MEÂLİ:
23- İşte bununla Allah, imân edip iyi-yararlı amellerde bulunan kullarını müjdeliyor. De ki; «Ben, (Allah’ın buyruklarını teblîğ hususunda) yakınlıkta, hısımlıkta sevgiden başka sizden bir ücret istemiyorum. Kim çalışıp iyilik kazanırsa, ona, ondaki iyiliği artırırız. Çünkü Allah, gerçekten çok bağışlayandır ve şükredene nîmetini artırandır. »
24- Yoksa (senin için) Allahʹa karşı yalan uydurdu mu diyorlar? Allah dilerse senin kalbini mühürler. Allah kendi sözleriyle bâtılı yok eder; hakkı isbât edip ortaya koyar. Şüphesiz ki O, gönüllerde dönüp dolaşanı bilir.
25- O ki, kullarının tevbesini kabul eder, kötülüklerini affeder ve neler işlediklerini bilir.
26- İmân edip iyi-yararlı amellerde bulunanların (dilek ve duâlarını) kabul eder de kendi bol nîmetinden, geniş ihsanından onlara artırır. Kâfirlere gelince: Onlar için çok çetin bir azâp vardır.
27- Eğer Allah, rızkı kullarına iyice genişletip bol bol verseydi, elbette azıp tuğyan ederlerdi. Fakat onu dilediği ölçüye göre indirir. Şüphesiz ki O, kullarından haberlidir, görendir.
28- O ki, (kulları) umutlarını kestikten sonra yağmur indirir de rahmetini yayar. (Gerçek) dost ve yardımcı Oʹdur, övülmeğe de lâyık Oʹdur.
İLGİLİ HADÎSLER
«Ben Allahʹın buyruklarını teblîğde, size olan hısımlığımdan dolayı beni sevmenizden ve aramızdaki yakınlığı korumanızdan başka (sizden) hiçbir ücret istemiyorum. » (Taberânî: İbn Abbas (R. A. )dan)
«Getirip size teblîğ ettiğimiz açık belgeler ve doğru yolu gösteren beyânlar karşılığında, Allah ile sevgi bağı kurmanızdan ve ibâdetinizle Oʹna yakınlık sağlamanızdan başka bir ücret istemiyorum. » (Ahmed b. Hanbel: İbn Abbas (R. A. )dan)
Ansarʹdan bir topluluk bir gün geçmiş hizmetlerinden söz ederek, «Biz (İslâmʹa ve Peygamberʹe) hizmette bulunup şöyle şöyle yaptık» dediler ve övünür gibi bir tavır ortaya koydular. Bunun üzerine ya Hz. Abbas (R. A. ), ya da onun oğlu Abdullah (R. A. ), «Öyle de olsa bizim size karşı üstünlüğümüz var» diyerek karşılık verdi. Haber Hz. Peygamber’e (A. S. ) ulaşınca, kalkıp onların bulunduğu meclise geldi ve şöyle buyurdu: «Ey Ansar topluluğu! Sizler zillet içindeydiniz; Allah sizi aziz ve şerefli kılmadı mı? » Onlar da: «Evet, Ya Resûlellah! » diye cevap verdiler. Peygamber (A. S. ) devamla: «Sizler dalâlette idiniz, Allah sizi doğru yola kavuşturmadı mı? » diye sordu. Onlar da: «Evet, Ya Resûlellah! » diye tasdik ettiler. Bunun üzerine Hz. Peygamber (A. S. ) onlara «Sîzler benden sormayacak mısınız? » buyurdu. Onlar da: «Ne söyleyelim ya Resûlellah?. » dediler. Peygamber (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurdu: «Diyemez misiniz, biz seni barındırdık. Onlar (Mekkeliler) seni yalancılıkla suçladılar; biz ise seni tasdik ettik. Onlar (Mekkeliler) seni zelil ve hakir etmek istediler, biz sana yardımda bulunduk! »
Râvî devamla diyor ki:
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz durmadan Ansar’ın yaptığı iyilikleri sayıp sıraladı; o kadar ki Ansar fazlasıyla duygulanıp dizüstü çöktüler ve nemli gözleriyle Oʹna bakıp şöyle dediler: «Ellerimizdeki mallarımız Allah ve Peygamberi içindir! » (Câmi’u’l-beyân Fi Tefsîri’l-Kur’ân/İbn Cerîr: 24/16)
Yapılan tesbitlere göre, sözü edilen olay üzerine yukarıdaki 23. âyet inmiştir.
