Al-i İmran Suresi 26-27. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِي الْمُلْكَ مَنْ تَشَاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاءُ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَاءُ بِيَدِكَ الْخَيْرُ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ تُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَتُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِۘ وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَتُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَتَرْزُقُ مَنْ تَشَاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ

26.

De ki: "Ey mülkün sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verirsin. Dilediğinden de mülkü çeker alırsın. Dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil edersin. Hayır senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye hakkıyla gücü yetensin."

Diyanet İşleri

27.

"Geceyi gündüze sokarsın, gündüzü geceye sokarsın. Ölüden diriyi çıkarırsın, diriden ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de hesapsız rızık verirsin."

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

26- De ki: Ey mülkün sâhibi Allahım! Dilediğine mülkü verirsin, di­lediğinden de mülkü çekip alırsın; dilediğini aziz kılarsın; dilediğini alçal­tır, zillete düşürürsün; hayır yalnız senin elindedir. Şüphesiz senin gücün her şeye yeter.

27- Geceyi gündüze, gündüzü geceye sokarsın (katarsın), diriyi ölü­den çıkarırsın, ölüyü de diriden çıkarırsın. Dilediğini hesapsız rızıklandırırsın.

İNİŞ SEBEBİ :

İbn Abbas (R. A. ) ve Enes bin Mâlik (R. A. )dan yapılan sahih rivâyete göre, deniliyor ki:

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Mekkeʹyi fethettikten sonra ümmetine ileride Faris (İran ve dolayları), Rum (Bizans)ın fethedileceğini va’detmişti. Bunu duyan Yahudilerle bazı münafıklar: «Hayal ürünü bu, çok uzak bir iş; Muhammed nerede, Faris ve Rum nerede? Onlar Muhammed’den çok güçlü ve çok daha engelleyici bir kuvvete sahiptirler. Mekke ve Me­dine Muhammed’e yetmiyor da İran ve Bizans’ın mülküne gözdikiyor?! » dediler.

Bunun üzerine yukarıdaki âyet indi. (Esbab-ı Nüzûl / Nisaburî - Kurtubî - İbn Cerîr - Lübabut Te’vil - Mefati- hü’l-Gayb / Fahruddin Razî)

Diğer bir rivâyette, Katade diyor ki:

«Resûlüllâh (A. S, ) Efendimiz, Rabbinden Faris ve Rum ülkelerinin kendisine verilmesini diledi. Bunun üzerine yukarıdaki âyet indi. » (Esbab-ı Nüzûl / Nisaburî)

İNCİLʹDE BU HUSUS DAHA ÖNCE HABER VERİLMİŞTİR

Âyette, mülk ve şeref Hz. Muhammed’e (A. S. ) ve O’nun ümmetine va’dediliyor. İncilʹde de bu husus İsâ Peygamberin diliyle anlatılıyor. Ar­tık son Peygamber Muhammed’in (A. S. ) gelmesiyle, Yahudilerle Hıristi­yanların eski güç ve itibarlarını kaybedeceğine açık işâret vardır.

Kitap Ehli, asırlarca son peygamberi beklediler. İzzet ve şerefin en yüksek payesinin Ona verileceğini kendi kitaplarından öğrenip kavuşma hasretiyle yanıp tutuştular. Fakat bekledikleri peygamber umdukları gi­bi olmayınca onun kendi milletlerinden gelmediğini görünce bu kez dinde aşırı tutucu olanları Ona karşı tavır aldılar.

