MEÂLİ:
22- De ki: Allah’tan başka (ilâhlar olduklarını) iddia ettiğiniz şeylere duâ edip yalvarın; ne göklerde, ne de yerde zerre kadar şeye sâhip değillerdir; ikisinde de onların hiçbir ortağı (Allahʹa ortak olacak bir dayanakları) yoktur; Allahʹın o tanrılardan yardımcı bir arkası da yoktur.
23- Allahʹın huzurunda O’nun izin verdiğinin dışında (kimselerin) şefaati fayda vermez. Sonunda kalplerindeki korku ve dehşet giderilince «Rabbimiz ne buyurdu? » derler. «Hakkı buyurdu. O, yücedir, uludur. » diye cevap verirler.
24- De ki: Sizi göklerden ve yerden rızıklandıran kimdir? De ki: Allahʹtır. Şüphesiz ki, ya biz, ya da siz doğru yol üzereyiz veya açık bir sapıklık içindeyiz.
25- De ki: bizim işlediğimiz suç ve günahtan siz sorumlu tutulmazsınız; sizin yaptıklarınızdan da biz sorumlu tutulmayız.
26- De ki: Rabbimiz bizi biraraya toplayacak, sonra da hak ile aramızı ayıracak (haklıyı haksızdan kesin kesin ayırt edecektir). O, (hak ile) en iyi fethedendir; her şeyi bilendir.
27- De ki: Oʹna kattığınız ortakları bana gösterin! Hayır, (Oʹnun ortakları yoktur). O çok üstün, çok güçlü, hikmet sâhibi olan Allahʹtır.
28- (Ey Peygamber! ) Biz seni bütün insanlara ancak (rahmetin) müjdecisi, (azâbın) uyarıcısı olarak gönderdik. Ama insanların çoğu bilmezler.
29- Ve dediler ki: doğrulardan iseniz (söyleyin) bu vaʹd ne zaman?
30- De ki: size belirlenen bir gün vardır ki ondan ne bir an geri kalabilirsiniz, ne de bir an ileri geçebilirsiniz.
İLGİLİ HADÎSLER
«Yüce Allah gökte bir şey buyurunca, melekler Oʹnun sözüne karşı eğilerek kanatlarını çırparlar; öyle ki bu çırpışları, kaygan bir kayaya vurulan zincir gibi (ses çıkarır). Kalplerindeki korku kalkınca, «Rabbimiz ne buyurdu? » diye sorarlar. «Hakkı buyurdu. O, yücedir büyüktür» derler. » (Buharî/tevhîd: 32, tefsîr: 1/15, 1/34- Tirmizî/tefsîr: 2/34- İbn Mâce/ mukaddeme: 13, Dâremî/mukaddeme: 15)
İbn Abbas (R. A. ) anlatıyor:
- Resûlüllâh (A. S. ) akşam namazından sonra birkaç ashabıyla oturuyordu. O sırada bir yıldız kayma olayı meydana geldi ve bol ışık saçtı. Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ashabına:
- Siz bu olay hakkında cahiliyet günlerinde ne düşünür ve ne derdiniz? diye sordu.
Onlar da şu cevabı verdiler:
- Ya büyük bir adam doğdu, ya da öldü şeklinde yorumda bulunurduk.
Peygamber (A. S. ) onlara şöyle buyurdu:
- Bu kayan yıldız ne bir kimsenin ölümü, ne de doğumu için kayar. Yüce ve mübarek Rabbimiz bir buyruğunu yerine getirince Arşʹı kaldıran melekler tesbîh getirir, sonra da dünya semasına ulaşıncaya kadar gök ehli sırayla tesbîh getirirler. Arş’ı taşıyan meleklerden hemen sonraki gök ehli, «Rabbimiz ne buyurdu? » diye sorarlar. Onlar da vaki haberi verirler. Böylece sırasıyla her gök ehli kendisinden sonraki gök ehline haber vererek dünya semasına ulaşıncaya kadar bu haber verme işi sürüp gider. Cinler kulak verip haberi kapmak isterler, o sebeple onların üzerine şihab (gök taşı) atılır. Ancak cinler İlâhî haberi indiği gibi kapabilirlerse, onu aslından uzaklaştırıp bir sürü yalan katıp değiştirirler (de öylece kâhinlere, cincilere ulaştırırlar). » (Müslim/selâm: 124- Tirmizî/tefsîr: 34- Ahmed: 1/218)
ŞEFAAT YETKİSİ
«Allah’ın huzurunda O’nun izin verdiğinin dışında (kimselerin) şefaati fayda vermez. »
Allah’ı bırakıp putları ilâh edinenler, onların şefaatlerini umarlar ve bunun için o putların önünde eğilip birçok dilek ve temennide bulunur; kurban keser, tavaf ederlerdi. Oysa göklerde ve yerde hiçbir kudrete mâlik olmayan o yontulmuş cisimleri ilâh edinmek insanın hılkatındaki azizliğe, şerefe ve mükerremliğe ters düşmekte ve insanı çok küçük düşürmektedir. Zira canlılar ve cansızlar âleminde insandan daha kadri yüce, daha aziz bir varlık yaratılmamıştır. Görülebilen her şey onun için, o da Allahʹa kullukta bulunmak için yaratılmıştır. O bakımdan insandan çok değersiz olan cisimlere tapanlar kendilerini onlardan daha değersiz duruma düşürmekte ve yüklendiği İlâhî emânete hiyânet etmektedirler.
