Tevbe Suresi 23-27. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا اٰبَٓاءَكُمْ وَاِخْوَانَكُمْ اَوْلِيَٓاءَ اِنِ اسْتَحَبُّوا الْكُفْرَ عَلَى الْاِيمَانِ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ قُلْ اِنْ كَانَ اٰبَٓاؤُ۬كُمْ وَاَبْنَٓاؤُ۬كُمْ وَاِخْوَانُكُمْ وَاَزْوَاجُكُمْ وَعَشِيرَتُكُمْ وَاَمْوَالٌۨ اقْتَرَفْتُمُوهَا وَتِجَارَةٌ تَخْشَوْنَ كَسَادَهَا وَمَسَاكِنُ تَرْضَوْنَهَا اَحَبَّ اِلَيْكُمْ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِهِ وَجِهَادٍ فِي سَبِيلِهِ فَتَرَبَّصُوا حَتّٰى يَأْتِيَ اللّٰهُ بِاَمْرِهِ وَاللّٰهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْفَاسِقِينَ لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللّٰهُ فِي مَوَاطِنَ كَثِيرَةٍ وَيَوْمَ حُنَيْنٍ اِذْ اَعْجَبَتْكُمْ كَثْرَتُكُمْ فَلَمْ تُغْنِ عَنْكُمْ شَيْـًٔا وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ ثُمَّ وَلَّيْتُمْ مُدْبِرِينَ ثُمَّ اَنْزَلَ اللّٰهُ سَكِينَتَهُ عَلٰى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ وَاَنْزَلَ جُنُودًا لَمْ تَرَوْهَا وَعَذَّبَ الَّذِينَ كَفَرُوا وَذٰلِكَ جَزَاءُ الْكَافِرِينَ ثُمَّ يَتُوبُ اللّٰهُ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ عَلٰى مَنْ يَشَاءُ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَحِيمٌ

27.

Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ederlerse, babalarınızı ve kardeşlerinizi bile dost edinmeyin. İçinizden kim onları dost edinirse, işte onlar, zalimlerin ta kendileridir.

Diyanet İşleri

24.

De ki: "Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz bir ticaret ve beğendiğiniz meskenler size Allah'tan, peygamberinden ve O'nun yolunda cihattan daha sevgili ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyin! Allah, fasık topluluğu doğru yola erdirmez."

25.

Andolsun, Allah birçok yerde ve Huneyn savaşı gününde size yardım etmiştir. Hani, çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş, fakat (bu çokluk) size hiçbir yarar sağlamamış, yeryüzü bütün genişliğine rağmen size dar gelmişti. Nihayet (bozularak) gerisin geriye dönüp kaçmıştınız.

26.

Sonra Allah, Resulü ile mü'minler üzerine kendi katından güven duygusu ve huzur indirdi. Bir de sizin göremediğiniz ordular indirdi ve inkar edenlere azap verdi. İşte bu, inkarcıların cezasıdır.

27.

Sonra Allah, bunun ardından yine dilediği kimsenin tövbesini kabul eder. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

23- Ey imân edenler! Babalarınızı ve kardeşlerinizi, eğer küfrü imân­dan üstün tutup seviyorlarsa, (gönülden) dost edinmeyin. Sizden kim on­ları dost edinirse, kendilerine çok yazık etmiş olurlar.

24- De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, bağ­lı bulunduğunuz oymak ve kabile; kazandığınız mallar, sürümsüzlüğünden korktuğunuz ticaret ve hoşlandığınız konaklar size Allah ve Peygamberin­den ve Allah yolunda cihâdtan daha sevgili ve sevimli ise, Allahʹın emri gelinceye kadar bekleyin!. Allah fâsık (İlâhî sınırları aşan) bir topluluğu doğru yola eriştirmez.

25- And olsun ki, Allah size birçok yörelerde ve yerlerde; Huneyn gü­nünde yardım etmiştir. Öyleki (o gün) çokluğunuz sizi böbürlendirmişti de size hiç de yararlı olmamış, doygun kılmamıştı. Yeryüzü ise genişliğine rağmen size dar gelmişti ve sonra da arka çevirip geri dönmüştünüz.

