MEÂLİ:
22- Allah ile beraber başka bir İlâh edinip tapma! Sonra yerilmiş ve yalnızlığa itilip yardımsız bırakılmış olursun.
23- Rabbin ancak kendisine kulluk etmeni; ana-babaya iyilikte bulunmanı emretmiştir. Onlardan biri ya da ikisi senin yanında yaşlanırsa, onlara «öf!» bile deme; onları sakın azarlama, onlara hep güzel, tatlı, iç açıcı söz söyle.
24- Onlara çok merhametli davranıp tevâzu kanadını indir ve de ki: Rabbim! küçükken beni besleyip büyüttükleri gibi onlara merhamette bulun.
25- Rabbiniz, içinizde olanı daha iyi bilir; eğer iyi-yararlı kişiler olursanız, şüphesiz ki O, kendisine (imânla, tevbeyle) dönüp yönelenler için çok bağışlayıcıdır.
26- Yakınlara, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver ve sakın saçıp savurma.
27- Şüphe yok ki, saçıp savuranlar, şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankördür.
28- Rabbinden umduğun rahmeti arzulayarak, onlardan (sözü edilen hak sâhiplerinden) yüzçevirirsen, o durumda onlara (hiç değilse) tatlı yumuşak bir söz söyle.
29- Elini boynuna bağlayıp asma, onu büsbütün açma, sonra kınanır, pişmanlık içinde açıkta kalırsın.
30- Şüphesiz ki Rabbin rızkı dilediğine genişletir, dilediğine de bir ölçüye göre daraltır. Çünkü O, kullarından elbette haberlidir ve onları mutlaka görür.
31- Çocuklarınızı fakirlik endişe ve korkusuyla öldürmeyin. Biz onları da, sizi de rızıklandırıyoruz. Şüphesiz ki, onları öldürmek büyük bir suçtur.
32- Zinaya yaklaşmayın; çünkü o elbette hayâsızlıktır ve kötü bir yoldur.
33- Allahʹın harâm kıldığı, (öldürülmesini kesinlikle yasakladığı) kimseyi -haklı bir sebep dışında- öldürmeyin. Kim haksız yere öldürürse, onun velîsine bir yetki vermişizdir; artık o da öldürme hususunda aşırı gitmesin; çünkü o yardıma eriştirilmiştir.
34- Yetim malına da -rüşde erinceye kadar- en güzel ve uygun şeklin dışında yaklaşmayın. Verilen sözü, yapılan sözleşmeyi yerine getirin. Çünkü verilen söz ve yapılan sözleşmede mutlaka sorumluluk vardır.
35- Ölçtüğünüz zaman ölçeği tam olarak yerine getirin; doğru teraziyle tartın. Bu daha hayırlı ve sonuç yönünden de daha iyidir.
36- Bilmediğin bir şeyin ardına düşme; çünkü doğrusu kulak, göz ve kalp, bunların herbiri ondan (ardına düştüğün şeyden) sorumludur.
37- Yeryüzünde böbürlenerek yürüme; çünkü sen yeri delemezsin ve boyca da dağlara ulaşamazsın.
38- Daha kötüsü, bütün bunlar Rabbin katında sevilmeyen şeylerdir.
İLGİLİ HADÎSLER
Abdullah b. Amr b. Âs (R. A. ) anlatıyor:
«Bir adam, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹe gelerek, cihada çıkmak için izin istedi. Resûlüllâh (A. S. ) ona:
- Anan-baban hayatta mıdır? diye sordu.
- Evet... deyince, Resûlüllâh (A. S. ) ona:
- O halde onları (memnun etmek) için cihatta bulun! buyurdu. » (Buharî/cihad: 138, edeb: 3- Müslim/birr: 5- Ebû Dâvud/cihad: 31-Nesâi / cihâd: 5- Ahmed: 2/165, 172, 188, 193, 197, 221)
Abdullah b. Mesʹud (R. A. ) diyor ki:
«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹden sordum:
- Amellerin hangisi Allah yanında daha çok sevimlidir?
Buyurdu ki:
- Vaktinde kılınan namaz...
- Sonra hangisi?..
- Ana-babaya iyilikte bulunmak...
- Ondan sonra hangisi?..
- Allah yolunda cihat etmek... » (Buharî/rikak: 18- Müslim/imân: 139- Tirmizî/tefsîr: 61, Ebû Dâvud/ cihâd: 1- Ahmed: 2/146, 452-6/180)
Mâlik b. Rabiʹa es-Sâidî (R. A. ) anlatıyor:
«Ansardan bir adam, Peygamber (A. S. ) Efendimiz’e gelerek sordu:
- Ey Allahʹın Resûlü! Ölümlerinden sonra ana-babama iyilik olarak yapmam gereken bir şey var mıdır, onu yerine getireyim?
