MEÂLİ:
23- Kendilerine kitap (Tevrat)tan bir pay verilenleri görmedin mi? Aralarında hükmetmek için Allahʹın kitabına çağırılıyorlar; sonra içlerinden (ilim adamlarından oluşan) bir topluluk yüzçevirerek dönüp gidiyor.
24- Bunun sebebi, onların «Bize ancak sayılı günlerde ateş dokunacaktır» demeleri ve uydurageldikleri şeyin, dinlerinde kendilerini aldatmasıdır.
25- Meydana gelmesinde hiç şüphe olmayan günde onları biraraya getirip topladığımız ve herkese kazandığının karşılığı tastamam -haksızlık yapılmayarak- verildiğinde (halleri) nasıl olacaktır?
İNİŞ SEBEBİ
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Yahudileri İslâmʹa dâvet ettiğinde, onlardan Numan b. Edfâ: «Ya Muhammed! haydi hazırlan da bizim din adamlarına gidelim, onların yanında tartışalım, » diye öneride bulundu. Hz. Peygamber (A. S. ) da: «Hayır, Allahʹın Kitabını (Tevrat ya da Kur’ân’ı) hakem yapalım» diye karşılık verdi ki, en uygun olanı da bu idi. Çünkü Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, tam aslına ve indiği esaslar üzerine göre korunmamasına rağmen içinde birçok ilâhî belgelerin bulunduğu Tevrat’a saygılı idi. Onu hak kitap olarak kabul ediyordu. Ama Yahudi din adamları Kurʹân’ı hak kitap kabul etmiyorlardı. Bu nedenle Resûlüllâh (A. S. ), onları Tevrat’ın hakemliğine çağırma ihtiyacını duymuştu. Buna rağmen aralarından daha çok din ve ilim adamları olduğu sanılan bir zümre bu teklîfi kabul etmeyince yukarıdaki âyet indi. (Esbab-ı Nüzûl / Nisaburi)
Diğer bir rivâyete göre:
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, Yahudilere ait medresede bulunan bîr topluluğun yanına girdi ve onları Allah’a dâvet etti. Onlardan bir grup Peygamber’e sordu:
- Sen hangi dindensin?
- İbrâhim Peygamberin milleti üzereyim, diye cevap verdi.
- İbrahim yahudi idi, dediler. Bunun üzerine Peygamber (A. S. ) onlara:
- Haydi Tevratʹa başvuralım, O aramızda hakem olsun! deyince buna yanaşmadılar. Çünkü Yahudilik Musâ şeriatiyle başlamıştır. İbrahim Peygamber Mûsâ’dan çok önce gelmiştir. Tevrat’ta bu ve benzeri belgelere raslamak mümkün.
Bu nedenle yukarıdaki âyet indi. (Esbab-ı Nüzûl / Nisaburi)
Müfessir Alaaddin El-Hâzin’in tesbitine göre: Birinci rivâyette, Resûlüllâh (A. S. ), Yahudilerle kendi arasında hakem olmak üzere onları Kurʹânʹa çağırmıştı, Tevratʹın hakemliğine değil. (Lübabüʹt-Teʹvîl; 1/219 - Mısır: 1955)
TEVRAT’IN HAKEMLİĞİ
İlim adamları, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin Yahudilerden bir zümreyi, aralarında ihtilâf konusu olan meselenin çözümü için Tevrat’ın hakemliğine dâvet etmesini delil göstererek bizden önceki şeriatlerden Kurʹân ve Hadîsle hükmü kaldırılmayan kısımların bizim için de geçerli şeriat hükümleri olduğunu söylemişlerdir.