Kitab-ı Mukaddes’in İncil bölümünde şu cümleler yazılıdır; İsâ Pey­gamber diyor ki:

«Bundan dolayı size derim, Allah’ın melekûtu (en büyük mülk ve en üstün şeref sayılan peygamberlik payesi ve onun ortaya koyacağı hü­kümranlık) sizden alınacak ve onun meyvelerini yetiştirecek bir millete verilecektir. Ve bu taşın üzerine düşen parçalanacak, o da kimin üzerine düşerse onu toz gibi dağıtacaktır. » (MATTA: 21/43)

ALLAH’IN VA’DETTİĞİ MÜLK VE ŞEREFİN İLK MÜJDESİ HENDEK KAZILIRKEN VERİLMİŞTİ

Müşriklerin savaş hazırlığı bütün hızıyla devam ediyordu. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz onlara karşı savaş stratejisini belirlemek için Ashabını toplayıp istişarede bulundu. Peygamber (A. S. ) Efendimiz savaşın çıkma­sını her zaman olduğu gibi asla arzu etmiyordu. Ne var ki Allah ve din düşmanları rahat durmuyor ve mutlaka İslâm’ın nurunu söndürmek isti­yorlardı.

Farklı görüşler ortaya çıktı. En son Selmân Fârisî’nin Medine etrafın­da hendek kazma düşüncesi uygun görülerek hemen bu işe başlanıldı. Peygamber (A. S. ) Efendimiz de bir işçi gibi çalışıyordu. Hendek kazarken büyük bir kaya ile karşılaşan Selmân ve arkadaşları ne kadar uğraştılarsa da kayayı kırmaya muvaffak olamadılar, âciz kalıp durumu Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize arzettiler. Bunun üzerine Resûlüllâh eline kazma, ya da balyozu alarak hendeğe indi, nübüvvetin güçlü kollarıyla balyozu kaldırıp kayaya indirdiğinde şimşek çakar gibi bir ışık belirdi. Sonra ikinci kez balyozu indirdiğinde yine aynı şekilde bir ışık belirdi, üçüncü kez vurdu­ğunda yine aynı parlaklıkta bir ışık beliriverdi. Kaya paramparça oldu. Resûlüllâh (A. S. ) hendekten çıkınca Selmân ona:

- Ya Resûlellah! Anam babam sana fedâ olsun; balyozdan çıkan o parlak ışık ne idi?

Diye sorduğunda, Efendimiz:

- Çıkan ışığı gördün mü? buyurdu. O da:

- Evet, Ya Resûlellah! diye cevap verdi.

Bunun üzerine Efendimiz (A. S. ) şöyle buyurdu:

- «Birinci çıkan ışık ve parıltıyla Allah bana Yemenʹi fethetti. İkinci ışık ve parıltıyla Allah bana Şam ve batı ülkesini fethetti. Üçüncü ışıkla Doğu ülkelerini fethetti. » (Siret-i Nebeviyye / İbn Hişâm: Mısır: 1955. Reşahat-i Ayniʹl-Hayat: C. 1, S. 11)

Konumuzu oluşturan âyet-i kerîmeyle bir bakıma Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin bu mu’cizesinin mutlaka gerçekleşeceği haber veriliyor.

DİRİDEN ÖLÜYÜ, ÖLÜDEN DİRİYİ ÇIKARAN ALLAH

«Diriyi ölüden çıkarırsın, ölü­yü de diriden çıkarırsın...»

Burada daha çok iki mâna üzerinde durulmuştur:

1. Küfür ve inkâr içinde bir ömür tüketen adamdan mü’min bir evlâ­dın meydana gelmesidir. Bu. diriyi ölüden çıkarırsın» cümlesine misaldir. Çünkü inkârcı hem kalbini, hem ruhunu öldürüp silik hale getirmiş, yara­tıldığı gayenin dışına kendini itmiştir. Bunun aksine, inanmış sâlih bir ki­şiden inkârcı bir evlâdın meydana gelmesi, «ölüyü de diriden çıkarırsın» cümlesine misaldir.

2. Tohumdan bitkiyi, bitkiden tohumu; yumurtadan tavuğu, tavuktan yumurtayı; insandan spermayı, spermadan insanı meydana getirmektir.