Peygamber (A. S. ) şu cevabı verdi:
- Evet, dört husus vardır: Onlar için duâ ve istiğfarda bulunmak, onların (başkalarına) verdikleri sözü yerine getirmek, dostlarına ikramda bulunmak, ikisi tarafından olan hısımlarla iyi ilişkiler kurmak -ki hısımlar ancak o ikisi tarafından olabilir-. İşte ölümlerinden sonra onlara yapacağın iyilikler bunlardır. » (İbn Mâce/edeb: 2- Ahmed: 3/498)
«Şüphesiz ki Cenâb-ı Hak, babalarınızı size tavsiye ediyor ve gerçekten Allah analarınızı size tavsiye ediyor, Allah analarınızı size tavsiye ediyor, Allah analarınızı size tavsiye ediyor. Şüphesiz ki Allah derece derece akrabanızı da size tavsiye ediyor. » (İbn Mâce/edeb: 1)
«Rızkının genişlemesini, ecelinin geciktirilmesini isteyen kimse, hısımlarıyla (iyi ve sıcak) ilgisini devam ettirsin. » (Buharî/edeb: 12, büyûʹ: 13- Müslim/birr: 20, 21- Ebû Dâvud/zekât: 45)
«Ölen babasıyla kabirde ilgi kurmak isteyen kimse, onun ölümünden sonra arkadaş ve dostlarıyla ilgi kursun. » (Müsned-i Ahmed: İbn Ömer (R. A. )dan)
«Hiç bir gün yok ki, (Allahʹın) kulları sabahladığında gökten iki melek inmesin. Onlardan biri şöyle der: «Allahım, (senin için) harcayanın harcadığının yerini doldur. » Diğeri ise şöyle der: «Allahım, malını tutup (senin için) harcamayana telef ver (malının feyiz ve bereketini kaldır). » (Müslim/zekât: 58- Ahmed: 2/306, 347)
«Verilen sadakadan dolayı mal eksilmez. Allah için harcayanın Allah ancak şerefini artırır. Kim de alçak gönüllü davranırsa, Allah onu yükseltir. » (Tirmizî/zühd: 17)
«Aşırı cimrilikten sakının. Çünkü bu sizden öncekileri yok etmiştir. Şeytan onlara cimrilikle emretmiş (fısıldamış), onlar da cimri olmuşlar. Hısımlarla ilgilerini kesmelerini emretmiş, onlar da ilgilerini kesmişler. Hayasızlıkla emretmiş, onlar da hayasızlığa başlamışlar. » (Müslim/birr: 56- Ahmed: 2/160, 191, 195 - 3/323)
«Nafaka (konusunda harcama)da bulunurken iktisada riâyet, geçimin yarısıdır. » (Beyhakî: İbn Abbas (R. A. )dan)
«İktisada riâyet eden fakir olmaz. » (Müsned-i Ahmed: İbn Mes’ud (R. A.) den)
İbn Mesʹud (R. A. ) diyor ki: «Peygamber (A. S. ) Efendimize sordum:
- Hangi günah daha büyüktür?
- Allahʹa eş, ortak, denk ve benzer koşman, buyurdu.
- Ondan sonra hangi günah daha büyüktür?
- Seninle birlikte yemek yer endişesiyle çocuğunu öldürmen...
- Ondan sonra hangisi?
- Komşunun karısıyla zina etmen... » (Buharî/tefsîr: 3/2, 2/25, edeb: 20, diyat: 1, hudud: 19, tevhîd: 40, 46- Müslim/lmân: 141, 142- Ebû Dâvud/talâk: 50- Tirmizî/tefsîr: 25- Nesâî/tahrîm: 44- Ahmed: 1/380)
Ebû Ümâme (R. A. ) anlatıyor:
«Bir gün genç bir adam, Peygamber (A. S. ) Efendimizʹe gelerek, «Ey Allahʹın Peygamberi! Zina hususunda bana izin ver» diyerek ruhsat istedi. Orada hazır bulunanlar, onu bu sözünden dolayı kınayıp vazgeçirmek istediler. Bunun üzerine Peygamber (A. S. ) Efendimiz o gence, «Yaklaş.. » dedi. O da yaklaşınca, Peygamber (A. S. ) «otur» dedi. O da oturdu ve aralarında şu söyleşi geçti:
- Başkasının senin annenle zina etmesini ister misin?
- Hayır, vallahi.. Allah beni sana fedâ etsin.
- O halde başkaları da bu fiili anaları için arzu etmez.
- Kızın için böyle bir şey ister misin?
- Hayır, vallahi.. Allah beni sana fedâ etsin.
