MEÂLİ:
255 - Allah ki, Oʹndan başka hiçbir ilâh yoktur, ancak O vardır; hep diridir O; yarattıklarını kudretiyle tedbiriyle tutup duran O; ne uyuklama tutar Oʹnu, ne de uyku... Göktekiler ve yerdekiler O’nun. İzni olmaksızın Oʹnun katında şefaat edecek olan kim? Yarattıklarının önünde ne var, arkalarında ne var bilir. Onlar ise Oʹnun dilediğinden başka, ilminden hiçbir şey kavrayamazlar. Kürsü’sü (yüce kudret ve saltanatı) gökleri ve yeri kuşatıp kaplamıştır. Her ikisini görüp gözetmek O’na ağır gelmez. O, çok yüce ve çok büyüktür.
İLGİLİ HADÎSLER
«Her şeyin bir üst noktası (doruğu) var, Kur’ânʹın üst noktası Bakara sûresidir. Bu surede bir âyet vardır ki o Kurʹân âyetlerinin önde gelenidir; o, Âyet-i Kürsîʹdir. » (Buharî - Tirmizî: Ebû Hüreyre (R. A. )den.)
Ebû Munzir (R. A. ) diyor ki:
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bana sordu:
- Ey Ebâ Münzir! bilir misin Allah kitabından hangi âyet sana göre daha büyük ve kadri daha yücedir?
- Allah ve Peygamberi daha iyi bilir, dedim.
Tekrar sordu:
- Ya Ebâ Münzir! bilir misin Allah kitabında hangi âyet sana göre daha büyük ve kadri daha yücedir?
Cevap verdim:
- ALLAHU LÂ İLÂHE İLLÂ HUVEʹL-HAYYUʹL-KAYYUM âyetidir, dedim. Bunun üzerine Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz eliyle göğsüme dokunarak şöyle buyurdu:
- İlim senin için kolay, yararlı ve yüceltici olsun! (Müslim - Ebû Münzir (R. A. )den.)
«Kim sabahlarken Âyet-i Kürsiʹyi ve HÂ-MÎM TENZİLÜʹL-KİTAB sûresinin ilk iki âyetini okursa, o gün akşama kadar korunmuş olur. Kim de akşamlarken bunları okursa o gece sabaha kadar korunmuş olur. » (Tirmizî: Ebû Hüreyre (R. A. )den.).
«Ya Ebâ Zer! yedi gök Kürsüʹyle birlikte çöle atılmış bir halka gibidir. Arş’ın Kürsîʹye üstünlüğü, çölün halkaya nisbetle olan üstünlüğü gibidir. » (Beyhakî / Sahîh senedle rivâyet etmiştir.).
ALLAHʹIN VARLIĞINA BİRLİĞİNE DOSDOĞRU
İNANAN MÜ’MİN SEKİZ SIRRA ERİŞİR
«Allah ki, O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur.... »
1. HAYY sıfatına mazhar olarak ruhunun sonsuzluk sırrı içinde aslına tertemiz dönmesini sağlar.
2. Yaratıldığı özelliği doğrultusunda İlâhî kudretle varlığını korur ve ebediyyen O sonsuz kudretin rahmetiyle mutlu olur.
3. Nefs, şeytan, madde ve şehvetin, İlâhî nûrun kalbe yansımasını engelliyen bulanık perdelerini yırtar; ruhunu gaflete sürükleyen bu güçlerin etkisini imânındaki zevk ve kuvvet oranında hafifletir.
4. Mülkün Allah’a ait olduğunu algılar; göklerde ve yerde hakiki anlamda tek tasarruf sâhibinin Allah olduğunu için için düşünerek O’nun yüce huzurunda, O’nun mülkünde ve O’nun lütfettiği nîmete el uzatarak helâl ve haram sınırlarını bilme şuuru içinde tam bir edeple ve imân kuvvetinden gelen titizlikle teslimiyet gösterir.
5. O’nun katında O’nun izni olmaksızın kimsenin şefaat etme yetkisi bulunmadığını anlar; bunun için günlük işlerinde ve hayatı boyunca Allah için verir, Allah için alır, Allah ile konuşur, Allah ile düşünür ve Allah için dost edinir.
6. Allah’ın, yarattıklarının önlerindekini de arkalarındakini de, geçmiş ve geleceklerini de noksansız bildiğini anlar; günlük hayatım bu ölçü ve anlam sınırı içinde düzene sokma erdemliğine erişir.