Gerçi bitkisel hayat tohumun özünde mevcuttur. Yumurtada da ha­yat vardır. Sperma canlıdır. Ne var ki tohum toprağa, yumurta kuluçka ameliyesine, sperma ana rahmindeki yumurtalığa intikal etmeden önce bir bakıma ölü sayılırlar. Yani birinci devre -ki intikal etmedikleri devredir- ölü devre, ikinci devre -intikal edip döllenme meydana geldikten sonraki devredir- canlı devre sayılır.

Bu nedenle Kur’ân’da canlıların yaratılmasındaki inceliklere, geçirdi­ği istihale (metamorphisme), yani bir halden başka bir hale geçişlere dik­katler çekilerek İlâhî kudretin yüceliği, üstünlüğü anlatılıyor.

DİLEDİĞİNE MÜLKÜ VERİRSİN

«Dilediğine mülkü verirsin, dilediğinden de mülkü çekip alırsın.. »

Bu âyet, daha çok milletlerin hayatıyla ilgilidir. En yüksek saltanata ve en noksansız tasarrufa sahip olan, her şeyi kendine has tedbiriyle ör­neksiz ve modelsiz yürüten, varlık âlemini en ince hesaplarla en ölçülü ve dengeli biçimde kuran Allah, bu ezelî ve ebedî sıfatlarıyla milletlerin ha­yatını, ömrünü, devresini yine âlemin dengesinden yana -değişmiyen ka­nunlarıyla- düzenlemektedir. Nasıl hayvanlar âlemi hem geçinmek, hem denge sağlamak için birbirine musallat edilmişse, milletler arasındaki du­rum da buna benzer; kimi yükselir, kimi düşer, kimi güçlenir, kimi zayıf­lar derken dünya çapında kuvvetler dengesi meydana gelir.

Sonuç olarak: Zayıflar elenir, güçlüler zayıflayıncaya kadar yaşar. İşte Allahʹın mülkü dilediğine vermesi ve dilediğinden de mülkü çekip al­ması O’nun bu hususta koymuş olduğu denge kanunuyla gerçekleşir.

Ayrıca «mülk»ü, peygamberlik payesiyle yorumlayanlar olmuştur. Bu da âyetin ruhuna uygundur. Çünkü daha çok Yahudi ve Hıristiyanların son peygamber geldikten sonra haset ve ihtiras ateşine yakalanarak asırlarca kendi milletlerinde devam eden bu üstün paye ve şerefin başka bir mil­lete geçmesine dayanamadıkları konu ediliyor. Kur’ân’ın bir başka yerin­de bu anlamda mülkün İbrâhim hanedanına verildiğinden söz edilirken şöyle deniliyor:

«Gerçekten biz İbrâhim hânedanına kitap ve hikmet verdik, hem de büyük bir mülk sunduk. » (Nisâ sûresi âyet: 54)

Büyük müfessir Fahrüddîn Razî de «mülk»ten maksad, peygamberlik payesi olduğunu bilhassa belirtmiş ve sonra peygamberlikten daha bü­yük şeref ve üstün bir mülk yoktur, görüşünü desteklemiştir. İkinci dere­cedeki «mülk» ise, yeryüzünde güçlü bir millet haline gelmek, hür ve ba­ğımsız olarak belli bir süre yaşamaktır. Temelinden sarsılan İslâm âlemi­nin mülk ve saltanatını devam ettirmeğe Büyük Selçukîlerin ve sonra da OsmanlIların mânen görevlendirilmesi bu cümledendir.

Yahudîler «Peygamberlik İsrâiloğullarıʹna has bir şereftir. Ataları­mız bu şerefi hep kendilerinde taşımışlardır. Bugün Kureyş kabilesinden bir peygamberin çıkması, ya da gönderilmesi olur şey değil!. » diyerek hayretlerini açığa vuruyorlar ve son peygamberin itibarını sarsmak için akla gelmedik entrikalara başvuruyorlardı. Kur’ân bu gayretlerin boşuna olduğunu belirterek, mülkün hakiki sahibinin ancak Allah bulunduğunu ve dilediğine mülkü vereceğini, dilediğinden mülkü çekip alacağını hatırlata­rak müʹminlerin imanını, Yahudi ve müşriklerin inkâr ve küfrünü artırdı.