AKRABALIK HUKUKU
«De ki: Ben, (Allahʹın buyruklarını teblîğ hususunda) yakınlıkta, hısımlıkta sevgiden başka sizden bîr ücret istemiyorum.. »
Bilindiği gibi, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Kureyş Kabilesine mensup Hâşim Oğulları’ndan idi. O bakımdan Mekkeli’lerin çoğuyla uzaktan ve yakından bir hısımlık bağı bulunuyordu. İlâhî buyrukları teblîğ ile görevlendirilince, önce akrabasını Hakk’a dâvetle işe başladı. Ne yazık ki akrabasından çoğu akrabalık hukukunu çiğneyerek O’na karşı geldiler. Oysa Peygamber (A. S. ) onlardan sevgi dolu bir ilgiden, Hakk’ın birliğine böyle bir sevgi ve yakınlık havası içinde gelmelerinden ve hısımlık hukukuna riâyetten başka hiçbir karşılık istemiyor ve düşünmüyordu. Çünkü Onun şahsî dâvası veya makam ihtirası yoktu. Sadece insanları küfrün ve ahlâksızlığın karanlığından kurtarıp imân ve irfanın nûrânî havasına kavuşturmayı istiyordu. O bakımdan İslâm şerefiyle herkesten önce hısım ve yakınlarının şereflenmesini arzu ediyordu.
İlgili 23 ve 24. âyetler, Hz. Peygamber’in Mekkeʹde yakınlarından çoğunun ilgisini bile kaybettiğini, hattâ bir kısmının kendisine azılı düşman kesildiğini ifade etmekte ve Allah yolunda Onun birçok fedakârlıklara katlandığına, omuzlarına yükletilen mukaddes hizmeti yerine getirmek için birçok tehlikelerle yüzyüze geldiğine işârette bulunulmaktadır. Ama her şeye rağmen bir an olsun ümidini yitirmediği, görünüşte uğradığı her başarısızlığın aslında başarıya erişmenin müjdesi olduğu da bu âyetlerle kapalı bir anlatımla haber verilmekte ve yaşamakta olan mü’minlerin cesareti artırılmaktadır.
«Kurbâ» kelimesi masdardır. Daha çok hısımlarla olan sıcak yakınlık mânasında kullanılır. Bazan da iyi yararlı amellerle Allah’a yakınlık sağlamak anlamına gelir.
İYİLİĞİN ASIL DEĞERİ
«Kim çalışıp iyilik kazanırsa, ona, ondaki iyiliği artırırız. Çünkü Allah, gerçekten çok bağışlayandır ve şükredene nîmetini artırandır. »
İyilik, güzellik, fazîlet ve yararlı işin temelinde Allah’a dosdoğru imân varsa ve Hakk’ın rızası amaç olarak bulunuyorsa, gerçek ölçü ve değerini bulmuş olur. Hz. Peygamberʹin (A. S. ) akrabalık sevgisini korumaya çalışırken, önce onun temelini oluşturmaya çalışması kadar tabii ne olabilir. Çünkü onlara yapılacak en büyük iyilik bu idi. Ne var ki Mekkeli’ler bu iyiliği takdîr duygusundan yoksun bulunuyorlardı. O kadar ki Hakkʹa dâvet edildiklerinden dolayı Hz. Peygamber’le (A. S. ) her türlü akrabalık ilgisini kesip Ona hasım olarak, baş düşmanları arasında yerlerini almışlardı. İlgili âyetle iyiliğin gerçek değeri üzerinde durularak, akrabayı doğru yola çağırmanın buna misal teşkil ettiğine işâret ediliyor.