- Öylece başkaları da kendi kızları için bunu istemez.
- Kızkardeşin için ister misin?
- Hayır, vallahi.. Allah beni sana fedâ etsin.
- O halde başkaları da kendi kızkardeşleri için böyle bir şey istemez.
- Ya halaların için ister misin?
- Hayır, vallahi.. Allah beni sana fedâ etsin.
- Başkaları da bunu kendi halaları için istemez. Ya teyzelerin için İster misin?
- Hayır, vallahi.. Allah beni sana fedâ etsin.
- Başkaları da bunu teyzeleri için istemez, buyurdu. Sonra da elini o gencin üzerine koyarak şöyle duâ etti: «Allahım! Bunun günahını bağışla, kalbini temizle, namusunu koru.. » (Müsned-İ Ahmed: 5/256)
Artık o günden itibaren o genç harama yaklaşmadı.
«Allahʹtan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in de Allahʹın peygamberi bulunduğuna şehadet eden müslüman bir kişinin kanı, şu üç sebep dışında helâl değildir:
1- Cana karşılık can (kısas),
2- Evli iken zinâ eden,
3- Dinini terkedip İslâm cemaatinden ayrılan.. » (Buharî/diyat: 6- Müslim/kasamet: 25, 26- Ebû Dâvud/hudud: 1- Tirmizi/hudud: 15- Nesâî/tahrîm: 5, 11, 14- Dâremî/siyer: 11- Ahmed: 1/61, 63, 65, -6/181)
«Dünyanın yıkılıp zeval bulması, Allah yanında, bir müslümanı (haksız yere) öldürmekten daha hafif, daha zararsızdır. » (Nesâî/tahrîm: 2)
«Zandan sakının; çünkü zan, sözün en yalanıdır. » (Buharî/vasaya: 8, nikâh: 45, feraiz: 2, edeb: 57, 58- Müslim/birr: 28- Tirmizî/birr: 56- Taberânî/hüsnu’l-hulk: 15- Ahmed: 2/245, 287)
«Kim Allah için tevazu (alçak gönüllülük)de bulunursa, Allah onu yükseltir. Öyle ki, o kendi nefsinde önemsizdir, insanların yanında büyüktür. Kim de büyüklük taslarsa, Allah onu alçaltır. Öyle ki, o kendi nefsinde büyük, insanlar yanında önemsizdir. Hattâ o, insanların nazarında köpek ve domuzdan daha sevimsizdir. » (Müsned-i Ahmed: 3/76)
ONİKİ EMİR
İslâmʹın kendi ölçülerine göre devlet, millet, toplum, aile ve fertleri bir bütünlük içinde ele alıp yönlendiren, sağlıklı şekilde disipline edip düzene koyan on iki emri, başlıbaşına bir sistem oluşturmaktadır. Aynı zamanda ruh ile beden, madde ile mana, dünya ile âhiret arasında kopmaz köprü vücuda getiren bu emirler, üzerinde ciltlerle kitap yazılacak ana fikirleri, temel kaideleri, esasa dayalı bilgileri içermektedir.
Diğer bir yönüyle de Tevratʹta yer alıp kısmen değişikliğe uğratılan dokuz veya on emri tashîh etmekte ve bu gibi esasların bir kısmında semavî dinlerin birleştiğine işâret edilmektedir.
Önemine binaen, önce bu emirlerin özetini, sonra da açıklamasını yapmamızda, -hafızalarda iz bırakması bakımından- yarar görüyoruz:
1- Allah’tan başka ilâh tanımamak, O’ndan başkasına tapmamak.
2- Anaya, babaya -Allahʹın emrine uyarak- iyilikte bulunmak.
3- Hısımların, yoksul ve yolda kalmışların (zekât, sadaka, yardım ve bağış gibi) haklarını vermek, onları gözetip korumak.
4- Savurganlıktan kaçınmak; kazanılan mal ve serveti har vurup harman savurmamak.
5- Ne cimri, ne de müsrif olmak; bu ikisi arasında bir yol tutup tutumlu olmaya dikkat etmek.
6- Açlık, ekonomik sıkıntı endişesiyle çocukları öldürmemek, meselâ, kürtaj yaptırmamak.
7- Zinaya yaklaşmamak; o gibi hayasızlıklardan sakınmak.
8- Haksız yere adam öldürmemek.
9- Yetim malına -iyi ve uygun yolun dışında- yaklaşmamak.
10- Ölçü ve tartıyı tam kullanıp, insan haklarına dolaylı yoldan da olsa tecavüz etmemek.
11- Bilmediğimiz (bilmemizde yarar olmayan, bizi ilgilendirmeyen) şeyin peşine düşmemek. Gerçeği iyice tesbit edip anlamadan zanna dayalı hüküm vermemek.