Nitekim İmam Kurtubî, «Onlardan hükmü kaldırılmayanlarla hükmetmemiz vâcibdir» diyor ve ilâve ediyor: «Ama bugün Tevratʹı okuyup hükmü kaldırılmıyan kısımlarla amel etmiyorsak, bunun sebebi açıktır: Mevcut Tevratʹın ilk inen Tevrat olduğunu bilmiyoruz. Üstelik değiştirildiğini, ilk nüshasının ortada olmadığını biliyoruz. »
Nitekim Hazreti Ömer (R. A. ), Kâbu’l-Ahbar’a şöyle demişti: «Eğer bunun Allah tarafından İmrân oğlu Mûsâʹya indirilen Tevrat olduğunu biliyorsan oku. Peygamber (A. S. ) Efendimize gelince, O, Tevrat’ın değişmiyen belgelerini biliyordu. Bu bakımdan Yahudileri Tevratʹın hakemliğine çağırmıştı. » (Tefsîr-i Kurtubî: 4/51 - Mısır: 1387)
CEZÂ VE AZÂB İLÂHÎ ADÂLETİN GEREĞİDİR
«Ve herkese kazandığının karşılığı tastamam haksızlık yapılmıyarak verildiğinde (halleri) nasıl olacaktır? »
Âhiret yolunda bir uğrak sayılan ve ruhların tekâmülü için bir geçit, bir aşama anlamında olan DÜNYA, zıtların karşı karşıya geldiği fırtınalı bir hayat döneminden başkası değildir. İnsan bu uğrakta tekâmül ederken, Allah’ın koymuş olduğu hayat kanunlarına uyduğu ölçüde mutlu, uymadığı oranda mutsuz olur.
Yahudi din adamları, Kur’ân’ın bir yandan İlâhî adâleti, bir yandan hayat kanunlarını ve bir yandan da dünyadan maksadın ne olduğunu yansıtan âyetleri karşısında şaşırdılar ve çevrelerindeki adamları tatmin etmek için şu dayanağı olmayan iddiayı ortaya attılar: «Bu dünyanın ömrü yedi bin senedir. Günahkârlarımız her bin yılda bir gün azâb görecektir. Yani Yahudi olanların günah, isyan ve tuğyanı ne olursa olsun sadece yedi gün azâb göreceklerdir. Bu da sayılı birkaç günden ibarettir ki önemsizdir. » (Fazla bilgi için bak: Bakara sûresi âyet: 80’in tefsirine.)
Halbuki cezâ ve azâb İlâhî adâletin gereğidir. Bu ölçü ve beyân olmasaydı, din, ahlâk ve fazîletin ölçü ve anlamı olmazdı. Bunların hepsi birer boş ve manasız sözlerden ibaret kalırdı. Sonuç olarak da, dünyaya gelişimizin gayesi olmaz, insanların başıboş yaratıldığı kendiliğinden ortaya çıkardı. Halbuki her iyi davranış ve güzel sözün hedefi saadettir. Her kötülüğün, zulüm ve tuğyanın karşılığı felâkettir. Bu ikisi de hedefinden şaşmaz. Dünyada bu karşılıklar gerçekleşmiyorsa, o takdirde başka bir âlemin varlığının zorunluluğu kendiliğinden ortaya çıkar.
İşte o âlemde hakkı yerine getirecek, haksızı mahkûm edecek, haklıyı koruyacak, iyilere mükâfat, kötülere cezâ verecek bir Kudrete ihtiyaç vardır. Aksi halde o âlemin de anlamı kalmaz.
KUR’ÂN MÜSLÜMANLARI UYARIYOR
Kitap ehli bir millet, İlâhî adâletin gereği cezâ ve azâbı hafife alır; âhiret korkusunu gönüllerden silip çıkarır, dinin bir fantezi olduğunu savunursa, artık o milletin ne âile, ne sosyal, ne de bireysel yapılarında helâl-haram sınırları kalır, insan haklarının anlamı olmaz. Herkes tezelden, kısa yoldan servet edinme gayret ve telaşına düşer. Karşılıklı güven sarsılır; madde ön plâna alınır. Hedef ve gaye madde olunca ahlâk ve fazîlet kuru birer kelimeden ibâret kalır.
Nitekim Yahudîler bu anlayış ve tutumlarının cezâsını dünyada kat kat nice defa görüp taddılar. Âhiretteki cezâ ve azâbları ise onları beklemektedir.
İşte Kur’ân’da konumuzla ilgili âyetle, Yahudilerin bu çok hatalı ve maksatlı tutum ve inançları açıklanırken dolayısıyle Müslüman milletler uyarılıyor.
TEVRAT İNDİĞİ GİBİ MUHAFAZA EDİLİYOR MU?
