılındığı kesinlikle anlaşılmıyordu. Bu nedenle riba hakkında şüpheler çoğaldı, fakat kalbler ve kafalar da yavaş yavaş bu yasağa yatıştı. Farklı görüş ve yorumlar birbirini İzledi: Kimi kat kat riba almak haramdır, azına cevaz vardır, dedi. Kimi, içki gibi, çoğu haram kılınan bir şeyin azı da haramdır, sonucunu çıkardı; derken dördüncü kademede ribanın tamamının haram kılındığı şüphe götürmeyecek bir anlatımla açıklandı. Zaten gönüller buna hazır duruma getirilmiş bulunuyordu:
a) «- Riba (faiz) yiyenler, (kabirlerinden) ancak şeytan çarpmış kimse gibi kalkarlar.. »
b) «- Kim de faize döner, önce olduğu gibi faizcilik yapmaya tekrar başlarsa... »
c) «- Allah faizi, bereketini gidererek hep azaltır... »
d) «- Ey imân edenler! Allah’tan korkun, faizden arta kalanı bırakın, eğer gerçekten inanmışsanız.. »
Meâlindeki konumuzu oluşturan âyetler indi.
Böylece hem basit, hem mürekkep faiz yasaklandı.
Sahih rivâyet ve tesbitlere göre, Kurʹân’dan en son inen âyetlerden biri de konumuzu oluşturan faiz hakkındaki âyetlerdir. Hatta Hazreti Ömer (R. A. ) diyor ki:
«Ribâ (faiz) âyeti, Kur’ân’ın en son inen âyetlerindendir. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bunu bize daha geniş biçimde açıklama zamanı bulmadan aramızdan ayrıldı. O halde artık hem riba’yı, hem ribâ şüphesi taşıyan muameleleri bırakın!. »
RİBÂʹNIN TANIMI
İslâmî kaynaklara göre riba kelime olarak «mutlak fazlalık, artıklık» demektir. Bir şeyde fazlalık ve artış meydana geldiğinde «reba’şşeyʹu yerbu» denilir.
Şerʹî ıstılah (terim) olarak daha çok şu iki anlamda kullanılmıştır:
a) Ana sermaye yerinde kalmak şartıyla borçludan vadenin her uzatılmasına karşılık artık bir paranın alınması,
Buna «Nesiʹ Ribası» denir. Bugünkü kapitalist sistemde va’de farkı denildiği gibi.
b) Bir şeyin kendi cinsiyle bir fazlalık karşılığında alınıp satılması,
Buna «Fazl Ribaʹsı» denir. Örneğin: Bir kilo PolatlI buğdayını, birbuçuk kilo Konya buğdayı karşılığında satmak..
İşte Riba’yı kesin olarak yasaklıyan âyet indiğinde Arap Yarımadasında faizin bu iki şekli vardı ve çok yaygın bulunuyordu.
İbn Cerîr diyor ki:
«Bir adamın diğeri üzerinde belli bir süreyle va’deli olarak ödünç verdiği malı veya parası bulunuyordu. Va’de dolunca ana sermayeyi ister, borçlu bunu verecek durumda değilse, sürenin yani vaʹdenin uzatılması karşılığında faiz belirlenirdi. Bazen bu birkaç kat oluncaya kadar sürüp gider ve borçlu, ana sermaye bir tarafa biriken ve mürekkeb faiz denilen riba’yı ödemekten âciz kalırdı. »
Kur’ân-ı Kerîm’in kesinlikle haram kılıp yasakladığı ribâ işte bu iki şekliyle Araçlarda uygulananı idi. Zaten kelimenin «el» tanımlama edatıyla kullanılması, «Er-Ribâ» denilmesi, daha çok bu iki şekli yansıtmaktadır. Hiç bir müfessir ve araştırıcı buna muhalefet etmemiş, aksi bir yorum ya da görüş ortaya koymamıştır. Müctehit İmamların da bu konuda görüş ve ictihad birliği, ilim adamlarının da icmâ’ı vardır.