12- Yeryüzünde böbürlenerek, büyüklük taslayarak yürümemek.
Şüphesiz ki, bunların hepsi de Allah yanında sevilmeyen kötülüklerdir.
Tevrat’taki emirler:
1- Tanrın Rabbin ismini boş yere ağza almıyacaksın. Çünkü Rab kendi ismini boş yere ağza alanı suçsuz tutmayacaktır.
2- Sebt gününü (cumartesi) takdîs etmek için onu hatırında tut.
3- Babana ve anana hürmet et; ta ki, Tanrın Rabbin sana vermekte olduğu toprakta ömrün uzun olsun.
4- Katletmiyeceksin (haksız yere adam öldürmeyeceksin).
5- Zina etmiyeceksin.
6- Çalmıyacaksın.
7- Komşuna karşı yalan şehadet etmiyeceksin.
8- Komşunun evine tamah etmiyeceksin;
9- Komşunun karısına, yahut kölesine, yahut eşeğine, yahut komşunun hiç bir şeyine tamah etmiyeceksin. (Musa ve Yahudilik: 107 Geniş bilgi için bak: Tevrat/Levililer: 19/1-35)
Açıklama:
- Allah ile beraber başka ilâh edinmemek.
Bu, katıksız Tevhîd İnancı’nı yansıtır. Öyle ki, Allah’ın varlığına, birliğine, kudretinin sınırsızlığına inandıktan sonra, hiçbir şeyi Oʹna tercîh etmemek ve hiç bir nesneyi O’ndan fazla sevmemek gerekir. Aynı zamanda bir olan Allah’a imân odağında birleşip bütünleşmeyi kalplere ve kafalara enjekte eder.
Sonra da çok aziz ve şerefli yaratılan insanı, fânilere, diğer canlı, cansız eşyaya tapma alçaklığından kurtarıp korumayı öngörür. Onun için namaz farz, camilerde cemaatle namaz kılmak kuvvetli sünnet kılınmıştır. Cuma namazının cemaat halinde farz-ı ayn olarak kılınması da her hafta Tevhîd İnancı’nın yönlendirici havasını tazelemeğe, insanın azizliğini ortaya koymaya ve dinin ibâdet ruhunu daha da geliştirmeğe yöneliktir.
Kur’ân-ı Kerîmʹde, Allah’tan başkasına tapanların, iki büyük felâkete sebep olacakları çok anlamlı bir ifadeyle şöyle hatırlatılıyor:
a) Aşağılanıp rüsvay edilir, yalnızlığa itilerek yerilir.
b) Âhiret gününde büsbütün yardımsız bırakılır.
Birincisi, insanı âdileştirip vakar ve kadrini düşürür. İkincisi, İlâhî rahmetin feyiz havasından, Peygamber (A. S. ) şefaatinin ümit kapısından uzaklaştırır.
- Ana ve babaya iyilikte bulunmak.
Bu emrin gerektirdiği husus, insan ruhunu besleyen, rızkın kapısını genişleten, ömrün uzamasını, ecelin geciktirilmesini sağlayan; İlâhî rahmetten bolca nasip almayı kolaylaştıran ölçü ve anlamdadır. Aksini yapmak, aksine bir durumla karşılaşmayı ve ona göre karşılık görmeyi sonuçlandırır.
- Hısımlara, yoksullara ve yolda kalmışlara ilgi gösterip birtakım haklarını vermek.
Bu, hem aile düzenini, hem sosyal yapıyı huzura kavuşturan önemli emirlerden biridir. İnsanların birbirlerine güven ve saygısını artırır. Aynı zamanda belânın geri çevrilmesine, rızkın genişlemesine ve ömrün uzamasına da sebep olur.
- Malı saçıp savurmamak.
Elimize ulaşan bir parça ekmeğin nasıl ve nereden, hangi ellerle, ne gibi hizmetlerle hazırlandığını düşünecek olursak, karşımıza şu gerçekler çıkar: Bir buğday başağının filizlenip olgunlaşabilmesi için güneş, bulut, rüzgar, toprak, topraktaki bakteriler, yağmur ve daha nice şeylerin hizmette bulunmaları gerekmektedir. O halde ağzımıza koyduğumuz bir lokma ekmekte bütün bu hizmetleri görmemiz ve ona göre nîmetin kıymetini bilip şükrünü yerine getirmemiz gerekmez mi?
