Haşr Suresi 21-24. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

لَوْ اَنْزَلْنَا هٰذَا الْقُرْاٰنَ عَلٰى جَبَلٍ لَرَاَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِ وَتِلْكَ الْاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ هُوَ اللّٰهُ الَّذِي لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّحِيمُ هُوَ اللّٰهُ الَّذِي لَا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ اَلْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَزِيزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ هُوَ اللّٰهُ الْخَالِقُ الْبَارِئُ الْمُصَوِّرُ لَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰى يُسَبِّحُ لَهُ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ

21.

Eğer biz, bu Kur'an'ı bir dağa indirseydik, elbette sen onu Allah korkusundan başını eğerek parça parça olmuş görürdün. İşte misaller! Biz onları insanlara düşünsünler diye veriyoruz.

Diyanet İşleri

22.

O, kendisinden başka hiçbir ilah olmayan Allah'tır. Gaybı da, görünen alemi de bilendir. O, Rahman'dır, Rahim'dir.

23.

O, kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan Allah'tır. O, mülkün gerçek sahibi, kutsal (her türlü eksiklikten uzak), barış ve esenliğin kaynağı, güvenlik veren, gözetip koruyan, mutlak güç sahibi, düzeltip ıslah eden ve dilediğini yaptıran ve büyüklükte eşsiz olan Allah'tır. Allah, onların ortak koştuklarından uzaktır.

24.

O, yaratan, yoktan var eden, şekil veren Allah'tır. Güzel isimler O'nundur. Göklerdeki ve yerdeki her şey O'nu tesbih eder. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

21- Eğer bu Kurʹânʹı bir dağ üzerine indirmiş olsaydık, onu, saygı ile eğilip Allah korkusundan parça parça görürdün. Bu misâlleri belki iyice düşünürler diye insanlara getiriyoruz.

22- O öyle Allah ki, O’ndan başka ilâh yoktur; gaybı da, ortada ola­nı da bilendir; O (dünyadaki canlılara karşı) çok merhametlidir ve (Âhi­ret’te de mü’minlere karşı) çok merhametlidir.

23- O öyle Allah ki, Oʹndan başka ilâh yoktur. Mülkün sâhibidir. O çok mukaddestir; selâmet ve güven kaynağıdır. Gözetendir; çok üstündür, çok güçlüdür. Dilediğini engelsiz, müdahalesiz yapandır; büyüklük ve yü­celik O’na mahsustur. Allah (inkârcıların, putperest ve müşriklerin) ortak koştuklarından yücedir, münezzehtir.

24- O öyle Allah ki, yaratandır, en güzel şekilde ve biçiminde var kılandır. Dilediği surette meydana getirendir. En güzel isimler O’na mah­sustur. Göktekilerle yerdekiler O’nu tesbîh eder. O, çok üstündür, çok güç­lüdür, hikmet sâhibidir.

İLGİLİ HADÎSLER VE RİVÂYETLER

Kudsî Hadîs/Allah buyurdu:

«Azamet entarim, kibriya üstlüğümdür. Kim bunlardan biriyle benimle çekişip boy ölçüşmeye kalkışırsa, ona azap ederim. » (Ebû Dâvud/libas: 25- İbn Mâce/zühd: 16- Ahmed: 2/376, 414, 427, 442)

«Şüphesiz ki Allahʹın 99 ismi vardır (yüzden bir noksan). Kim bunları (vird edinip) sayarsa, cennete girer. Allah birdir, O tekdir ve teki sever. » (Buharî/daavat: 69- Müslim/zikir: 6- İbn Mâce/duâ: 10)

«Kim sabahleyin üç defa: (Euzü billahiʹs-semiʹiʹl-alîmi mineʹş-şeytaniʹr-recîmi) der ve Haşr Sûresiʹnin sonundaki üç âyeti okursa, Allah ona yetmiş beş bin melek müvekkel kılar da hepsi onun için akşama kadar rahmet ve gufran dilerler. Kim de akşamlayın böyle der ve o üç âyeti okur­sa, yine aynı dereceye (kendini çıkarmış) olur. » (Tirmizî: Muhammed b. Geylan’dan - Müsned-i Ahmed)

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz için Medine’de Mescid-i Saadetʹte bir min­ber yapıldı. Daha önce Efendimiz (A. S. ) Mescid’deki hurma kütüğüne da­yanıp hutbe irâd ederdi. Minber yapılınca kütüğe gitmeyip minberin birinci basamağına ayağını koyunca hurma kütüğü Kur’ân’dan, Peygamber’den uzak kalmanın üzüntüsünden on aylık gebe deve inler gibi inledi veya sus­turulmak istenen çocuk gibi hıçkırırcasına bir ses çıkardı. » (İbn Cerîr- Katade)

KUR’ÂN BİR DAĞ ÜZERİNE İNDİRİLSEYDİ

«Eğer bu Kurʹânʹı bir dağ üzerine indirmiş olsaydık, onu, saygı ile eğilip Allah korkusundan parça parça görürdün. »

Kur’ân bütünüyle Allah sözüdür; O’nun gibi kusursuz ve mükemmeldir. Beşer sözüyle, onun düşünce ve bilgi ürünüyle kıyaslanamaz. Çünkü be­şer sözü, beşer kadar kusurlu ve kısa ömürlüdür.

