MEÂLİ:
19- De ki, hangi şey şâhit olarak daha büyüktür? De ki, Allah... O, benimle sizin aranızda şâhittir. Bu Kur’ân bana, onunla sizi ve kime ulaşırsa onu uyarmam için vahyedildi. Ya sîzler cidden Allah ile beraber ilâhlar bulunduğuna şehadet eder misiniz? De ki, ben şehadet etmem. De ki, ancak O, tek ilâhtır ve ben şüphe yok ki, sizin ortak koştuklarınızdan beriyim (hiçbir ilgim ve ilişiğim yoktur).
20- Kendilerine kitap verdiğimiz (ümmetler) Onu (Peygamber Muhammedʹi) öz çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerine yazık edenler (var ya), onlardır ki inanmazlar.
21- Allahʹa iftirada bulunup yalan uyduran veya Oʹnun âyetlerini yalanlıyanlardan daha zâlim kim vardır? Durum o ki, zâlimler (umdukları) kurtuluşa elbette kavuşamazlar.
22- Onların hepsini (kabirlerinden) kaldırıp biraraya getireceğimiz, sonra da ortak koşanlara, «iddia edip durduğunuz ortaklarınız nerede? » diyeceğimiz gün, (onlar için hiç, ama hiç kurtuluş olmayacaktır).
23- Sonra onların bir başka fitnesi olmayacak, sadece, şu sözleri olacak: «Rabbimiz Allahʹa yemin ederiz ki biz ortak koşanlar değildik. »
24- Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler de uydurdukları şeyler (putlar) da onlardan (nasıl) uzaklaşıp kayboluverdiler!
İNİŞ SEBEBİ
Kelbî diyor ki:
- Mekke halkından birkaç kişi toplanıp Peygamber (A. S. ) Efendimize gelerek dediler ki : «Ya Muhammed! Senin Allah Resûlü olduğuna şehadet eden kimse varsa bize göster. Çünkü biz senin iddianı doğru kabul eden bir kimse göremiyoruz. Yahudî ve Hıristiyanlardan da senin hakkında sorduk, seninle ilgili bir haberin yanlarında bulunmadığını söylediler. »
Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. (Esbâb-ı Nüzul/Nisaburî - Lübabü’t-Te’vîl - Kurtubî)
Mücâhit diyor ki:
- Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizden, «Hangi şeyin şâhitlik yönünden daha büyük olduğu» soruldu. Veya Resûlüllahʹın, Kureyş ileri gelenlerinden, hangi şeyin şâhitlik yönünden daha büyük olduğunu sorması emredildi. Sonra da aynı soruya kendisinin «Allah benimle sizin aranızda şâhittir» diye cevap vermesi tavsiye edildi. (Lübabü’t-Te’vîl/Alaeddin Ali)
İLGİLİ HADÎSLER
«Benden isterse bir âyet olsun (işitip) teblîğ edin. İsrâîloğullarıʹndan da söz edin, bunda bir sakınca yoktur. (Yalnız dikkat edin) kim bile bile bana yalan isnat ederse, cehennemdeki yerine hazırlansın! » (Buharî/enbiyâ: 50 - Tirmizî/ilim: 13 - Dâremî/mukaddeme: 46 - Ahmed: 2/159, 202, 214)
«Allahʹtan (gönderilip size ulaşan âyetleri) teblîğ ediniz.
Kime Allahʹın kitabından bir âyet ulaşırsa -onu alsın almasın- şüphesiz ki ona Allahʹın emri ulaşmıştır. » (Abdurrezzak: Mâmer tarikiyle)
«Bizden bir şey işitip onu işittiği gibi teblîğ eden kişinin yüzünü Allah nurlandırsın. Çünkü nice kendisine teblîğ edilen kimseler var ki onu bizzat işitenden daha anlayışlı ve daha hıfzedicidir. » (Buharî/uzhiye: 5, ilim: 9, tevhîd: 24 - Müslim/kasamet: 29 - Ahmed: 5/37, 39)
Diğer bir rivâyette ise:
«Bizden bir hadîs işitip onu başkasına teblîğ edinceye kadar hıfzeden (koruyan) kişinin Allah yüzünü güzelleştirip nurlandırsın. Nice fıkıh yüklenen var ki onu kendisinden daha anlayışlısına taşır ve nice fıkıh yüklenen de var ki, fakîh (dinde bilgili ve yeterince anlayışlı) değildir. » (İbn Mâce/mukaddeme: 18, menâsık: 76 - Tirmizî/ilim: 7- Ebû Dâvud/ ilim: 13- Ahmed: 1/437 - 5/183)
ALLAH’IN ŞÂHİT OLMASI YETER
«De ki, Allah... O, benimle sizin aranızda şahittir. »
Kurʹân-ı Kerîm burada insanı vicdanen rahat ve huzura kavuşturacak, fânîlerin doğrulayıp, ya da yalanlamasının tesirinden uzak tutacak; övenlerin ve yerenlerin hakikati değiştiremiyeceğini gönüllere işliyecek çok kısa fakat derin anlamlı bir uyarı sergilemektedir: «Hangi şey şâhit olma bakımından daha büyüktür? De ki, Allah... »
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Allah’ın dinini teblîğ ederken bunun olumlu meyvelerini hemen toplamak, ya da görmek istiyor; ama gerek putperestler, gerekse Yahudî ve Hıristiyanlar onu doğrulamayınca hak adına üzülüyordu. Allah bu üzüntüye gerek olmadığını; çünkü onun peygamberliğine en büyük şâhit olarak kendisinin bulunduğunu hatırlattı.