Özel mülkiyetin yeri ve anlamı:
Kur’ân’ın birçok yerinde zekât ve sadaka vermemiz, yardımda bulunmamız; hısım ve komşuları gözetmemiz emredilir. Bu her bakımdan özel mülkiyete geniş yer verildiğini yansıtır. Ayrıca ilgili âyette, malınızı saçıp savurmayın, sözü, kişinin özel mülkiyetinde olan servetini korumaya yönelik bir tenbihtir.
Bilindiği gibi, İslâm ekonomisi kendine has yapısıyla hem sosyalizmden, hem kapitalizmden ayrılır. Temelde bu üçü arasında büyük farklar söz konusudur.
Genellikle İslâm ekonomisinin iskeletini şu üç unsur oluşturur:
1- Ferdî mülkiyet
2- Meşru sınırlar içinde ekonomik serbesti
3- Sosyal adâletin sağlanması..
Bu bakımdan İslâm ve onun kitabı Kur’ân, ne özel mülkiyeti hiçbir sınır tanımadan serbest bırakan kapitalizme yer verir; ne de toplumsal mülkiyeti savunup ferdî mülkiyete yer vermeyen sosyalizme iltifat eder.
İslâm ferdî mülkiyeti, uhrevî müeyyidelerle, ahlâkî kurallarla; sonra da zekât, sadaka, keffaret, adak vergi ve benzeri yardımlarla bir bakıma sınırlı tutar.
Yukarıda konumuzu oluşturan iki âyet, sınırlı ekonomik serbestiyi ve sosyal adâleti bütünleştirici bir temel düşünce olarak belirtmektedir.
İslâm sosyal adâleti güzel ahlâkla bütünleştirir:
İslâm, ferdi topluma, ibâdet, kardeşlik, dayanışma, yardımlaşma ve benzeri ekonomik cihetlerle bağlar. Bunların her birinde Allah rızası, âhiret mükâfatı ve güzel ahlâkın tatlı meyvası önemli yer tutar. Böylece sosyal adâleti sadece ekonominin dar kalıbına sokmaz; onu mânevî değerlerle donatıp ruhlar arasında bağlantı kurar.
Ekonomik yönden yardımda bulunma imkânı olmayan mü’minleri saf dışı bırakmaz. Toplum yapısındaki hısımların birbirlerine sıcak ilgi göstermelerini, yoksullara, yolda kalmışlara güzel söz, tatlı dil kullanmayı tavsiye eder.
- Eli boyna bağlamamak (cimrilik etmemek). Onu büsbütün açmamak.
İslâm’da cimriliğin yeri olmadığı gibi, israfın da yeri yoktur. Çünkü bu iki tutum da İslâm’ın getirdiği sosyal adâlete ters düşer. O bakımdan cihan peygamberi Hz. Muhammed (A. S. ) cimriye: «Bana fazla yaklaşma, sonra ateşin dokunur! » buyururken, «Nehir kıyısında da olsan, su kullanırken israf etme! » (İbn Mâce/taharet: 48 - Ahmed: 2/221) diyerek uyarıda bulunmuştur. Oʹnun bu iki uyarısı elbette çok anlamlı ve düşündürücüdür. Çünkü Allah ile Peygamberi, cimrilikle israf arasında ortalama bir yol tutulmasını emretmektedirler. Nitekim Furkan sûresi 67. âyetle bu husus çok net bir anlatımla belirtilmiştir.
- Rabbin rızkı dilediğine genişletir, dilediğine de bir ölçüye göre daraltır.
Gelir dağılımı, hiçbir zaman her ferde aynı ölçüde isabet etmez. Zira her kişi kendi akıl, zekâ, beceri, ticarî kabiliyet ve iş hacmine göre hayatını kazanma yolunda mücadele verir. İnsanların hepsi aynı kuvvet ve kabiliyette, aynı akıl ve zekâda yaratılmadığına göre, aynı ölçüde nîmete de erişemezler. Sosyal hayat ve sosyal yapı da ancak farklı yeteneklerle gerçek düzenini bulur, dengesini sağlayabilir.
Allahʹın rızkı genişletip daraltması, şüphesiz ki insanların yeteneklerine, becerilerine ve çalışma bilgilerine, azim ve gayretlerine göre bir anlam taşır, yani bunlarla bağlantılıdır.
- Çocukları fakirlik endişesiyle katletmemek. Şüphesiz onları öldürmek büyük bir suçtur.
İslâm dini, kadınların gebe kaldıktan sonra rahimlerinde oluşan cenine dokunulmasına, yani kürtaj yaptırmalarına cevaz vermez. Ancak gebe kalmamak için meşru ölçülere göre tedbir almayı da yasaklamaz. Nitekim bu konu, biri En’âm, biri İsrâ, biri de Tekvîr sûrelerinde olmak üzere üç ayrı yerde açıklanır. Cenin ana rahminde oluştuktan sonra artık ona dokunulmaz.
