MEÂLİ:
257- Allah, imân edenlerin dost ve yardımcısıdır; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin dost ve yardımcıları sapık azgınlardır, bâtılı temsîl edenlerdir. Onları aydınlık (hak dinin nûrun)dan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar Cehennem yâranlarıdır ve onlar orada ebedî kalıcılardır.
İNİŞ SEBEBİ
Tabiînin ileri gelen ilim adamlarından Mücâhidʹe göre, en son peygamber gelmeden önce, Yahudî ilim adamları ve bir de İsâ Peygambere inanan bir nice topluluklar, gelecek olan peygamberi sabırsızlıkla bekliyorlardı. Cenâb-ı Hak, Kureyş Kabilesinin Hâşim oğullarından Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimizi peygamber olarak gönderince, kendi soylarından olmadığı için hem Yahudîler, hem de sözü edilen Hıristiyanlar Ona inanmadılar. Böylece inkârın boğucu ve saptırıcı havası içinde azgın nefislerine, şeytan ve putlarına yuları tamamen kaptırdılar da bunları onları aydınlıktan karanlıklara çıkardılar. Yukarıdaki âyet onların bu vadide akıl almaz bir inat ve inkâr içinde sonu karanlık olan bir yola girdiklerini açıklar ve bâtıldan yana olanların hayatlarının her bölümünün ayrı bir karanlık içinde yok yere eriyip gittiğine işâret eder.
MÜ’MİNİN YARDIMCISI ANCAK ALLAHʹTIR
«Allah, imân edenlerin dost ve yardımcısıdır. »
Mü’minin gerçek anlamda dost ve yardımcısı ancak Allah, Oʹnun Peygamberi ve inanmış din kardeşleridir. İmân aşkıyla tutuşan, Allah sevgisinin derin zevki içinde ruhunu her an cilâlıyan mü’minin gönül tahtı üzerinde Allah’tan başkasının ne bir hükümranlığı, ne de sıcak dostluğu vardır. Mü’min bu durumda ancak Allah’ın dostluğunu korumaya çalışır, Allah’a dost olanları dost ve kardeş edinerek cemaatleşme bilinciyle hayatını düzene sokar. Ne var ki bu vadide yolu tehlikelerden arınmış değildir: Hakkʹın karşısında bâtıl, doğrunun yanında eğri, aydınlık ile karanlık, imân ile küfür, bu vadinin yol kavşaklarında çoğu kez beraber bulunurlar. Gönülde taht kuran imân saltanatı bunları ayırt edecek güçtedir. Kendini bâtılın cazibesine kaptırmadan Allah’a dost olmanın şuuru içinde saadet burcuna doğru emin adımlarla yürürse, Allah’ın yardımına fazlasıyla lâyık görülür.
İnsanda içgüdünün fazla rolü olmadığı için akıl yol gösterici ve saadete uzanan yolu belirleyicidir. Ne var ki yalnız akıl kâfi değildir. Onu imân ve irfanın emrine verdiğimiz gün, engelleri aşar ve Allah’a uzanan yolu aydınlatmış oluruz. İşte Kur’ân bu hususa parmak basarak: «Allah, imân edenlerin dost ve yardımcısıdır; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır», âyetiyle Hakk’ın gönüllere şifa veren sesini yansıtmaktadır. Bu ses önce mü’minin içini bir defa daha aydınlatırken, sonra onun dış âlemini aydınlatır. Akla yol gösteren bu beyânın nasıl yol gösterici bir kanun, bir metot olduğuna başka bir âyetle şöyle dokunulur: «Doğrusu (Allah’tan korkup fenalıklardan) sakınanlara şeytandan vesvese (azıcık bir hayâl sinyali) dokunduğunda Allahʹı anarlar ve hemen (doğruyu ve gerçeği) görürler. » (A’raf sûresi âyet: 201)
İşte Allah’ın karanlıklardan aydınlığa çıkardığı kulları bunlardır.