Buna karşılık Hz. Peygamberʹe (A. S. ) inanıp İslâm’a giren hısımları ise, Peygamberin (A. S. ) şu hadîsleriyle övülmektedir: «Canımı kudret elinde tutan Allahʹa and olsun ki, adam sizi Allah ve Resulü için sevmedikçe kalbine imân girmez. » (Müsned-i Ahmed: Yezîd b. Hârun tarikıyla Abbas b. Abdülmuttalib (R. A. )dan)
«Ey insanlar! Ben de ancak bir beşerim. Çok sürmez Rabbımın elçisi (ölüm meleği) gelir, ben de onun dâvetine icabet ederim. Doğrusu size (mânevî feyiz ve) ağırlığı olan iki önemli şey bırakıyorum: Birincisi, Allahʹın kitabıdır ki onda doğruluk ve nur vardır. Artık siz Allah’ın kitabına sımsıkı sarılın. Diğeri ise, Ehl-i Beytimʹdir. Ehl-i Beytim hakkında size Allah’ı hatırlatırım. » (Müslim/fezâil: 36, 37 - Dâremî/fezâil: 1- Ahmed: 3/14, 17, 26, 59- 4/367, 371)
HZ. PEYGAMBER’E (A. S. ) İFTİRA EDENLER
«Yoksa (senin için) Allahʹa karşı yalan uydurdu mu diyorlar?.. »
Kur’ân’ın yüksek ifadesi, derin ve kapsamlı mânası, edebî kudreti karşısında şaşkına dönen inkârcı müşrikler, «Kurʹân Muhammedʹin uydurup Allah’a nisbet ettiği düzme bir kitaptır» diyecek kadar akıl ve vicdanlarını yitirdiler. Çünkü kalpleri küfürle kılıflanmış, gerçeği anlayabilecek yetenekleri dumura uğramıştır. Bu duruma bakarak onların yakışıksız sözlerine üzülmenin bir yararı yoktur; ama onları düştükleri cehalet çukurundan kurtarmanın çarelerini düşünmenin ve ona göre hakkı teblîğ metoduyla hizmete koyulmanın sayılmayacak kadar faydaları vardır.
O bakımdan konumuzu oluşturan âyet teselli mahiyetinde indirilerek hakkın mutlaka başarıya erişeceği ve o günler gelinceye kadar müʹminlerin sabr-u sebat göstermeleri haber veriliyor..
«Allah dilerse senin kalbini mühürler. Allah kendi sözleriyle bâtılı yok eder; hakkı isbat edip ortaya koyar. » Ama O’nun muradı seni ortadan kaldırmak veya onlara benzetmek, ya da kendi sözünü vasıtasız işlek duruma getirip üstün kılmak değildir. Böyle olsaydı peygamber göndermeye, kitap indirmeye gerek kalmaz, insanlara verilen cüz’î irâde diye bir kavram ve kanun olmazdı. O bakımdan Cenâb-ı Hak, insanı belli bir plâna göre yaratmayı murad edince, onda iyilik ve kötülüğe eğilimli birtakım duygular var kıldı; önünü aydınlatacak, gerçeği anlayabilecek bir de akıl ve idrâk yeteneği verdi. Sonra da aklına yol gösterecek veya ona ışık tutacak kitap indirdi ve peygamber göndererek bu konuda ona kendi irâdesini kullanma serbestisini tanıdı.
O halde insanoğlu mevcut yeteneklerini kitap ve sünnetle birleştirip sünnetullaha göre yolunu seçerse, Cenâb-ı Hak kendi kudretini izhar edip hakkı isbat ederek bâtılı ortadan giderir.
KUR’ÂN UYDURMA BİR KİTAP OLSAYDI ÇOKTAN SİLİNİP UNUTULMUŞ OLURDU
Şüphesiz Cenâb-ı Hakk’ın değişmeyen sünnetinden biri de, geç de olsa bâtılı silip yok etmek, hakkı bütün açıklık ve berraklığıyla gün ışığına çıkartıp üstün kılmaktır. Eğer Kurʹân bir insan tarafından hazırlanıp ortaya konmuş olsaydı, çoktan eskiyip bütün özelliğini ve tazeliğini kaybeder, sıradarı kitaplar gibi bir köşeye atılıp unutulmaya mahkûm olurdu. Zira insan kaleminin ve kafasının mahsulü olan her eser, insan kadar kusurlu ve fânidir; eskimeye ve unutulmaya mahkûmdur. Kurʹân ise bu genellemenin dışında her geçen asır özelliğini bütün tazeliğiyle korumakta; gerçeği bulup tesbit eden ilimle ters düşmemekte ve her konuda tasdîk edilegelmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın kudret kaleminin eseri olan bu kitap, kusursuz ve hatâsızdır. Mutlak surette hakkı yansıtmakta ve bâtılın elîm neticelerini haber vermektedir. O bakımdan her geçen yıl onun cilâsı artmakta, kudreti daha iyi anlaşılmakta ve kapsadığı bütün konularıyla insan kudretini aşmaktadır.
Kur’ân’a nazire yazanlar, kitap te’lîf edip Allahʹa nisbet edenler ve bu açıdan hareketle kendilerini peygamber olarak tanıtmaya çalışanlar çok geçmeden hüsrâna uğramışlardır. Yazdıkları kitabın bir sürü tutarsız sözler, konular ve uydurma rivâyetler yığını olduğu ortaya çıkmış ve paçavralaşıp bir kenara itilmeye mahkûm olmuştur.