Nitekim mezhep imamları bu konu üzerinde içtihatlarını şöyle ortaya koymuşlardır:
İmam Ebû Hanîfe’ye göre: Kadının kendi fiiliyle rahmindeki çocuğu düşürmesi bir cinayet kabul edilir. Ancak rahimden düşürülen parçanın cenin olduğu kesinlik arzetmelidir. Bu da uzman bilirkişilerin marifetiyle tesbit edilir. İmam Şâfiî de aynı görüş ve içtihattadır. (Geniş bilgi için bak: et-Teşrîu’l-Cinanî Fi’l-İslâm: 2/294, 295)
Bu cinayetin cezası ise, beş devedir. Deve bulunmadığı takdirde ona göre nakit para takdîr edilir. Kadın kendi müdahalesiyle veya birine gidip kürtaj yaptırarak rahmindeki çocuğu aldırırsa, hem ona, hem de kürtaj yapana ceza terettüp eder.
Doktor kürtaj yaptığında kadın o yüzden ölürse, biri, kadını kasde benzer bir fiille öldürdüğü, biri de cenini rahimden aldığı için iki ayrı ceza gerekir. (Geniş bilgi için bak: et-Teşrîu’l-Cinanî Fi’l-İslâm: 2/301)
- Zinaya yaklaşmamak.
Kur’ân, zinayı hayasızlık ve kötü bir yol olarak vasıflamaktadır. Cidden böylesine bir hayasızlık aile yuvasını mefluç hale getirir, namus ve iffet mefhumunu kaldırır; neslin karışmasına, ana-babası belli olmayan çocukların çoğalmasına ve birtakım hastalıkların doğmasına, ya da bulaşmasına neden olur. Zührevî hastalıkların çoğu ve son yıllarda ortaya çıkan AIDS belâsı bunlardan bir kısmıdır. Nitekim zinanın yaygın olduğu Amerika’da ve Avrupa’nın bazı ülkelerinde AIDS vakasının korkunç rakamlara ulaştığı artık bilinmektedir.
- Allahʹın öldürülmesini haram kıldığı kimseyi -haklı bir sebep olmaksızın- öldürmemek.
İslâm, insan hayatına ve kanına üstün değer veren bir dindir. Savaşlarda bile kan dökmek en son çare olarak düşünülür. O bakımdan haklı bir sebep dışında adam öldürene kısas gerekir, hükmü konulmuştur. Ayrıca evli olduğu halde açıktan fuhuş yapar da dört şahitle belgelendirilirse, ölüm cezasıyla tecziye edilir.
Anlaşıldığı gibi, İslâm, hayasızlığı önlemek, fuhşa imkân vermemek, aile yuvasını selâmette tutmak, faziletli nesillerin yetişmesini sağlamak ve birtakım kötü, öldürücü hastalıkların yaygınlaşmasını önlemek için zinayı haram kılmakla kalmamış, bir de zina edenlerin tecziye edilmesi hususunda ağır müeyyideler koymuştur. (Bilgi için bak: Nisa Sûresi: 15, Nûr Sûresi: 2. âyetin tefsiri)
- Yetim malına el uzatmamak.
Yetim çocukların, rüşde erinceye kadar, mallarını en güzel şekilde korumak vasilerine farz kılınmıştır. Ancak rüşd kavramı ve taşıdığı hüküm üzerinde müctehit imamların farklı tesbit ve içtihatları söz konusudur. Şöyle ki:
Genellikle rüşd, erkek çocuklarda ihtilâm ve inzal ile belirginleşir. Kız çocuklarında ise, ayhali veya gebe kalmakla gerçekleşir. Onlarda böyle bir durum ortaya çıkmazsa, o takdirde ergenlik yaşı dikkate alınır. Şöyle ki:
a) İmam Ebû Yusuf’a göre, 15 yaş itibar edilir.
b) İmam Ebû Hanîfe’ye göre, erkek çocukta 18, kız çocukta 17 yaş itibar edilir. (el-Kâfi: el-Mervezî - Bilgi için bak: En’âm Sûresi: 152, Nisa Sûresi: 6. âyetin tefsiri)
Bu yaşa gelen yetim çocuklarda rüşd sezilirse, malları kendilerine teslim edilir. İmam Ebû Hanîfe, böyle bir şey sezilmediği takdirde 25 yaşına kadar beklenir. Diğer iki imama göre, rüşd alâmeti görülünceye kadar bekletilir. (Fetâvâ-yı Hindiyye: 5/61 - Bilgi için bak: Mutaffifîn Sûresi tefsiri)
Yetimin malına güzel şekilde yaklaşmaya gelince: Onun velisi veya vasîsi muhtaç durumda ise, hizmeti karşılığında, hâkimin ya da örfe dayalı bilir kişilerin takdîr ettiğini alabilir. Muhtaç durumda olmayan velî veya vasînin bu hizmeti Allah rızası için başka bir karşılık beklemeden yürütmesi en güzel yoldur.