Şefaat bilindiği gibi, birine eşlik, arkadaşlık edip arka çıkmak, bağışlanmasını dilemektir. Diğer bir tarifle: Daha çok aşağı derecedeki kimseye sahip çıkıp ondan yukarı derecede olandan onu affetmesini sağlamaya çalışmaktır.
Kıyâmet olayı meydana geldikten sonra ölüler kabirlerinden kaldırılınca, dünyada iken Allahʹa ve âhirete inanmayanlar, gerçeği gözleriyle görüp öğrenince kendilerini o günün dehşet ve azâbından kurtaracak şefaatçiler aramaya başlayacaklardır. Ne var ki, düne kadar bel bağladıkları, büyük umutlarla kutsallaştırdıkları putların hiçbir yetkisi bulunmadığına şâhit olunca, büyük bir korkuya kapılacaklar; ne kadar imkân ve fırsatları kaçırdıklarını anlayıp kahrolacaklar.
Allah’ın izin verdiği peygamberler ve onların yolunda olan salihler, âlimler ve mürşitler şefaat ederler. Mahşer ehli böyle bir ortamda heyecan ve merakla beklerken, İlâhî emir tecelli eder. «Rabbimiz ne buyurdu? » diye sorulunca da, «Rabbimiz hakkı buyurdu. O çok yücedir ve çok büyüktür» diye cevap verilir. Böylece kimler şefaat edecekse bu inen emirle onlar yetkili kılınır.
BATIL İLÂHLARIN KUDRETSİZLİĞİ
«De ki: Sizi göklerden ve yerden rızıklandıran kimdir? De ki : Allahʹtır.. »
Bilindiği gibi, insan hayatını devam ettiren rızkın iki ana kaynağı vardır: Gök ve yer. Bu iki kaynak ortak çalışıp kusursuz şekilde rızık için sebep ve ortamı oluştururlar. Gerisi insanın çalışma, azim ve becerisine kalır. O bakımdan Cenâb-ı Hak, gerçekte hiçbir kaynağa sahip olmayan bâtıl ilâhların kudretsizliğini inkârcı sapıklara göstermek için şu soruyu ortaya atıyor: «Göklerden ve yerden rızıklandıran kimdir? » Bununla şu hususlar sorulmak istenmektedir: Düzeni kuran kimdir? Güneşi, ayı, bulutları, denizleri, rüzgârı belli kanunlarla hizmete sevkeden kimdir? Canlı- cansız hangi sahte ilâh buna sahiptir? İşte bütün bunları kudretiyle yaratıp hizmete sevkeden Cenâb-ı Hakʹtır ki insanın rızkını, iki kaynağı harekete geçirerek belli ölçüde verir. Bir an düşünelim ki, güneş belirlenmiş nisbette enerji vermeyip bunu kısacak olsa, onun yerini dolduracak enerji nereden, nasıl sağlanabilir? İnsan hayatı bir anda felce uğrar ve yaşama şansı ortadan kalkar. Denizler bugünkü orandan çok az bir nisbette buharlaşmaya yönelse, durum ne olur? Kuraklık her yanı kasıp kavurur ve yaşama yolları bir bakıma tıkanmış ve kapanmış olur.
Bütün bu düzenli, ayarlı, plânlı ve proğramlı olayları insanların hizmetine sevkeden kimdir? İnsanın kendisi midir? Hayır.. Putlar mıdır? Hayır.. Tabiatın kendi kendisini ayarlaması ve plânlaması mıdır? Hayır. Çünkü tabiat dediğimiz şey, canlı, cansız varlıkların bütünüdür ki hepsi de sonradan yaratılmıştır.
Konumuzu oluşturan âyetle, insan aklı bu gerçeklere çekilmekte ve olayları akıl ve ilim süzgecinden geçirmemiz önerilmektedir.