26- Sonra Allah, Peygamberi ve mü’minler üzerine sükûnet, emni­yet ve gönül yatışkanlığı indirmişti; derken görmediğiniz askerleri de in­dirmişti ve inkâr edenleri azâba uğratmıştı. İşte bu, kâfirlerin cezâsıdır.

27- Bundan sonra da Allah dilediğine tevbe idrâkini verip dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.

İNİŞ SEBEBİ

Yukarıda geçen âyetlerin iniş sebebi hakkındaki rivâyetlerden farklı birtakım tesbitler yapılmıştır:

a) Tabiîn’dan Mücahidʹe göre, bu âyetler bir önceki âyete mana yö­nünden bağlıdır. Abbas ile Talhaʹnın hicretten kaçınmaları sebebiyle in­miştir. (Lübabu’t-te’vîl)

b) İbn Abbas’a (R. A. ) göre, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, mü’minlere Medineʹye hicret emrini verince, bir kısmının hısım ve yakınları onların el­lerine ve eteklerine yapışarak kendilerini terketmemeleri için yalvarıp dur­dular. Hısımlarına karşı kalbleri yufka olanlar, onların bu yalvarışlarına da­yanamıyarak hicretten vazgeçtiler. O sebeple olayı hatırlatır mahiyette yu­karıdaki âyetler indi. (Esbâb-ı nüzûl/Nisaburî - Tefsîr-i Kurtubî)

c) Mukatilʹe göre, İslâm’a girdikten sonra henüz imânın tadını alama­yan 9 kadar münafık tekrar putperestliğe dönerek Mekkeʹye kendi ya­kınlarını özlediklerini söz konusu edip geri dönmek istediler. O sebeple yukarıdaki âyetler indi; aynı zamanda o gibi kimselerle dostluk ve yakın ilişkilerin kesilmesi emredildi. Çünkü mü’minin hısımları ne kadar yakın­ları bile olsa, onlarla dostluk kurmanın bazı sakıncaları olabilirdi; en azın­dan İslâmî sırların duyulması ve düşmana yeterince bilgi aktarılması imkân dahiline girmiş olurdu. Bu da İslâm devletinin aleyhine bazı üzücü sonuç­lar doğurabilirdi.

d) Diğer bir tesbit: Geçen âyetlerle Cenâb-ı Hak, müşriklerden ilgi kesilmesini emredince, ashabdan bir kısmı, küfür üzere kalan baba, kar­deş ve yakınlarımızdan nasıl ilgimizi keselim ki aramızda kopmaz bağlar mevcuttur, diyerek bir çözüm veya ruhsat yolu aradılar. O sebeple yuka­rıdaki âyetler indirildi. (Lübabu’t-te’vîl)

e) İmân edip İslâmiyeti din seçtikleri halde hısımlarını, mallarını ve ticaretlerini terketmek istemeyip Mekke’de kalmak veya ayrılmışsa ara- sıra sıla-i rahimde bulunmak arzusunda olanlar vardı. İlgili âyetler onlar hakkında inmiştir.

f) Ebû Bekir Cessasʹa göre, bu âyetler müʹminlerle münafıkları birbi­rinden ayırt etmek için İlâhî kıstas olarak indirilmiştir. Sahîh olan da bu­dur. Ancak yukarıdaki tesbitlerde de az-çok hakikat payı vardır.

İLGİLİ HADÎSLER

Sahîh tesbitlere göre, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bir gün Hz. Ömerʹin (R. A. ) elinden tutmuştu. Ömer (R. A. ) Resûlüllah’a (A. S. ) bağlılığını şöyle ifadeye çalıştı:

- Vallahi ya Resûlellah! Sen, nefsim (kendim) dışında bana her şey­den daha sevgilisin.

Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ona:

- Sizden birinize ben, nefsinden de sevgili olmadıkça (cidden) imân etmiş olmaz! buyurunca Ömer (R. A. ):

- Vallahi şu anda siz bana kendi nefsimden de daha sevgilisiniz, di­yerek duyduğu sıcak ve ölçüsüz sevgisini dile getirdi. (Müsned-İ Ahmed - Sahîh-i Buharî)

«Canımı kudret elinde tutan zata yemin ederim ki, sizden birinize ben babasından, çocuğundan ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça (gerçek anlamda o) imân etmiş sayılmaz. » (Sahîh-i Buhârî/iman: 8- Müslim/imân: 69, 70)

«Siz ıynet ile alım-satımda bulunduğunuz, öküzlerin kuyruklarına ya­pışıp ziraatle (çiftçilikle) yetindiğiniz ve (böylece) cihadı (Allah yolunda savaşı) terkettiğiniz zaman, Allah size bir horlanma ve aşağılanma musal­lat eder de dininizin (aslına ve mayasına) dönmenize kadar onu sizden çe­kip almaz. » (Müsned-i Ahmed: 2, 84- Ebû Davud/büyû’: 54. IYNE: Muhtaç bir adamın, bir kimseye gelerek bin lira ödünç istemesi ve fakat mukrizin ona: «Sana ödünç veremem, ama arzu edersen pazarda kıymeti 1000 lira olan şu elbiseyi alıp sana 1200 liraya satarım da onu sen tekrar götürüp 1000 liraya satıp ihtiyacını karşılarsın. » demesi şeklinde bir muameledir ki, İs­lâm bunu takbîh etmiştir.)

«Arkadaşların hayırlısı dörttür; bir yere gönderilen müfrezenin de ha­yırlısı yine dörttür. Askerlerin hayırlısı dörtbindir. Oniki bin kişi ise, azlık­tan dolayı aslâ mağlup olmaz. » (Müsned-i Ahmed - Ebû Davud/cihad: 82- İbn Mâce/cihad: 25- Dâremî / siyer: 4)

ALLAH VE PEYGAMBERİNİN HISIMLARDAN HER ZAMAN ÜSTÜN TUTULMASI GEREKİR

«Ey imân edenler! Babalarınızı ve kardeşlerinizi, eğer küfrü imândan üs­tün tutup seviyorlarsa, dost edinmeyin.... »

Ana-baba, kardeş ve çocuk, İlâhî sünnet gereği neslin devamını sağ­lamaya yönelik bir hısımlık bağıdır ve bütün hak dinlerce bu bağın koparılmaması emredilmiştir. Ancak bunun ölçüsü ve derecesi nedir? Kayıtsız şartsız o bağı sapasağlam tutup korumak mı gerekiyor, yoksa bazı şart­larla sınırlı mıdır? Önce şunu belirtelim ki, ana-babamız dünyaya gelme­mize vasıta kılınmışlardır. Ama bizi yokluk karanlığından varlık alanına çı­karan ve ebedî bir hayata aday kılan; sonra da maddî ve manevî ihtiyaç­larımızı belli kanunlara bağlayıp veren Allah’tır. O halde Allah ve Peygam­berinin hatırı, ana-babanın ve diğer yakınların hatırlarının çok üstündedir.

Hak dini insandan yana indiren, onu insan ruhuna aşılayan ve böyle­ce imân ve irfan ile süsleyen Allah, bununla insana en büyük lütuf ve ihsanda bulunmuş, en büyük nîmetini kusursuz vermiştir. O bakımdan bu nîmet, diğer bütün nimetlerin üstünde bir anlam taşır. Diğer nimetlerin ço­ğu fani hayatımıza; din ve imân nîmeti ise, hem fanî, hem ebedî hayatımı­za hitap etmektedir. Bunlar arasında bir tercîh yapmamız gerektiğinde, elbette Allah ve Peygamberini seçmemiz aklın ve sağduyunun yoludur.

Ana-baba, kardeş ve evlât küfrü imâna, putu Allah’a tercîh edip in­kâr karanlığında kalmakta ısrar ederlerse, onlarla olan yakın ilgimizi, gö­nül dostluğumuzu koparmamız gerekir; sadece hısmımız olmalarını dik­kate alarak zâhiri bir ilgi kurmamız kâfi gelir. Zira İslâmʹın varlığı, şeref ve itibarı onların varlığından çok daha önemli ve lüzumludur. Allah ve Pey­gamberinin rızası, onların rızasının çok üstündedir. İşte yukarıdaki ilgili âyetle bu gerçek açıklanarak mü’minlere en doğru yol gösterilmektedir.