- Ölçü ve tartıyı tam tutmak, doğruluktan ayrılmamak.
Ölçü ve tartı günlük hayatımızın kopmaz birer parçasıdır ve insan haklarıyla içiçedir. İslâm, Allahʹın varlığını, birliğini inkârdan ve dinî esasları reddetmekten sonra insan haklarına tecavüzü, günahların en büyüğü ve ödenmediği, yani asıl sahibine geri çevirilmediği takdirde affedilmeyeni olarak belirlemiştir. Şuayb Peygamber’in (A. S. ) kavminin daha çok bu yüzden yok edildiklerini yine Kur’ân haber vermektedir.
Ölçü ve tartıyı tam kullanmak, imân ve irfanla birleşip bütünleşen doğruluk ve fazîlettir. Bunun aksine bir yol izlemek ise, inançsızlık, şüphecilik, tatminsizlik, aşağılık ve rüsvaylıktır. O bakımdan Cihan Peygamberi Hz. Muhammed (A. S. ): «Bizi aldatan bizden değildir» buyurmuştur. (Müslim/imân: 164, - Ebû Dâvud/büyû’: 50- Tirmizi/büyû’: 72- İbn Mâce/ticaret: 36- Dâremi/büyû’: 10- Ahmed: 2/50, 242, 417-3/466-4/45)
- Bilmediğin bir şeyin ardına düşmemek.
Zanna, şüpheye dayalı hüküm verme. Birtakım varsayımları gerçek sayıp sonuçlar çıkarma. Bilmediğin konularda iddialı olma. Uzmanlığa saygılı olmaya çalış. Hemen her konuda ciddi araştırma yapmadan, hakikatı tesbit edip öğrenmeden ortaya çıkma.
Cenâb-ı Hak bu âyetle, toplum yapısında yer alan her sınıfa seslenmektedir. Şöyle ki:
a) Devlet adamı, gerçekleri tesbit etmeden halkın karşısına çıkıp kırık, dökük bilgilerle açıklamada bulunmamalıdır. Zira bu hem halkı yanıltır, hem de çok geçmeden o devlet adamını gözden düşürür ve böylece güvenirliğini kaybettirir.
b) Basın mensubu, muhabir ve benzeri görevleri yürütenlerin kendilerine ulaşan bir haberi iyice tahkik etmeden, gerçek olup olmadığını öğrenmeden neşretmemeleri gerekir.
c) İlim adamı, bir konuyu araştırmadan, kaynaklarına inmeden, yaptığı gözlem ve deneylerden kesin sonuç almadan ortaya atmamalı ve bu böyledir diye konuşmamalıdır.
Zira kulak, göz ve kalbin bu gibi şeylerden de sorumlu olduklarını unutmamak gerekir. Her işittiğine inanmamak, her gördüğünü iyice araştırmadan sonuç çıkarmamak değişmeyen prensip olmalıdır. Hisler çoğu zaman yanılabilir. Sonra kendisini hiç ilgilendirmeyen, dünya ve âhiretinden yana bir fayda getirmeyen ve zamanın boşa akıp gitmesine neden olan konuların peşine takılmamak, o gibi şeylerle ilgilenmemek kalbin huzur duyması, ruhun yatışması, ömrün değer kazanması bakımından oldukça önemlidir.
- Yeryüzünde böbürlenerek, büyüklük taslayarak yürümemek.
Kendini olduğundan fazla göstermeye çalışmak, çevresindeki insanlara tepeden bakmak, toplum arasında saygısızca söz ve davranışlarda bulunmak; kendini hep üstün, hep haklı görüp başkalarını küçümsemek ruhî bir marazdır. Allah’a, Âhiret’e ve dinin diğer esaslarına dosdoğru imân bu hastalığı tedavi edip iyileştiren en tesirli ilâçtır.
Unutmamak gerekir ki, toplum içinde bu tipler sevilmez ve itibar görmezler. Onlarla olan dostluklar ve yakınlıklar hep sunʹidir ve yapmacıktır. İnsanların sevmediklerini Allah da, melekleri de sevmezler. Böyleleri makamlarından düştükleri veya ellerindeki servet ve imkânları tükendiği gün, çevrelerinde hiçbir dostun kalmadığını ancak görebilirler. Dünyada kendini böylesine bir yalnızlığa itenler, âhirette de yalnızlığa itileceklerinden hiç şüphe etmemelidirler.