Kur’ân hayat plânını çizen; insanı kendine, Allah’ı insana tanıtan ve insanın nasıl büyük bir sorumluluk taşıdığını öğreten bir kitaptır. Bunun için taşıdığı hükümler ancak gerçeği yansıtır ve kalıcılık vasfını taşır. Çağ­ları içine alır; ilmin ve medeniyetlerin önünde yürür. İnsanlar bu kitabı bi­lip anladıkları, anlayıp amel ettikleri nisbette hayatlarını İlâhî nizama uy­durmuş olurlar ve sorumluluklarını idrâk çizgisine getirmiş sayılırlar.

İşte bu Kur’ân -bil’farz- yüce bir dağın üzerine indirilse ve o dağa akıl ve idrak verilseydi, Allah sözünün azamet ve yüceliğinden, telkin ettiği so­rumluluktan o koskoca dağ çatlayıp parçalanır; saygı ve korkudan tuz-buz olurdu.

İnsan denilen şerefli ve mükerrem canlının, böyle bir kitap ile taltîf edilmesinden dolayı daha çok saygılı, korkulu, sorumluluklarını müdrik olup Hakk’a baş eğmesi gerekmez mi? Ona ve hılkatındaki azizliğe yakışan bu değil midir? Zira Kur’ân dahil her şey onun için, o da Hakkʹa ibâdet için yaratılmıştır. İnsan varsa, müşahede edebildiğimiz âlemin değeri ve anla­mı vardır. İnsan yoksa, bunların hepsi anlamsız ve hikmetsiz kalır.

Evet, Cenâb-ı Hak anlamamızı kolaylaştırmak, duygu ve düşünceleri­mizi hakikate çevirmek için böyle misaller vermekte ve aklımıza ışık tutup rahmet kapısını açık tutmaktadır.

ALLAHʹIN GÜZEL İSİMLERİ

«O öyle Allah ki, Oʹndan başka ilâh yoktur; gaybı da, ortada olanı da bilendir. O (dünya­daki canlılara karşı) çok merhametlidir ve (âhirette de mü’minlere karşı) çok merhametlidir. »

Cenâb-ı Hakk’ın 99 güzel ismi vardır ki, bunlara «Esmâ-i Hüsnâ» de­nilmektedir. Muhaddis Tirmizî ve İbn Mâce sahîh tesbitle bu isimleri ri­vâyet etmişlerdir. Haşır Sûresinin sonunda ise Oʹnun bu güzel isimlerin­den 15 tanesi anılmakta ve konuyu daha etraflı kavramamıza yardımcı ol­maktadır. Öyle ki, sözü edilen kitabı indiren o sonsuz kudret sâhibini biz ancak isim ve sıfatlarıyla, eserleri ve koyduğu şaşmayan kanunlarıyla tanıyabilmekte ve O’nun her bakımdan erişilmez olduğunu idrâk etmekteyiz.

Biz tefsirimizin hacmini de dikkate alarak Cenâb-ı Hakkʹın 99 ismini hadîslerde belirtildiği sıraya göre nakletmeyi ve her ismi kısaca açıklama­yı uygun gördük.

ALLAH

Allah, hak olan vâcibü’l-vücudun özel ismidir ve isimlerinin en bü­yüğü, en kapsamlısı ve en azametlisidir. Çünkü İlâhî sıfatların hepsini ken­dinde toplamaktadır.

Allah ismi başka dile çevrilemez; çünkü özel isimler olduğu gibi kalır ve kullanılır. O bakımdan Farsçada «hudâ», Türkçede «tanrı», İngilizcede «God», Allahʹın karşılığı değil, «ilâh»ın ve bazan da «rab»bın karşılığıdır.

1-2- er-RAHMÂN ve er-RAHÎM

Bu iki isim «rahmet» kökünden türetilmiştir. Rahmet, rahmete ereni ister ve rahmete erişen her canlı mutlaka ihtiyaç içindedir, yani devamlı surette muhtaçtır. O nedenle muhtaç olana «Rahmân» ve «Rahîm» denil­mez; ihtiyacı muttasıl karşılayan sonsuz kudret sahibine «Rahmân» ve «Ra­hîm» denilir; yani bu iki isim O’na lâyıktır.