7. Mahlûkatın ise Allah’ın dilediği kadarından başka, Oʹnun bildiğinden hiçbir şey kavrayamadıklarını düşünerek sınırsız olan ilâhî kudret karşısında aczini, bilgisizliğini, çaresizliğini anlar ve tam. bir teslimiyet içinde Hakk’a bağlanır.
8. Varlık âleminin büyüklüğü, genişliği ve bir bakıma bizlere göre sınırsızlığı karşısında insan aklının ve bilgisinin ne kadar az bir mesafe aldığını, ne kadar az şey bildiğini gözlerinin önüne getirerek ilâhî azamet ve kudretin, saltanat ve ilmin sınırsızlığını ve görkemliğini astronomik rakamlarla olsun belirlemenin imkân kapsamına girmediğine inancı bir kat daha artar ve bu durumda Allah’a yönelmekten başka çare olmadığını duyar. Böylece O çok yüce Allah’a kul olma bahtiyarlığına erişmenin zevkini için İçin kalbinde duymaya başlar.
ALLAHʹIN VARLIĞI
«Allah ki, Oʹndan başka ilâh yoktur. »
Âyet-i Kürsî’de Allah’ın varlığı ve birliği söz konusu edilerek giriş yapılıyor, sonra da O’nun yüce kudreti çok anlamlı bir anlatım dizisiyle özetleniyor.
Hemen söyleyelim ki Allah, hiçbir zaman matematiksel bir denklem gibi çözülmez. Bu konuda önce kendi yaratılışımızdaki akıllara durgunluk veren plân ve düzene, sonra da dışımızdaki varlık âleminin şaşmaz kanunlarla fakat insan aklının çok zor anlayabileceği ince hesaplar ve plânlarla idâre edildiğine bakacak olursak, eserden müessire, sanattan sanatkâra bir geçiş ve idrâk sağlayabiliriz, şöyle ki:
a) Varlık âleminde matematiğe dayalı ölçülerle mutlak anlamda bir düzen varsa, mutlaka bir düzenleyici vardır.
b) Mükemmel bir plân ve proğram varsa, mutlaka bir proğramlayan vardır.
c) Dengeli bir hareket, ölçülü bir düzen varsa, mutlaka bir denge sağlayan ve düzen kuran vardır.
d) Yaratılıştan mevcut olup, ruhumuzun derinliğinden sökülüp atılamıyan Allah fikri ve duygusu varsa, bu fikir ve duygunun çekirdeğini, ya da mayasını mutlaka oluşturan bir kudret vardır.
e) Varlık âleminde güneş sistemi gibi birçok sistemler varsa ve bu sistemler belli kanunlara bağlı kalıyorsa, mutlaka bir sistemleştiren ve belli kanunlarına göre idare eden vardır.
İşte Âyet-i Kürsîʹnin ilk cümlesiyle Allah’ın varlığını, birliğini ve O’ndan başka ilâh olmadığını Kur’ân açıklarken insan kalbini ve kafasını şu hakikatlere çevirmektedir:
1. Allah, yaratıklarını sonsuz kudretiyle, erişilmez önlemleriyle ayakta tutmaktadır. Bu kudret (a) ve (b) maddelerinde anlatımını bulmuştur.
2. Oʹnu ne uyuklama, ne de uyku tutar. Bu, (c) maddesinde belirtildiği gibi, ezelden ebede aralıksız ve arızasız sürüp giden kudretin varlık âlemini şaşmadan belli ve belirli kanunlarıyla gayesine uygun yönettiğini sembolize eder.
3. İnsan önce, ruhunun derinliğine yerleştirilen Allah fikri ve duygusu oranında yaradanım bilebilir. Sonra çevre, aile, akıl ve duygu, eğitim alanında bu düşünceyi belli ölçüde geliştirir. Onun ilminden kavrayabildiğimiz her zaman sınırlıdır. Sadece O’nun bize sağladığı imkân nisbetinde bir şeyler biliyoruz. Ne var ki yaratan hakkındaki duygu ve düşüncemiz geçmiş zamankinden çok daha anlamlı ve kuvvetlidir. Çünkü bugün kâinat hakkında ilim bize çok şeyler kazandırmıştır. Ama yine de çok az ve sınırlıdır ve hep sınırlı kalacaktır.