«Kendilerine kitap (Tevrat)tan bir pay verilenler.. »
Bu âyet üzerinde araştırma yapan müfessirlerimizin çoğu şu sonucu çıkarmışlardır: Eldeki Tevratʹın çoğunun ya da önemli bir kısmının değişikliğe uğradığı, Resûlüllâh (A. S. ) devrinde mevcut Tevratʹın durumu bu olunca Ondan sonra Tevratʹın ilk indiği gibi korunduğu iddiasının bir anlam taşımadığı muhakkaktır.
Nitekim Batıʹda bu konuda yazılan kitaplarda ve Meydan Larousse, Grand Larousse Encyclopedigue, Encyclopeaedia Britaanica gibi büyük ansiklopedilerde yetkili kalemlerin verdiği bilgi müfessirlerimizin düşünce ve tesbitini doğrulamaktadır.
«Ahd-i Atîk dahil kitapların büyük kısmı İbrânice veya Aramca; Ahd-ı Cedit’e dahil olanlar ise Yunanca yazılmıştır. M. S. III. yy. da, İskenderiyeʹde, Ahd-ı Atîkʹin «Yetmişler» adı verilen bir Yunanca tercemesi yapılmıştı. M. S. IV. yy. da Aziz Heronymus, Kutsal Kitab’ın tümünü Lâtinceye çevirdi. Bu tercemeye VULGATA denilir.
İbrânice ve parşömen üzerine yazılmış el yazmalarının çoğu M. S. IX. yy. dan sonra meydana getirilmiştir. Ancak bir papirüs parçası (Nash) II. yy. a aittir. Öte yandan son zamanlarda Tuz Denizi civarında yapılan kazılarda çok sayıda, deri üzerine yazılmış, hattâ İşayaʹnın noksansız metnini ihtiva eden ve en az M. Ö. I. yy. a ait İbrânice yazmalar bulunmuştur. »
Musâ Peygamberin M. Ö. XIII. yy. ortalarına doğru geldiği sanılmaktadır. Bu duruma göre Tevrat’ın en eski nüshasının M. Ö. I. yy. da Tuz Denizi civarında bulunduğu dikkate alınırsa, Tevratʹın Musâ Peygamberden bin yıl sonra yazıldığı ortaya çıkar. Arap kaynakları ise, ele geçen ilk Tevrat nüshasının Musa Peygamberden 500 yıl sonra yazıldığını göstermektedir. İster 500 yıl, ister 1000 yıl sonra yazılsın, fark eden bir şey yok. Önemli olan şudur: Musâ Peygamberʹe Levhalar halinde sunulan Tevratʹın meydanda bulunmayışıdır.
Sonra, Musâ Peygamber, Mısır’da doğup büyüdüğü ve Mısır’dan II. Ramses (1301-1224) zamanında çıktığı düşünülürse, Onun İbrânice değil, Mısır diliyle konuştuğu ortaya çıkar. Bu durumda Tevrat’ın da Mısır dili üzere indiği sonucuna varılabilir. İster İbrânice, ister Mısır diliyle yazılı olsun, ilk nüsha nerede? Onu Mısırcadan İbranice’ye kim, ne zaman çevirmiştir?
İşte Kur’ânʹda konumuzu oluşturan âyetle bu hususlara kısa bir atıf yapılmakta, Tevrat’ın ancak bir bölümünün tahriften kurtulduğuna dikkatler çekilmektedir. Gerçek de budur.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıda geçen âyetlerle Kitap Ehlinin son dine karşı takındıkları tavıra; daha önceki peygamberlere karşı tutumlarına; haklı iş görmeyi, adâleti ayakta tutmayı emreden ilim adamlarının canına kıyacak kadar ileri gitmelerine ve Hazreti Muhammed (A. S. ) ile tartışmaya kapı açtıklarına temas edildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Kitap Ehli ne düşünürse düşünsün, nasıl tavır alırsa alsın, Allahʹın mülkü dilediğine, Peygamberlik payesini seçtiği kimselere vereceğinden söz ediliyor, böylece Müslümanların izzet ve şerefle gelişip büyük bir güç olacaklarına işâret ediliyor. Ayrıca Allah’ın yüce kudretine dokunularak insan aklına ışık tutacak anlamda biyoloji ve coğrafya ile ilgili konulara kapı açılıyor, bazı ana fikirler ortaya konuluyor.