Nitekim Bedir savaşında ashab-ı kirâmdan Ebû Ubeyde b. Cerrah (R. A. ) küfür içinde kalan ve küfrü İslâmʹa tercîh eden babası Cerrah ile meydanda karşılaştı. Babası durmadan putları övüyor, Allahʹa ve Peygam­berine yakışıksız sözler sarfediyordu. Ebû Ubeyde onunla vuruşmaktan ne kadar sakındıysa olmadı, kader hep onları karşılaştırdı, derken Ebû Ubeyde’nin gayret-i diniyye ve imâniyyesi, Allah ve Peygamberine olan sınırsız sevgi ve bağlılığı ruhunu kamçıladı ve babasına karşı kılıcını kullanma ih­tiyacını duydu. Babası cansız bir halde yere düşerken, Ebû Ubeyde yap­tığından pişmanlık duymayarak huzur ve gönül rahatlığı içinde Resûlül­lahʹa (A. S. ) dönüyordu. (Tefsîr-i İbn Kesîr: 2/342-Mısır?) Onun bu asilâne davranışını Allah kutlarken yu­karıdaki âyet de onun bu fiilini tasvîp eder anlamda indirilmiştir.

ZAFERİ SAĞLAYAN ALLAHʹTIR

«And olsun ki, Allah size birçok yörelerde ve yerlerde; Huneyn gününde yardım etmiştir... »

Âyette misal olarak verilen Huneyn savaşına, mü’minlerden, kesin bir rakam olmamakla beraber 12. 000 kişiye yakın bir kuvvetle gidildiği rivayet edilir. İslâm ordusu imkânlar nisbetinde teçhîz edilmiş ve görenleri hayran bırakacak düzen ve disiplin içinde yola çıkılmıştı. Bu göz doldurucu manzaranın tesiri altında kalan bazı kimseler kuvvetlerinin çokluğuyla bö­bürlenip Allah’ın sonsuz kuvvet ve kudretini bir ân unutarak gaflette bu­lundular. Kâfirlerin bu tür böbürlenme ve gafletleri normal karşılanır, ama Allah’a ve Âhiret gününe dosdoğru imân edenlerin ise, affedilir cinsten de­ğildir. O bakımdan Müslümanlar o böbürlenme ve az bir gafletin faturasını pek pahalıya ödediler.

Savaşın stratejik durumu ve gelişmesiyle sonucu:

Bugün Huneyn vadisinin nerede olduğu kesinlikle bilinmemektedir. Ancak araştırıcıların yakın tesbitine göre, Evtas dağı yakınında olduğu tahmin edilmektedir. Elde edilen ganimetin Cirrane’de bırakıldığı dikkate alınınca Huneyn’in buraya yakın olduğu sanılıyor. Cirrane ise, Mekkeʹden on mil uzakta, kuzey doğusunda bir yerin adıdır. Bugün hâlâ bu yer vardır ve bilinmektedir.

Mekke fethedilip putlar kırıldıktan sonra Mekke’nin güney doğusun­daki dağ kesiminde yaşamakta olan iki güçlü kabile bulunuyordu, Havâzin ile Sakîf.. Onlar aynı şeyin yakında kendi başlarına geleceğini düşüne­rek savaş hazırlığına giriştiler. Her iki kabileyi de, aralarında hayli üne sahip olan Avf oğlu Mâlik organize ediyordu. Okçularını iyice hazırlayıp İslâm ordusunun geçeceği dere kenarında pusuya yerleştirdi.

Peygamber (A. S. ) Efendimiz, onbini Mekkeʹyi fetheden mücahitlerden, iki binini de Kureyşʹten İslâm’a yeni girenlerden olmak üzere yaklaşık 12. 000 kişilik bir orduyla hareket etti. Arapların kendi aralarında bir eşini görmediği bu orduya dikkatle bakanların bir kısmı, onun çokluğuyla övü­nüyor, diğer bir kısmı da böbürleniyordu. Ordu gece hep yürüdü ve Hu­neyn vâdisinin ağzında fecrin doğmasını bekledi. Peygamber (A. S. ) beyaz bir ester üzerinde ordunun gerisinde bulunuyordu. Vâdiye girdikleri za­man Mâlik oğlu Avf, vâdinin iki yakasına yerleştirdiği okçularına işâret verdi. Beklenmedik bir anda, ordunun çokluğuyla böbürlenmenin birʹ ce­zası olarak binlerce ok yağmaya başladı. Bir anda İslâm mücahitleri şaş­kınlık gösterdiler, derken çoğu geri çekilmek zorunda kaldı. Peygamber (A. S. ) Efendimiz bulunduğu yerden ayrılmadı, bir ara düşmana doğru es­terini sürdü, ileriye varmak istediyse de Ebû Süfyân ona engel oldu.