Gerçek bu olunca, vicdan huzura, kalb sükûnete kavuştu. Çünkü insanı en çok üzen ve sıkan, kalb ve vicdanın kendi kendini tasdîk etmeme halidir. Böyle bir hal Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizde mevcut değildi ve olamazdı da.. İlâhî beyân ve şehadetle hak üzere olduğunu biliyordu. İnen âyet onun bu bilgisini kuvvetlendirdi, her şeyi hakkıyla bilen Allahʹın Ona şâhit olmasının yeterli bir ölçü bulunduğunu hatırlattı.
TEBLÎĞ GÖREVİ
«Bu Kurʹân bana, onunla sizi ve kime ulaşırsa onu uyarmam için vahyedildi. »
Kurʹân insanlara teblîğ edilmek üzere indirilmiştir. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ile onun seçkin talebesi Ashab-ı Kirâm bu kutsal görevi lâyıkıyla yapıp yerine getirdiler. Her türlü sıkıntıya katlanıp teblîğ hizmetini aksatmadılar.
Peygamber ilmine vâris olan mürşitler, ilim adamları da asırlarca bu hizmetin devamını sağladılar. Çünkü Allah sözü, insanlara ulaştırılmak, amel edilmek için indirilmiştir. O halde Kurʹânʹı teblîğ, din âlimlerine ve mürşitlere vâciptir. İmkânı olup vasat bulabilenler bu hususta hareketsiz kalırlarsa, vâcibi terkten dolayı günahkâr sayılırlar. Dikkat edildiğinde Efendimizin (A. S. ) açıklayıcı mahiyetindeki hadîsleri de teblîğin önemini belirtmektedir.
Bugün teblîğ nasıl yapılmalıdır? Günün şartlarını, toplum yapısındaki değişmeleri, dünyanın yavaş yavaş müşterek bir kültür ve medeniyete doğru itilmesini dikkate almak gerekir. Dün diyar diyar gezip teblîğ görevini sürdürmek bir zarûretti. Gezmeden, yorulmadan mümkün değildi. Bugün gezip dolaşmak gerekli olmakla beraber o derece lüzumlu olmaktan çıkmıştır. Haberleşme imkânlarının doğması ve kolaylaşması, radyo, televizyon ve basın gibi tesirli vasıtaların her eve girmesi, teblîğ hizmetini bir bakıma kolaylaştırmıştır. Ne var ki İslâm aleminin bütün bu vasıtaları iyi kullanacak geniş bilgili, kültürlü, imânlı aydınları yetiştirmeye ihtiyacı vardır. Başta demirperde gerisi ülkeler olmak üzere anti-İslâmî olan milletler ve topluluklar bunları kendi idealleri, hevesleri ve inançları doğrultusunda İslâm’ın aleyhine çok bilinçli biçimde kullanmasını beceriyorlar.
Özetliyecek olursak, hemen belirtmeliyiz ki, teblîğ hizmetini camilerin dört duvarı arasında tutmak hiçbir zaman yeterli değildir. Çünkü günümüzde İslâm ülkelerinin çoğunda mevcut Müslümanların yüzde altmış, yetmişi camiʹ dışındadır ve çoğu İslâmʹın ruhlara hayat veren feyiz pınarından uzak kalmıştır.
O halde İslâm âlemi için en tesirli yol ve vasıta, güçlü din âlimleri, imânlı ilim adamları yetiştirip mevcut vasıtalardan yararlanma yollarını araştırmak ve güçlü kalemler kadar güçlü ağızların sahnede olmasını sağlamaktır.
KİTAP EHLİ, SON PEYGAMBERİ TANIR MIYDI?