RİBA - FAİZ
İslâm’a göre tanımlamasını yaptığımız fazlalığa RİBA denilirken, kapitalist topluluklarda buna FAİZ denilmektedir. Anlam ve hüküm bakımından bu ikisi arasında bir fark yoktur. Nitekim Prof. M. A. MENNAN bu konuda diyor ki:
«Kur’ân’daki riba deyimiyle kapitalist toplumlarda uygulanan faiz arasında bir fark varsa, bu yalnızca oranlar arasında bir derece farkıdır. Çünkü riba da, faiz de ana para üzerinden alınan bir fazlalıktır. »
Gerçi klasik iktisatçılardan bir kısmı faiz’i toprak rantına (yıllık gelir) benzetmiş ve paranın faize verilmesini, toprağını kendisi işletmeyen mülk sahibinin onu kiralaması ile aynı ölçüde görmüşse de bu çok farklı bir kıyastır; ikisinin aynı menatta birleşmesi mümkün değildir.
Faiz’i İktisadî gelişme için gerekli görenler ve ister istemez bunu İslâm’a sokmaya çalışanlar her bakımdan aldanmışlardır. Çünkü İslâm’ın İktisadî gelişmesi ancak tekâmülcü bir mânada yöneltilebilir ve bu muhteşem canlı kudret Kur’ân’ın özünde mevcuttur. «Başka bir sisteme yönelmesine gerek yoktur. O başlı başına yepyeni ve çok kudretli bir sistemdir. » (İslâm Ekonomisi Teori ve Pratik.)
Alım-satım İle Riba Arasındaki Fark
Konumuzu oluşturan ayetle: «Alım-satım da faiz gibidir» diyenlere karşı, «Allah alım-satımı helâl, faizi haram kılmıştır» buyurulmaktadır.
Böylece bu iki kavram arasında mâna, muhtevâ, kapsam, değer ve sonuç bakımından çok yönlü fark bulunduğu belirtilmiştir. Son asrın değerli müfessirlerinden Elmalılı Hamdi YAZIR, HAK DİNİ KURʹAN DİLİ adlı tefsirinde bu iki kavram arasındaki farkları detaylı ele alıp incelemiş, neden ve niçinleri üzerinde yeterince durmuştur. Meraklılara tavsiye ederiz. Diğer yandan Prof. M. A. MENNANʹin İslâm Ekonomisi Teori ve Pratik adlı eserinde Kâr ve Faiz üzerinde durularak deniliyor ki:
«İslâm’ın kâr anlayışı farklıdır ve kâr sınırlıdır. (Bu sınırı örf ve vicdan belirler.) Kapitalistlerin sağladığı sınırsız ve anormal kârlar açıkça toplumun sömürülmesini hedef almıştır. Bu tür kârlar kapitalist ekonominin ana özelliklerinden olan tekel ve kartellerin bir sonucudur. Ama İslâm, tekeli, malın biriktirilmesini, fiatların yükselmesini beklemek amacıyla üretimi piyasaya sürmeyip stokta bekletmeyi tamamen yasaklamıştır. Çünkü kapitalist ekonomide çok yaygın olan bu tür davranışlar iyilikle, bağışla, yardımlaşma duygusuyla ve toplum yararıyla taban tabana zıttır. İslâm normal bir kâra izin vermektedir. Normal kârı şöylece tanımlıyabiliriz: Yeni kuruluşun belirli bir üretim veya hizmete başlamak, eski bir kuruluşun da sıyrılmak eğilimini göstermediği gelir düzeyi. Bu eğilim de yeterli değildir. Unutulmaması gerekli temel ilke, toplumda hiçbir kişinin üretim projesindeki hak ettiği payından yoksun bırakılmamasıdır.
İslâm, normal kârı, alım-satım ölçüleri içinde kabul ederken faizi yasaklamıştır. Dikkatle gözden geçirilirse görülür ki, kâr ve faizde kazanç ve muamele yapı bakımından birbirinden farklıdır. Faizde, ödünç veren, ana para ve faizi sağlama bağladıktan sonra paranın kullanımına karışmamaktadır. Kârda ise firma sahibi, paranın kullanma yeri ve şekli ile doğrudan doğruya ilgilidir.