İşte bu netameli dakikalarda Peygamber (A. S. ) Efendimiz’in amcası Hz. Abbas (R. A. ) aldığı talimat üzerine o gür sesiyle şöyle dedi: «Ey Pey­gamberi yurtlarına kabul edip barındıran Ansar!. Ey Hudeybiyeʹde ağaç al­tında and içerek Peygamber’e biat edenler!. Neredesiniz? Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz işte burada dimdik ayakta duruyor. Geliniz, toplanınız, birleşi­niz!. » (Mefatihü’l-gayb - İbn Kesîr - Lübabu’t-te’vîl - İbn Cerîr)

Bu yankı yapan gür ve tok sesi duyanlar kendilerini toparlamaya baş­ladılar-, derken büyük bir uğultu ve hemen sonra Allahu Ekber sesleri dal­ga dalga yükselmeye başladı. İslâm mücahitleri şaşkınlığı atıp mukabil harekete geçtiler. Cenâb-ı Hak’ın onlara verdiği bu cezadan sonra, gafletlerinden dolayı kalblerini az da olsa islendiren günahlarını anladılar ve Allahʹa yönelip tevbe ve istiğfarda bulundular. Allah da onların tevbesini kabul edip yardım kapılarını açtı. Çok geçmeden düşman safları bozuldu ve Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz yerden bir avuç toprak alarak düşman or­dusuna doğru serpti ve şöyle dedi: «Allah düşmanlarının yüzleri kara ve çirkin olsun! »

Böylece savaşın kaderi değişti, düşman fazla dayanamıyarak geri çe­kilmeye başladı, derken İslâm mücahitlerinin Allahu Ekber sesleriyle bir­likte cansiperane savaşması ve ileri atılması düşman ordusunda panik do­ğurdu; çok geçmeden karargâh kurdukları yerde binlerce deve, at, koyun, gümüş ve esir bırakarak kaçtılar.

Kur’ân-ı Kerîm Huneyn savaşında bu iki safhadan ve Allah’ın yardı­mından sözederek İlâhî lûtufların nasıl peşpeşe indiğini hatırlatıyor. (Geniş bilgi için bak: İbn Hişâm - İbn İshak - Siyer-i İbn Kesîr.)

Hz. Peygamber (A. S. ), sık sık ifâde ettiğimiz gibi, eşsiz bir kumandan­dı da. Kesin sonuç elde ettikten sonra asıl bu iki büyük kabileyi savaşa iten Mâlik b. Avfʹın tehlikeli bir İslâm düşmanı olduğunu düşünerek her şeyden önce o yılanın başını ezmenin gerektiğine karar verdi. Ne var ki, Mâlik kendisiyle birlikte hezimete uğrayıp kaçanları yanına alarak Taifʹe sığınmıştı. Durumu tesbit eden Hz. Peygamber (A. S. ) İslâm mücahitlerini Taifʹi kuşatmaya sevketti.

SAVAŞIN MUTLU SONUCU

Buharîʹnin Misver b. Mahreme’den yaptığı rivâyette ise, bu savaş özet­le şöyle anlatılıyor: «Havâzin kabilesinin söz sahibi olan bazı önemli ki­şileri Müslümanlığı kabul ederek Peygamber (A. S. ) Efendimiz’e geldiler. Mallarının ve esirlerinin geri verilmesini istediler. Peygamber (A. S. ) onla­ra: «Benim yanımda sözün en sevimlisi, en doğru olanıdır. O halde siz şu ikisinden birini seçin: Ya esirlerinizi, ya da mallarınızı.. Ben, (sizin İslâmʹa girip geleceğinizi bekleyerek) esir ve ganimetlerin taksimatını geciktirdim, (ama gelmediniz). »

Cidden Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Taif’ten Cirrâne’ye, yani ganime­tin depolandığı yere dönüp geldikten sonra 10 gece veya daha fazla Ha­vâzin heyetinin gelmesini beklemişti.