«İzni olmaksızın Oʹnun katında şefaat edecek olan kim? »
Âyet-i Kürsî’de geçen bu cümle, âhirette bile Allah’ın izni olmadan hiç kimsenin şefaatte bulunma yetkisi taşımadığını hatırlatmakta ve özellikle şu dünyada bazı fânilerin, günahkârların günah çıkarmasına kendini yetkili görmesinin İlâhî hakka bir tecavüz olduğundan habersiz bulunmalarına dolayısıyla işâret edilmektedir. Hıristiyanlıkta Baba, Oğul ve Kutsal Ruh adına yapılan vaftiz, bir çeşit günah çıkarma ve günahları bağışlatma işlemidir. Protestanlar da bunu tanrı mağfiretinin bir sembolü olarak benimsemişlerdir. Vaftiz’in alanı genişletilerek, her yaştaki insanın papaz huzurunda günahlarını dile getirmesinden, kutsal su ile yıkanıp günahlardan kurtulmuş sayılmasına kadar uzatılmıştır. Aslında böyle bir işlem, Tevhîd diniyle çelişkilidir. Günahları bağışlama hakkı sadece Allah’a ve O’nun kıyâmet günü yetkili kılacağı kişilerin şefaatine ait bir konudur. Günahkâr bile olmasa bir insanın, günahkâr başka bir insanın günahlarını affettirmesi, o sayede ilâhî mağfirete eriştiği hakkında ona kesin konuşması, İlâhî hakka saygısızlıktır. İslâm dini bu tür inanç ve işlemleri kökünden kaldırmış, beşerin kendine ait sınırı aşmamasını emretmiş, İlâhî hak ve sınırlara tecâvüzü büyük günahlardan saymıştır.
İşte yukarıda meâlini verdiğimiz âyet, İslâmʹın bu konudaki inanç esas ve anlamını, kapsam ve maksadını en açık bir anlatımla yansıtmaktadır. Günahları ikiye ayıran İslâm, yaratılanla yaratan arasındaki günahların tevbe, istiğfar, duâ ve ibâdetlerle bağışlanacağına ümit kapısını açık tutmuş; insan haklarıyla ilgili bulunan günahların ancak ödenmek sûretiyle bağışlanabileceğini açıklamıştır. Böylece İslâm hem İlâhî adâletin hedefinden şaşmıyacağını belirtmiş, hem de hakların korunmasına ağırlık ve Kesinlik kazandırmıştır. En son ve en mükemmel din olmasının özelliklerinden biri de budur!.
ÂYET-İ KÜRSÎ İLE İLGİLİ YORUMLAR, RİVÂYETLER
EL-KAYYUM
a) Yarattığını İlâhî tedbiriyle belli bir düzen içinde yürüten ve kendi kudretiyle hep var olan,
b) Her can üzerinde kudretiyle, ilmiyle hükümran olan, kimin ne gibi işte ve eylemde bulunduğunu noksansız bilip ona göre her iş ve eylemin karşılığını takdir eden,
c) Hiç değişmiyen ve hiç yok olmayan, kudretinin üstün hükümranlığıyla varlığına bir başlangıç ve son bulunmayan, (Bu, İbn Abbas’a (R. A. ) göredir.).
d) Hiç uyumayan, (Beyhakî Uyunuttefsîr’den.).
e) Eşi, dengi ve benzeri olmayan, (Bu, Kelbiy’e göredir.).
KÜRSÎ
a) O bizim bilmediğimiz anlam ve özellikte sade incidendir. Kalem de incidendir. Kalemin uzunluğu yediyüz yıllık mesafededir. Kürsî’nin uzunluğunu Allah’tan başkası bilmez. (İbn Asâkir kendi tarihinde Hz. Ali (R. A. )den rivâyet etmiştir.).
b) Allah’ın ilmidir. (Taberânî: İbn Abbas’dan rivâyet etmiştir.). Bu manayla, büyük ilim adamlarına «Kürsî» denilmiştir.
c) Oʹnun varlık âlemini kuşatan sonsuz, sınırsız ve benzersiz kudretidir.
d) Arş ile birlikte anılan Kürsî’nin niteliğini, büyüklüğünü ancak Allah bilir.
e) Arş’ın önünde İlâhî hükümranlığın tecelli ettiği iki kadem misali bir yerdir.
f) Rahmân’ın Arş’ına oranla sadece iki ayak konulacak kadar bir basamaktır.
Bütün bu rivâyet ve yorumlardan şu sonucu çıkarabiliriz:
Varlık âlemi tasavvur edemiyeceğimiz kadar büyük ve geniştir. Devamlı genişlemekte olan kâinattaki cisimlerin birbirinden ne kadar uzak olduğu ancak ışık yılıyla kısmen olsun anlatılabilmektedir. Yapılan tesbitlere göre, teleskoplarla görülebilen yıldızlara oranla dünya boşluğa fırlatılmış bir parmak ucu büyüklüğünde çamur parçasından farksızdır. Arş ve Kürsî denilen ve İlâhî saltanatın görkemliğini yansıtan varlıkların cidden büyüklüğünü anlamak çok zordur. Dünyadan milyar defa büyüklükte yıldızlar mevcuttur. Bu rakamın çok üstünde büyüklükte olan yıldızlar da vardır. İlim bize bu konuda çok az bilgi sunabilmiştir.