HER MİLLET KENDİ YAPTIĞINDAN SORUMLUDUR
«De ki: Bizim işlediğimiz suç ve günahtan siz sorumlu tutulmazsınız; sizin yaptıklarınızdan da biz sorumlu tutulmayız. »
İnsanları eğitip öğretmekle, uyarıp doğru yolu göstermekle, faydalı ve zararlı şeylerden haber vermekle görevli olan peygamberler, ilim adamları, sâlihler ve mürşitler, yüklendikleri bu kutsal görevi yerine getirdikten sonra, eğitip uyardıkları, doğru yolu gösterip tehlikeli yoldan haber verdikleri aile, toplum, kavim ve milletin sapıtmasından, azıtıp Hakk’a sırt çevirmesinden elbette sorumlu tutulmazlar. Konumuzu oluşturan âyetle bu gerçeğe parmak basılıyor ve mü’minlere nasıl hizmet etmeleri gerektiği bir daha hatırlatılırken, inkârcı sapıklar, nankör azgınlar uyarılıyor. Böylece herkesin kendi işlediğinden, yaptığından; niyet ve amelinden sorumlu tutulacağı kesinlik kazanıyor.
MÜCADELE HALİNDE OLAN İKİ TARAF DA HAKLI OLAMAZ
«De ki: Rabbimiz bizi biraraya toplayacak; sonra da hak ile aramızı ayıracak (haklıyı haksızdan kesin olarak ayırt edecek). O (hak ile) en iyi fethedendir; her şeyi bilendir. »
Uyaranlarla uyarılanlar; doğru yolda olanlarla, yanlış ve eğri yolda yürüyenler bir olamazlar ve her iki taraf da haklı sayılamazlar. Zira «hak» birdir, birkaç değildir. Uyaranlar haklı iseler, uyarıyı kabul etmeyenler haksızdırlar. İnsanları bir olan Allah’a çağıranlar haklıysa, bunu red ve inkâr edenler mutlaka haksızdırlar. İslâmiyet son din olarak diğer semavî dinleri yürürlükten kaldıran hak din ise, buna karşı gelip öteki dinlerin yürürlükte bulunduğunu savunanlar elbette haksızdırlar. Bu misalleri çoğaltmak mümkündür. O halde ihtilâf, sürtüşme, tartışma ve mücadele halinde bulunan iki görüş, iki ayrı inanç ve düşünceden biri haklıysa, diğeri mutlaka haksızdır. Bu değişmiyen bir kaidedir ki sürüp gider.
Cenâb-ı Allah tek ilâhsa ve haksa, -ki mutlaka haktır- diğer ilâhlar elbette bâtıldır. Haktan sonra ancak bâtıl vardır. Kur’ân bu değişmeyen esası şöyle açıklamaktadır: «İşte bu Allah, hak (Olan) Rabbinizdir. Haktan sonra ancak sapıklık var. » (Yunus Sûresi: 32)
O halde bu dünyada bâtılı temsîl edenler, haksız bir davayı savunduklarını kabul etmeyip hakkı temsîl edenlerin inanç ve irşatlarını red ve inkâr ederlerse, bu iki karşıt inanca sahip olanlar arasında, haklıyı haksızdan ayırd etme imkânı kalmamışsa, o takdirde Cenâb-ı Hak âhiret gününde onlar arasında hükmedip haklıyı haksızdan ayırd edecektir ve o zaman bâtılı savunanların durumu hiç de iyi olmayacaktır.
Bunun içindir ki, Kur’ân hemen her vesileyle akıl sâhiplerine seslenerek, hakkı doğruyu görüp anlamak istiyorlarsa, göklerin ve yerin yaratılışına, kurulan kusursuz düzen ve dengeye bakmalarını ve her şeyin hilkat özelliğine göre, üzerinde taşıdığı İlâhî damgayı görmelerini tavsiye etmekte; gelişigüzel, anlamsız ve hikmetsiz hiçbir şeyin yaratılmadığını araştırıp öğrenmelerini emretmektedir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Allah’ı bırakıp bâtılın peşine takılan ve canlı- cansız eşyayı ilâhlaştıran sapık maddecilerin akıl ve vicdanlarına seslenildi. Bu konuda uyarıcı bilgi verilerek, insanlardan yana kudret eliyle hazırlanan rızka dikkatler çekildi. Sonra da insanlık için Allah’ın en büyük nîmeti olan Hz. Muhammedʹin (A. S. ) bütün insanlara peygamber olarak gönderildiği açıklanarak, Onun getirdiği esaslar ve prensipler üzerinde iyice araştırma yapmaları tavsiye edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Kur’ân’a ve Hz. Muhammed’in (A. S. ) getirdiği son dine inanmayanların büyük bir haksızlık içinde kendilerine yazık ettikleri konu ediliyor ve sonra da bunlardan dönüş yapmadan, hakkı kabul etmeden ölenlerin âhirette, birbirlerini suçlayacaklarına değinilerek çok düşündürücü ibret dolu bir tablo ortaya konuluyor.