Bu konuda kim ne düşünürse düşünsün, ne derse desin, sonuç Hakk’ın sözlerinin üstünlüğüyle noktalanır. Cenâb-ı Hak kalp ve kafalarda dönüp dolaşan düşünce ve duyguları çok iyi bilir. O halde bilerek Hakkʹa hizmet edip bâtılın şarlatanlığına fazla üzülmemek gerekir. Çünkü mutlu sonuç hakkındır.
BÂTILI TERKEDİP HAKKA DÖNENLER
«O ki, kullarının tevbesini kabul eder, kötülüklerini affeder ve neler işlediklerini bilir. »
Önceleri Peygamber’e (A. S. ) ve Kur’ân’a karşı çıkanlardan ve Hz. Muhammed’e (A. S. ) yalancı, iftiracı damgası vurmaya çalışanlardan bir kısmına hidâyet nasip olunca, hakka yönelip gönülden teslimiyet gösterdiler. İlâhî beyân gereği, onların dönüş ve tevbesi kabul edildi; daha önce inkâr ve zulümlerinden dolayı biriken günahları bağışlandı.
Şüphesiz böylesine bir kabul ve açık kapı, insanlardan yana rahmetin en parlak yanlarından biridir. Aynı zamanda onların doğru yolu seçip hidâyete erişmesi için bütün imkânların ortaya konduğunun bir başka şahididir. Öyle ki, kırk elli yılını inkâr ve madde cenderesinde silik hale getirip verimsiz kılan kimse, gafletten uyanır da hakka yönelir ve son din İslâmiyeti kendine din olarak seçerse, geçmiş bütün günahları temizlenir, anasından doğduğu gündeki gibi tertemiz olarak İslâmiyetin nûrânî havasında yepyeni bir hayata başlamış olur.
İşte inkârcı her insan için bundan daha büyük müjde ve mutluluk düşünülebilir mi? İmân ve sâlih amel sonsuzluk gıdası, ebediyen mutlu yaşamanın iksiridir. O bakımdan Cenâb-ı Hak kendini bu düzeye getiren mü’min kullarının meşru isteklerini kabul buyurmakta ve kendi fazl-ü keremini onlardan yana artırmaktadır. Yirmi altıncı âyetle bu müjde verilirken, mü’minlere büyük ümit kapılarının açık tutulduğuna işâret edilmekte ve insan hayatının ancak imân ve sâlih amelle değer kazanabileceği kapalı şekilde anlatılmaktadır.
RIZIK KAYNAKLARININ BELLİ BİR PLÂNA GÖRE, BELLİ BİR MİKTARDA YARATILMASI
«Eğer Allah, rızkı kullarına iyice genişletip bol bol verseydi, elbette azıp tuğyan ederlerdi. Fakat onu dilediği ölçüye göre indirir. Şüphesiz ki O, kullarından haberlidir, görendir. »
Yirmi yedinci âyetle, çok önemli bir noktaya parmak basılmaktadır; öyle ki ilim adamlarına ışık tutulmakta, temel bilgi verilmektedir.
Cenâb-ı Hakkʹın ezelde hazırladığı plâna göre, insan sayısı önceden belirlenmiş ve dünyanın ömrü takdîr edilip rızık kaynakları ona göre ayarlanmıştır. Sonsuz, sınırsız tükenmez kaynaklar var kılınmamıştır. Zira dünyanın ömrü sonsuz ve sınırsız değildir. Aynı zamanda bunun iki dikkate değer hikmeti söz konusudur: Birincisi, ihtiyaç fazlası nîmetin azgınlık, savurganlık ve ahlâksızlığa yol açmasıdır. İkincisi, çalışma, didinme ve rekabet azminin ortadan kalkması, hayatın canlılığını bir bakıma yitirmesidir.
Kur’ân bütün bu sakıncalı sonuçları «bağıy» kavramıyla özetlemekte ve konu üzerinde iyice düşünmemizi ilhâm etmektedir. Bağıy: Azgınlık, ahlâksızlık, haksızlık, haddini bilmezlik, meşru sınırları aşmak, zulmetmek gibi mânalara delâlet eder. Şüphesiz, azgınlık düzensizlik doğurur. Ahlâksızlık fitne ve bozgunculuğa neden olur. Haksızlık, güvensizlik ve huzursuzluğa yol açar; güçlü güçsüzü ezip dengesizlik ve düzensizliği doğurur. Aşırılık, sınırsız hürriyet arzusuna sebep olur ve böylece hürriyetlere tecavüz revaç bulur.