Son yıllarda Wilson Rasathanesinde çekilen bir fotoğraf bize binlerce ışık yılı uzaklığındaki yıldız grubunu göstermektedir.
Fezanın ve kâinatın gerçek büyüklüğünü bilmek çok zordur. Bu konuda belli olmayan bir fikir ne kadar doyurucudur? Astronomi bilginleri iki bin seneden beri uğraşıp didinmişler, ama kesin rakama dayalı bir sonuç elde edememişlerdir. Bunun nedeni, göğe çıplak gözle bakıldığı zaman yıldızların, ay’ın ve güneşin bize olan uzaklığını tahmini bir şekilde olsa bile anlamanın imkânsız oluşudur. Kâinatın büyüklüğünü anlamak için yıldızlar arası uzaklığı hesaplamak gerektir.
Işığın hızını düşünürsek dört saatte vardığı uzaklığın ne kadar uzun olduğu hemen anlaşılır. Hakikaten de öyledir: Pluton bize beş milyar kilometreden daha uzaktır. Peki Pluton’dan sonra ne vardır? Hiçbir şey yoktur. Yüzlerce, binlerce, milyarlarca kilometre boyunca hiçbir şey mevcut değildir. Ancak ondan sonra bize hemen hemen dört ışık yılı uzaklıkta olup, bir bakıma bize en yakın iki yıldız vardır: Alfa ve Proksima yıldızları.
Bize 15 ışık yılı kadar uzakta on kadar güneş vardır. Bütün diğer yıldızlar ondan da uzaktadır. Bizim içinde bulunduğumuz Samanyoluʹnu meydana getiren yıldızlar fırıl fırıl dönen bir yuvarlak küme oluştururlar. Saniyede 300 bin kilometre hızla gelen ışık Samanyoluʹnu bir başından öbür ucuna ancak 200 bin yılda gidebilir.
Bunları anlatmamızdan maksat, kâinatın büyüklüğü hakkında az da olsa bir bilgi vermek ve henüz bize ışığı ulaşamıyan yıldızlardan da ötede buludan Arş ve Kürsî’nin hem büyüklüğünü, hem uzaklığını anlatmaktır. Artık kâinatın büyüklüğünü tahmin edebilirsiniz.. İşte yukarıdaki rivâyetler bu hakikatı bize yansıtmakta, İlâhî hükümranlığın ne kadar muhteşem olduğuna dikkatlerimizi çekmektedir.
«O’nun Kürsüsü gökleri ve yeri kuşatıp kaplamıştır. » cümlesi, Kürsî’nin uzaklık ve büyüklüğü hakkında bir fikir vermekte ve insanoğlunun dikkatini fezaya çekmektedir. Çünkü biz kâinatın nasıl bir düzen içinde bulunduğunu, İlâhî saltanatın şaşmayan kanunlarla nasıl bir önlem içinde varlık âlemini ayakta tuttuğunu anladığımız oranda Allah’a daha çok yaklaşmış, yani O’nu daha iyi anlamış oluruz.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Bundan önceki âyetle dinin aslı sayılan TEVHÎD AKİDESİ açıklandı; Allah’ın sıfatlarından bir kısmı getirilerek Tevhîd’in mana ve maksadına dokunuldu. Varlık âlemindeki her şeyin Allah’a ait olduğu ve her varlığı ilmiyle, kudretiyle kapsayıp kuşattığı açıklandı. Sonra İlâhî saltanatın görkemliği ve genişliği bizim anlayabileceğimiz, ya da kavrayabileceğimiz kelimelerle anlatıldı. Bu yüce kudretin karşısında kendi hiçliğimizi anlayabilmemize işâret edildi. Kâinatın büyüklüğüne dokunularak Kürsî’nin gökleri ve yeri içine alır büyüklükte bulunduğu hatırlatıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, sergilenen bunca belge, akla ışık tutan bunca âyet karşısında aklını, zekâsını kullanabilen kişilerin TEVHÎD DİNİ olan İslâm’ı anlayarak kabul etmeleri gerektiği; bu nedenle dinde zorlamaya gerek kalmadığı açıklanıyor ve bu konudaki belgelerin tümü şu cümle ile belirtiliyor: «Doğru yol, her türlü hayır; eğri yoldan ve her çeşit sapıklıktan kesinlikle ayrılmış ve apaçık meydana çıkmıştır. »