Onlara göre, Hz. Peygamberʹin kendilerine iki husustan birini geri vereceği belli olunca, düşüncelerini şöyle belirttiler: «Biz esirlerimizin ge­ri verilmesini tercîh ediyoruz. » Bunun üzerine Peygamber (A. S. ), Müslümanlara yönelip aralarında ayakta durarak Allah’a lâyık olduğu şekilde senâda bulundu, sonra da söze şöyle başladı: «Ashabım! Şu Havâzin söz­cüleri olan kardeşleriniz kusurlarından pişmanlık duyarak bize geldiler. Ben de (bana ve Abdulmuttalip oğullarına düşen) esirleri kendilerine geri vermemi uygun buldum. Sizden kim esirleri bu şekilde (karşılıksız) verip kardeşlerinizin kalblerini hoş etmeyi isterse, öyle yapsın! Kim de kendi pa­yını elinde tutmak, (karşılıksız vermek istemezse), bu karşılığı Allah’ın bi­ze ihsan edeceği ilk ganimet malından veririz. Artık arzu eden yapacağını yapsın! »

Ashab-ı Kirâm hep bir ağızdan: «Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in hatırı için Havâzin sözcülerine esirleri vermekle kendimizi müsterih ederiz», de­diler. Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) şöyle buyurdu: «Şu anda sizden elindeki esirleri vermek isteyenle istemiyeni ayırt edemiyoruz. Haydi gidin de bize, sizin muvafakatinizi iş bilir vekilleriniz gelip haber versin! » Onlar da bir tarafa çekilip görüştüler ve iş bilir vekilleri gelip kabilelerinin esir­leri iadeden memnun kalacaklarını ve bu hususta Hz. Peygamber’e (A. S. ) gereken yetkiyi verdiklerini bildirdiler. (Buharî - Müslim)

GÖRÜLMEYEN ASKERLER

«Derken görmediğiniz askerleri de indirmişti ve inkâr edenleri azâba uğratmıştı. »

Bedir savaşında olduğu gibi, Allah mü’minlerin cesaret, imân ve mo­rallerini artırmak, kâfirlerin cesaretini kırıp içlerine korku salmak üzere binlerce melek göndermişti. Kur’ân’da bu olay yukarıdaki âyetlerle haber verilmektedir. İndirilen meleklerin beşbin veya sekizbin, ya da onaltı bin arasında olduğu söylenir.

Sonuç:

Ortada hakla bâtılın, imânla küfrün amansız bir mücadelesi söz konu­sudur. Sağlam cevizle çürük cevizin birbirinden ayırt edileceği bir ortam mevcuttur. O bakımdan hısımlarını, kazançlarını, aile yurtlarını, Allah’tan ve Peygamberinden daha çok sevenlere, kişisel menfaatlerini Allah yolun­da cihada tercîh edenlere gelince, Allah’ın ezelî plân ve proğramı gereği başlarına gelecek belâ ve fitneyi beklemeleri gerekmektedir. Müslüman bir topluluğun var olması, Allah ve Peygamber sevgisini bütün sevgilerin üstünde tutmalarıyla ve Allah yolunda savaşı her türlü şahsî meselelerine tercîh etmeleriyle devamlılık gösterebilir. Ashab-ı Kirâmʹın çoğu sağlam bir imân temeli üzerinde gelişip Allah, din ve peygamber sevgisinin üstün­de başka bir sevgi tanımıyorlardı. Aralarına sızan, zâhiren müslüman gö­rünüp içinde şirk ve inkâr murdarlığını taşıyanlar ise, böyle bir denemede renklerini belli ediyorlar ve gerçek mü’minlerden hemen seçiliyorlardı. Önemli olan, mü’minlerin çoğunluğu oluşturup yaratıldıkları amaç ve hik­mete yönelmeleridir.