Buradan şu sonuç çıkmaktadır: Faiz üretken bir uğraşın sonucu değildir; oysa kâr üretken bir uğraş sonunda sağlanmaktadır. Faizde ödünç verenin üretken bir uğraşı olmadığından girişimci tesiri eksiktir. Oysa kârda bu tesir tüm üretim ve pazarlama boyunca canlılığını korumaktadır. Şöyle ki, faiz durumunda sermaye sahibi üretim işlemiyle ilgili değildir. Halbuki kârda sermaye sahibi sermayesinin ekonomik olarak kullanma yeri ve tarzını kendisi tesbit etmektedir. Burada girişimci kârını arttırmak amacıyla yeni buluşlara gidebilir ve gereksinmeleri karşılamak için yeni ürünlerin ortaya çıkmasını sağlayabilir.
Böylece kâr gelişmeye yol açmakta ve bir bakıma geliştirme çabalarının da bir karşılığı olmaktadır. Nihayet faiz durumunda zarar etkeni yoktur. Çünkü faiz belirlidir, sabittir. Oysa kâr girişimcinin yüklendiği riskin bir karşılığıdır. Girişimcinin geliri kesin ve belirli değildir. Kâr belirsizdir. Çünkü fizikî ve zihnî yetenekleri yönünden üstün olanlar daha yüksek kâr sağlayabilirler. Bu, çok yönlü farklardan ötürü İslâm faizi yasaklamış ve kâra izin vermiştir. »
Şüphesiz Allah alım-satımı helâl, faizi haram kıldı.
Ayrıca bu konuda Mefatihülgayb Tefsirinin C. 2, S. 530-531 bölümüne müracaat edilmesi tavsiye olunur.
DİĞER SEMAVÎ DİNLERDE FÂİZ
Faizin tarihi çok gerilere gitmektedir. Yapılan ciddi araştırmalara göre, Eflatun, YASALAR adlı kitabında faizi kötülemektedir. Romalılar ilk dönemlerinde faizi yasaklamış, sonraları faiz oranını başıboş bırakmayıp yasaya bağlamışlardır.
Tevratʹın elimizdeki nüshalarında da faizin yasak kılındığını açıklayan bir takım belgeler mevcuttur:
«Eğer kavmime, yanında olan bir fakire ödünç para verirsen, ona murabahacı olmıyacaksın; onun üzerine faiz komıyacaksın. » (TEVRAT/Kitabı Mukaddes Şirketi: 958. Çıkış Kısmı: s. 76, bab: 22/25.)
Musa Şeriatında Yasaklar
«Garibe haksızlık etmiyeceksin ve ona gadretmiyeceksin; çünkü siz Mısır diyarında gariptiniz. Hiç bir dul kadını ve öksüzü incitmiyeceksin!.. Eğer kavmime, yanında olan bir yoksula ödünç para verirsen, ona karşı tefeci gibi olmıyacaksın, onun üzerine faiz komıyacaksın. » (Musa ve Yahudilik/Hayrullah ÖRS - Remzi Kitabevi: 1966.)
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Allah yolunda harcamanın, sadaka vermenin önem ve yararı, toplum yapısında meydana getireceği dayanışma ve yaklaşmaya dikkatler çekilerek belirtildikten sonra, cemiyet bünyesindeki mânevî değer ölçülerini tahrîb eden ve her şeyi maddî karşılıkla değerlendiren; alın teriyle çalışma, insanlıktan yana yardım elini uzatma, İslâm kardeşliğinin derin anlamı gibi sosyal bağları koparan faizciliğin zararı anlatıldı.
Aşağıdaki âyetle, helâl sayılan alım-satımın en doğru yolda -ve anlamda yürütülmesinin bazı ölçüleri veriliyor. Kâtib-i Adl = Noter’in önemine ve yerine değiniliyor. Böylece insan haklarının korunması, sürtüşme, tartışma, yalan ve inkâra neden olacak kapıların ticarî alanda da kapatılması emrediliyor.