DÜNYA KURULALIDAN BERİ HAK İLE BÂTIL, İMÂN İLE KÜFÜR MÜCADELE HALİNDEDİR
Bu mücadelenin ilki Âdem (A. S. ) ile İblis ve imân ile nefs arasında vuku bulmuş ve bir zikzak çizerek günümüze kadar süregelmiştir. Böylece insanların her devirde: Hakk’a inanan ve Hakk’ı inkâr eden olmak üzere ikiye ayrıldığını görüyoruz. Karşıt görüşte olan bu iki grubun uyum halinde bir arada yaşaması ve huzur sağlayıp bütünleşmesi pek mümkün olmamıştır. Mevlânâ’nın dediği gibi, leyleklerle kargaların uyum sağlayıp arkadaşlık ve dostluk kurdukları pek görülmemiştir. Az bir süre bir arada bulunsalar bile sonu kavga ve ayrılmadır. O halde Hakk’a inanıp gönlünü O’na verenlerin inanmıyanlardan dostluk ve yardım beklemesi sadece saflık olur. Bir asırdan fazla bir zamandır ki İslâm ülkelerinden bazısı Avrupa milletleriyle dostluk kurmaya, bazısı Amerika ile yakınlık içinde bulunmaya, bazısı da materyalizmi esas kabul edip dinsizliği temsil eden komünist ülkelerle diyalog kurmaya çalışmıştır. Ama sonucuna bakacak olursak bu dostlardan (! ) hiç biri vefa yüzü göstermemiş, kendi çıkarı söz konusu olduğu sürece yaklaşmış, madalyonun ters yüzünü göstererek sömürmeye çalışmıştır. Menfaat bağları kesilip, meydana getirdikleri kanal kuruyunca renklerini belli etmişlerdir. Bunun için Kurʹân’da inanmıyan bir milletin mü’minlere dost olamıyacağına en az otuz yerde dokunulmakta ve ayrı ayrı anlatım biçiminde gereken uyarılar yapılmaktadır. Günümüzde İslâm ülkelerinden bir çoğunun içine düştüğü bataklığın tek nedeni budur. Hakk’a inanmışlar Allah dostluğunun gölgesi altında kendi aralarında dostluk ve yardımlaşmanın gerçek ölçüsünü sağlayarak bir bütün oldukları gün, ıstırapları sona erecek, sıkıntıları kalkacak, düşmanlarının beli kırılacak, Allah’ın sonsuz merhamet ve inayetinden aralıksız yardım ve rahmet onlara inecektir.
«Sizin dostlarınız ancak Allahʹtır, O’nun Peygamberidir ve namazı dosdoğru kılıp rükû’u yerine getirerek zekât veren mü’minlerdir. » (Mâide sûresi âyet: 55.) meâlindeki âyet-i Kerime, yakalandığımız hastalığın reçetesini sunmaktadır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetle imân ehlinin Allah ile olan bağlantısına dokunuldu, Hakk’ı inkâr edip yalanlıyanların hiçbir zaman mü’minlerin dost ve yardımcısı olmadığı, onların gerçek yardımcısının Allah ve dolayısıyla Peygamber ve inanmışlar olduğu açıklandı. İnkârcıların ise dost ve yardımcısının saadet va’deden caddeden sapan azgınlar, hakikate karşı gelip tuğyan edenler ve hiçbir sınır tanımıyanlar olduğu belirtildi. Birincilerin böylece nice karanlıklardan kurtulup aydınlığa kavuştukları, İkincilerin ise bunun aksine aydınlıktan karanlıklara çıktıkları özellikle anlatıldı.
Aşağıdaki âyetle Hak’tan yana olanların er-geç başarıya erişeceğine, yollarının saadete uzandığına ve hakkı savunmada her zaman üstünlük sağlıyacaklarına temas ediliyor; bu arada inkârcıların nasıl başarısız ve şaşkınlık içinde kalıp mefluç bir duruma düşeceklerine dikkatler çekiliyor ve tarihten ibret dolu bir tablo sergileniyor.