İNSANI SÜRÜKLEYEN SEVGİLER

«De ki: Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, bağlı bulunduğunuz kabile ve oymak, kazandığınız mallar, sürümsüzlüğünden korktuğunuz ticaret ve hoşlandı­ğınız konaklar size Allah ve Peygamberinden ve Allah yolunda cihattan daha sevgili ve sevimli ise, Allah’ın emri gelinceye kadar bekleyin!. »

Kur’ân ilgili âyetlerle insan kalbini kendine doğru çeken dünya haya­tının birtakım aldatıcı zevklerini ve nesnelerini sıralıyor. Böylece hayat için bir bakıma lüzumlu olan bu nesnelerle insan ilgisinin ne nisbette tutulma­sına işârette bulunarak asıl kalıcı olan zevk ve değerlere dikkatleri çekiyor.

Bu zevk ve nesneleri sekiz madde halinde özetliyebiliriz:

1- Evlât sevgisi,

2- Ana-baba sevgisi,

3- Eş sevgisi,

4- Kabile ve aile sevgisi,

5- Kardeş sevgisi,

6- Kazanılan mal ve servet sevgisi,

7- Ticaret sevgisi,

8- Hoşlanılan ev-konak sevgisi, makam ve şöhret câzibesi..

İnsanı birçok kutsal değerlerden, yüce amaçlardan, kalıcı hayırlardan alıkoyan sekiz sevgi.. Bunlara karşı aşırı bir hayranlık duyup ölçüyü kaçır­mak, imân ve İslâm aşkını köreltir; Allah yolunda hizmette bulunma şe­ref ve faziletinden uzaklaştırır. Aynı zamanda aşırı gidildiği taktirde ibâdet zevkini dumura uğratıp insana asıl amaca yönelmeyi unutturur. Böylece dünya hayatının bu gibi süs ve zevkleri birer vasıta olmaktan çıkar, gaye olma düzeyine gelir. Dönüş yapılmadığı takdirde, her geçen gün bu vasıtalar insanın benliğini istilâ ederek hayatın sadece maddî refah ve zevk­ten ibaret olduğu düşüncesini kökleştirir.

Kur’ân ilgili âyetle böylesine çarpık bir tutum ve düşüncenin biri dün­yada, diğeri âhirette olmak üzere iki ayrı azâba neden olacağını haber ve­riyor, sonra da gereken uyarıları yaparak münafıklarla kalblerinde şüphe ve imansızlık hastalığı bulunanların durumunu ve sonuçlarını ibretli bir misal olarak gözler önüne seriyor.

Dünyadaki azâbı, başka milletlerin kültür istilâsına uğrayıp yabancı­lara yem olmaktır. Âhiretteki azâbının ölçüsünü ise, Allah bilir. An­cak tevbe edip dönüş yapanlar bu genellemenin dışındadırlar. Çünkü Al­lah tevbeleri çokça kabul edendir. Aynı zamanda O, dinî sınırları aşıp her şeyi mubah sayanları doğru yola eriştirmez.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle Allah ve Peygamber sevgisinin bütün sevgiler üzerinde tutulmasının gereğine dokunuldu. Bunu yerine getirmeyenlerin sonucuna katlanmalarına hazırlanmaları hatırlatıldı. Sonra da ken­dilerini imân doğrultusunda Allah ve Resûlüllâh sevgisine mazhar kı­lınma düzeyine getiren mü’minlere savaşlarda Allahʹın meleklerle yardım ettiği belirtildi.

Aşağıdaki âyetlerle kutsal topraklarda artık müşriklerin istedikleri gi­bi hareket edemiyecekleri ve gelecek olan hac mevsiminde Mescid-i Ha­ramʹa yaklaşamıyacakları ilân ediliyor. Sonra da kitap ehlinin yıllardır aşı­rı gitmelerine bir son verileceği ve onların da İslâmʹın hâkimiyeti altına alınıp kendilerinden cizye (vergisi) alınacağı bildiriliyor. Böylece İslâmʹın mutlak adâlet ölçüleri içinde, azıp sapıtanları ıslâh edeceğine, hiç değil­se tesirsiz hale getireceğine işârette bulunuluyor.