O nedenle insanı yaratan Cenâb-ı Hak, onun hangi ortamda neler yapacağını çok iyi bildiğinden, hayat plânını ona göre hazırlamıştır. Denizlerdeki nîmetler de dahil, bütün kaynaklar sınırlıdır. İnsanlar yaşayabilmek için hem bu kaynaklan işlemek ve işletmek, hem de bilerek ölçülü şekilde kullanmak zorundadır.
Böylece «neden bol ve tükenmez nîmetler verilmemiştir? » sorusu cevaplanmış oluyor. Başka ülkelerin kaynaklarını sömürüp ekonomik yönden çok güçlü duruma gelen İngiltere, Fransa ve Almanya’da azgınlık ve ahlâksızlık her geçen gün artmakta, maddî refah genç kuşakları tatmin edememektedir. Bu sebeple intihar olayları artmakta, homoseksüeller çoğalmakta, uyuşturucu ibtilâsı yaygınlaşmakta, aile yuvası ciddi sarsıntılara maruz kalmaktadır. O kadar ki devlet lûtiliği yasallaştırmakta ve ahlâksızlığın önünde dize gelmektedir.
YAĞMURU DA İHTİYAÇ NİSBETİNDE İNDİRİR
«O ki, (kulları) umutlarını kestikten sonra yağmur indirir de rahmetini yayar. (Gerçek) dost ve yardımcı Oʹdur, övülmeğe de lâyık Oʹdur. »
İlk bakışta konuyla alâkalı başlık kapalı gibi gelir. Zira aşırı kuraklığa maruz kalan bölgeler ve kesimler vardır. Oysa Cenâb-ı Hak bu rahmetini de dengeli, düzenli ve ihtiyaç oranında indirmeyi plânlamış ve öylece uygulamaya koymuştur. Zaten yağmuru oluşturan faktörler incelendiğinde bu plân rahatlıkla anlaşılır. Ne var ki insanların bilgisizce müdahalesiyle, faktörlerden bir kısmını mefluç hale sokması dengeyi bozmaktadır.
İlâhî denge ve düzen kanunu gereği, yağmuru daha çok ormanı, ağacı çok olan bölgeler kendine doğru çeker. O sebeple yeryüzü insanların yaşamasına elverişli duruma getirildiğinde dağlar, denizler, ırmaklar ve ormanlar ona göre yaratılıp düzenlenmiş; yerleşim yerlerini seçme işi ve kaynaklardan yararlanma becerisi insanların irâdesine bırakılmıştır. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bu inceliği dikkate alarak ümmetine şöyle tavsiyede bulunarak yol göstermiştir: «Elinizde bir fidan bulunur ve kıyâmet de kopmak üzere ise, hemen dikme imkânınız varsa, dikiniz. » (Müsned-i Ahmed: 3/184, 191)
Denizleri kirletip ölü deniz haline getiren; ormanları yok edip bölgeyi çöl haline sokan biz insanlar değil miyiz? Bilgisizce yararlanmaya yönelmemiz birtakım dengesizlikler doğurmakta, kaynakları kısırlaştırıp açlığa, kuraklığa, sefalete neden olmaktayız. Şüphesiz kusur, İlâhî plânda değil, bizim tutum ve anlayışımızdadır.
«Yağmur indirir ve rahmetini yayar» sözü, Oʹnun denge ve düzenle ilgili kanunlarını hatırlatmaktadır. «Gerçek dost ve yardımcı ve övülmeğe lâyık O’dur. » Çünkü kullarının ihtiyacını karşılar ölçüde kaynak vücuda getiren ve bunu denge kanununa bağladıktan sonra insan aklına ışık tutmak için kitap indiren ve yol göstermek için peygamber gönderen de Oʹdur.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, sâlih âmellerde bulunan müʹminler müjdelendi; inkârcı maddeciler de uyarıldı. Hz. Muhammedʹin (A. S. ) görevinin sınırı belirlenerek ümmetine en sağlam kıstas verildi. Sonra da rızık konusuna değinilerek, bu hususta ilâhî denge ve düzen kanununa işârette bulunuldu.
Aşağıdaki âyetlerle, Allah’ın varlığına delâlet eden iki önemli belgeye yer veriliyor. Başa gelen musibetin insanın kendisinden kaynaklandığı hatırlatılarak, Allah’ın kimseye haksızlık etmiyeceği dolaylı şekilde anlatılıyor. Sonra da Allah’a âcizliğin nisbet edilemiyeceğine değiniliyor ve arkasından deniz, gemi ve rüzgâr nîmetine atıfta bulunularak aydınlatıcı bilgiler veriliyor.