Allah’ın yegâne büyük olduğunu unutmamak gerekir. Oʹnun mülkünde, O’nun denetimi altında O’nun nimetlerinden yararlanıp geçinirken böbürlenmenin bir anlamı var mıdır? Sahip olduğumuz her şey, hakikatte bizim değil, Allahʹındır. Her şey eğreti verilmiştir. Günü, saati gelince geri alınırlar.
O bakımdan tevazu, yüksek idrâkin, köklü bilginin, sağlam imânın, gelişmiş irfanın ürünüdür. Böbürlenmek ise, cehaletin, inançsızlığın ve haddini bilmezliğin mahsulüdür.
Ünlü şâir Salih b. Şerif (H. 8-M. 15) ne güzel söylemiştir:
«Çıkan iner, kalkan düşer, her yükselişin var bir sonu.
Niçin bunca gurur maldan mülkten, addan sandan insanoğlu!
Oluşta ne var ki olduğu gibi dursun, hiç değişmesin.
Sen de gök gibisin, bir gün masmavi güneşlik, bir gün bulutlu.
Bu dünya kime kalmış, yaramış ki kalsın yarasın sana da.
Yok hiçbir çizgisinde bu yeryüzünün ölmezlik rengi ve ölmezlik kokusu. »
İlgili 37. âyetin son bölümünde Cenâb-ı Hak, insanın bir bakıma güçsüzlüğünü tasvîr ederek böbürlenmenin ona hiç yakışmadığını şöyle belirtmektedir: «Çünkü sen yeri delemezsin ve boyca da dağlara ulaşamazsın. »
ONİKİ EMİR, ONİKİ PEYGAMBER
Müfessirlerimiz ilgili âyetlerle açıklanan oniki emirden her birinin bir peygamberin uyarı ve sünnetini taşıdığını ve sonra da Kur’ân’da biraraya getirilerek sözü edilen konularda bütün peygamberlerin ortak yanlarının belirtildiğini değişik bir yorum olarak ortaya koymuşlardır. Şöyle ki:
Birinci emir: Allah’ın varlığına ve birliğine davet, her peygamberin ana hedefi ve değişmeyen amacı bulunduğunu yansıtır.
İkinci emir: Ana, babaya iyilik daha çok İbrahim Peygamberʹin (A S. ) sünnetini yansıtır. Allah’a karşı günah ve isyana çağırmadıkları sürece ana, babaya itaat etmek, sözlerini dinlemek vâciptir.
Üçüncü emir: Hısımlara, yoksullara ve yolda kalmışlara yardım daha çok Dâvut Peygamberʹin (A. S. ) sünnetini yansıtır.
Dördüncü emir: Süleyman Peygamberʹin (A. S. ) sünnetini,
Beşinci emir: Yusuf Peygamber’in (A. S. ) sünnetini,
Altıncı emir: Yâkub Peygamberʹin (A. S. ) sünnetini,
Yedinci emir: Lût Peygamberʹin (A. S. ) sünnetini,
Sekizinci emir: Musa Peygamber’in (A. S. ) sünnetini,
Dokuzuncu emir: Zekeriya Peygamber’in (A. S. ) sünnetini,
Onuncu emir: Şuayb Peygamber’in (A. S. ) sünnetini,
On birinci emir: Yahya Peygamberʹin (A. S. ) sünnetini,
On ikinci emir: İsâ Peygamberʹin (A. S. ) sünnetini yansıtır.
Ve bunların hepsi, son peygamber Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimizin sünnetleri arasında en mükemmel ölçü ve anlamını almış; uygulanması ise, mü’minlerin imân ve irfanlarına bırakılmıştır.
Burada peygamberlerin sünnetleri denilince, insanlara teblîğ ile yükümlü bulundukları dinî hükümler kasdedilmektedir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, fert, toplum, aile ve milletlerin hayatını düzene sokup güvenli ve huzurlu bir atmosfer oluşturan on iki emir açıklandı. Allah’a dosdoğru imân eden müʹminlerin günlük yaşayışlarında nelere dikkat etmelerinin gereği üzerinde duruldu.
Aşağıdaki âyetlerle, Tevhîd İnancıʹnı zedeleyen şeylerden kaçınılmasının gereği üzerinde duruluyor. Hiçbir şeyin Allahʹa eş, ortak, denk ve benzer olamıyacağı belirtilerek, bu hakikatleri iyice düşünüp anlayabilmeleri için insanlara yeterince İlâhî bilgiler verildiğine dikkatler çekiliyor. Sonra da varlık âleminde her şeyin Allahʹı tesbîh ettiği anlatılarak O Yüce Kudretin hilkat damgasının eşya üzerinde bulunduğuna işâret ediliyor.