«Kendilerine kitap verdiğimiz (ümmetler) Onu (Peygamber Muhammedʹi) öz çocuklarını tanıdıkları gibi tanırlar. »
Kur’ân ilgili âyetle bunun cevabını çok duyarlı biçimde vermektedir.
Kitap Ehlinden maksat, Yahudî ve Hıristiyan din adamlarıdır. Onların son peygamberi tanımaları iki yönden düşünülebilir: Birincisi, Mekke ve çevresindekiler Onun çocukluk, gençlik devrelerini çok iyi bilir ve yakından tanırlardı. Hayatında hiç yalan söylemediğine, kimseyi aldatmadığına, putlara tapmadığına, çok nezîh bir hayat sürdüğüne hepsi şâhit olmuşlardı. İkincisi, Tevrat ve İncilʹde son peygamberle ilgili belgeler çok açıktır ve kesinlik arzederler. Peygamberin sıfatlarından ana hatlarıyla söz edilir. O halde din adamları, öz çocuklarını tanıdıkları gibi, Hz. Muhammedʹi (A. S. ) de tanırlar. Nitekim hayli değişikliklere uğramasına rağmen mevcut Tevrat ve İncilʹde SON NEBÎ ile ilgili belgeleri Bakara, Al-i İmrân, Nisâ ve Mâide sûrelerinde ilgili âyetlerin tefsirinde münasebet düştükçe naklettik; burada tekrar etmek istemiyoruz.
İşte Kur’ân o günkü Kitap Ehlini uyardığı gibi, bugünkülerini de uyarıyor: «Kur’ân’ı dikkatle inceleyin, Tevrat ve İncil ile karşılaştırın ve Hz. Muhammed (A. S. )ın hayatını Tevrat ve İncilʹdeki belgelerle biraraya getirerek insaf ile düşünüp karar verin.. » demek istiyor.
Çünkü Allahʹa karşı yalan uydurup, Onun âyetlerini yalanlıyanlardan daha zâlim ve haksız kim olabilir? Kurʹân özellikle Kitap Ehliʹnden olan din adamlarını bu âyetle hakka dâvet ediyor. Bize düşen açık bir tebliğdir.
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Medine’ye hicret edince Yahudi din âlimlerinden Abdullah b. Selâm İslâm’a girdi. Hz. Ömer ona, yukarıdaki 20. âyeti hatırlatıp sordu: «Peygamber Efendimizi tanır miydin? » Hz. Abdullah şu cevabı verdi: «Vallahi ya Ömer! Peygamber (A. S. ) Efendimize gözüm iliştiği ilk anda, öz oğlumu tanıdığım gibi onu tanıdım ve imân ettim.. »
KENDİLERİNE YAZIK EDENLER
«Kendilerine yazık edenler (var ya), onlardır ki inanmazlar. »
Sahih rivâyetlerden anlıyoruz ki, yeryüzüne ayak basan her insanın biri cennette, diğeri cehennemde olmak üzere iki ayrı makamı vardır ve ebediyetin bu birbirine zıt iki eyleşme yeri, sözü edilen hususa cevap verecek genişlikte yaratılmıştır. Cehennemdeki yerini alanlar, kendilerine yazık edenlerdir. Çünkü dünya uğrağında ilâhî belgelere gözlerini ve kulaklarını tıkamışlardır. Onların çoğu için bir kurtuluş da yoktur.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıda geçen âyetlerle, büyük dâvâ adamlarının kendi haklı inançları doğrultusunda verdikleri mücadelede -vicdanları her bakımdan haklı olduklarını fısıldıyor, kalbleri bu sesle huzur buluyorsa- başka şâhit aramalarına pek gerek olmadığı bildirildi; çünkü vicdanı harekete geçiren, kalblere bu hususta ilhâm veren Yüce Kudret şâhit olarak yeterlidir. Hele bu dâvâ adamı Son Nebî Muhammed (A. S. ) olursa..
Sonra Tevrat ve İncil’de Son Nebîʹnin vasıflarının ana hatlarıyla belirtildiği, bu nedenle Kitap Ehliʹnden olan din âlimlerinin Onu, kendi öz çocuklarını tanıdıkları gibi tanıdıkları açıklandı.. İnat ve inkârın zulüm olduğu belirtilerek gereken uyarıda bulunuldu. Kıyâmet günü bütün bu gerçeklerin bir bir ortaya çıkarılıp sergileneceği söz konusu edilerek gereken uyarı yapıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, inkârcıların bir başka davranışı anlatılıyor, sırf kusur bulmak, çamur atmak için Peygamberi gelip dinledikleri açıklanıyor; kendileri ruhen Peygamberden uzak kaldıkları gibi başkalarının da Ona uymasına, yaklaşmasına engel oldukları çok dokunaklı bir anlatımla haber veriliyor.