Ve son olarak da bütün İslâm âlemine işaret yoluyla şu uyarıda bulundu:

İmân ve ekonomik yönden güçlü milletler yaşar, zayıflar elenir..

YORUMLAR - RİVÂYETLER

Mülk:

a) Peygamberlik payesi,

b) Üstünlük ve kudret,

c) Mal ve servet,

d) Dünya ve âhiret mutluluğu,

e) İmân ve İslâm,

f) Saltanat ve tasarruf,

Hayır :

a) Mutlak yardım,

b) Huzurlu bir hayat,

c) Ganimet,

d) Bütün iyilikler.

Diriyi ölüden çıkarırsın:

a) Müʹmini kâfirden, kâfiri de müʹminden çıkarıp (dünyaya) getirirsin. Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz dayızadelerinden bir hanımı görünce, «bu kim? » diye sormuştu. «Dayızadelerinizden falanın kızıdır» diye cevap verilince, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz «Sübhanellah! Sen ölüden diriyi çı­karırsın.. » diyerek Allahʹın kudretini dile getirmişti. Çünkü bu çok saliha kadının babası azılı kâfirlerden biriydi.

b) Kâfir ölü sayılmıştır, çünkü kalbi ölmüştür. Mü’min diri sayılmıştır, çünkü kalbi ve ruhu hep uyanık ve diridir.

c) Yumurtadan tavuğu, tavuktan yumurtayı çıkarır. Çünkü yumurta kuluçka ameliyesine intikal etmeden önce ölü sayılır.

d) İnsandan meniyi, meniden insanı çıkarır.

e) Başaktan tohumu, tohumdan başağı çıkarır.

Müfessirlerimizin hemen hepsi yukarıda sıraladığımız mânalar üze­rinde durmuş ve yorumlarını bu açıdan yapmışlardır. Allah daha iyisini bilir..

Geceyi gündüze, gündüzü geceye katarsın:

a) Dünyaʹnın hem kendi ekseni, hem güneşin etrafında dönmesiyle mevsimlerin meydana gelmesi, gece gündüzün mevsimlere göre uzayıp kısalmasıdır.

b) Dünyanın belli bir hızla kendi ekseni etrafında dönmesi ve yu­varlak bulunmasıdır.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetle mü’minlerin izzet ve şerefe erişeceklerine; kendi­lerine mülk ve saltanat verileceğine işâret edildikten sonra İlâhî kudretin yüceliğine değinilerek canlıların ve bitkilerin yaratılışındaki inceliğe kapı açıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, mülkün sâhibi Allah olduğuna ve dilediğine mül­kü vereceğine, dilediğinden mülkü çekip alacağına; dilediğini aziz ve şe­refli kılacağına, dilediğini aşağılık edeceğine dikkatler çekiliyor ve bu açı­dan müʹminlere seslenilerek asıl güvenilecek, sevilip saygı duyulacak, ha­kiki dost edinilecek tek varlığın Allah olduğu hatırlatılıyor. Mü’minlerin ha­kiki dostunun Allah ve müʹminler olduğu üzerinde duruluyor; ancak müʹminden mü’mine hayır ve iyilik geleceği belirtiliyor. Bu nedenle kâfirleri dost edinmenin yarar değil zarar getireceği vurgulanıyor.

Sonuç olarak: İslâm ülkeleri arasında ciddi bir dostluk kurulmasının gereğine ve Müslümanların tam bir sevgi atmosferi içinde köklü bir da­yanışmaya muhtaç bulunduklarına parmak basılarak uyarıda bulunuluyor.