Rahmet, sözlük olarak kalp yufkalığına ve duyarlığına delâlet eder. Cenâb-ı Hak hakkında kalp yufkalığı söz konusu olamıyacağına göre, bu isim ve sıfatlardan sonuç olarak çıkarılacak mana muraddır ki o da sevgi, şefkat ve bağışlamadır.

Rahmân, fiil ve delâlet yönünden Rahîmʹden daha umumi bir anlam taşır. Onun için Allah’tan başkası hakkında Rahmân kullanılmaz, ama ba­zan Rahîm sıfatı kullanılır. Nitekim Peygamberimiz hakkında Kurʹânʹda Rahîm sıfatı anılarak bunun câiz olduğuna işârette bulunulmuştur. Cum­hura göre de: «Rahmân» isim olarak hastır, fiil olarak umumilik ifade eder. «Rahîm» ise, isim olarak umumilik ifade eder, fiil olarak hususilik ifade eder.

Rahmân hem dünya, hem de âhiretle ilgili bir sıfat olmakla beraber daha çok dünyaya yöneliktir ki her canlı bu sıfatın tecellisine mazhardır. Rahîm ise, daha çok âhirete yöneliktir ki o âlemde müʹminler bu sıfatın tecellisine mazhar olacaklardır.

3- el-MELİK

Zatında, sıfatında her vasıtadan müstağnidir. Kâinatta vücut bulan her varlık mutlaka Oʹna muhtaçtır. Her şey Oʹnundur, mülk bütünüyle O’na ait­tir. O, mutlak anlamda mülkün yegâne sâhibi ve mutasarrıfıdır. İnsan ise mutlak anlamda «melik» olamaz. Çünkü kendisi ne kadar güçlü ve büyük bir hükümdar olursa olsun, mutlaka mülkün gerçek sâhibine muhtaçtır ve elinde bulundurduğu mülk ve iktidarı eğretidir. Aynı zamanda idaresi al­tında bulunanların da ona muhtaç olduğu söylenemez.

4- el-KUDDUS

Duygu ve düşüncenin, hayal ve vehmin tasavvur edebildikleri her va­sıftan pak ve yücedir. Gönüllerden geçen, kafalarda dönüp dolaşan her düşüncenin sınırının ötesindedir. Zira Cenâb-ı Hak hiçbir suretle sınırla­namaz; O her türlü kusur ve noksanlıktan münezzehtir. Hattâ böyle de­mek bile edep dışı olur. O bakımdan «O, her türlü duygu ve düşüncenin idrâk edebildiği ve edebileceği vasıflardan pâk ve yücedir» dememiz daha uygun sayılır. Aynı zamanda insanların zannettiği ölçüdeki kemal sıfatın­dan da çok yücedir. Çünkü Oʹnun kemali ölçüye girmez; belli bir sınırda kalmaz; bizim anlayış ve kavrayışımızın çok ötesinde kemal ile muttasıftır.

5- es-SELÂM

Zât-i uluhiyeti ayıp ve kusurdan; sıfatları noksanlıktan; fiilleri ölçüsüz­lük ve kötülükten beridir, sâlimdir ve O hep selâmettir. Bunun için kalbini kötü düşüncelerden arındıran, fiillerini ve sözlerini şer ve kötülükten uzak tutan ve böylece imân selâmetine erenler Oʹnun SELÂM sıfatının tecel­lisine mazhar olup selîm bir kalp ile Oʹna kavuşma nîmetine erişirler. Ce­nâb-ı Hak, dünya ve âhirette selâmet ve esenliğin kaynağıdır.

Bir kimsenin SELÂM sıfatıyla vasıflanabilmesi için İslâmʹa girmesi ve Müslümanların Oʹnun dilinden ve elinden selâmette kalması gerekir. Bununla beraber o kimse selâmet kaynağı değildir, o sıfatın gerçek kay­nağı olan Cenâb-ı Hakk’ın SELÂM sıfatının tecellisine mazhardır.

6- el-MÜ’MİN

Cenâb-ı Hak mutlak anlamda güven ve eman kaynağıdır. O, başkasın­dan güven dileyip sığınmaya muhtaç değildir; ama her şey Oʹna yönelip sığınmaya muhtaçtır. Güven ve emân duygusu, korku ve noksanlık, yok olma ve silinme endişesi hâkim olduğu zaman belirir. Şüphesiz bu tür duy­gu ve endişeler Allah hakkında düşünülemez. Çünkü O, mutlak surette müstağnidir. İnsan ise, hayatı boyunca noksanlık, yok olma, kazaya uğ­rama gibi tehlikelerle yüzyüzedir ve o bakımdan insan, o en büyük ve mut­lak kudretin emn-u emanına sığınma ihtiyacını duyar ve buna her an muh­taçtır.

7- el-MÜHEYMİN

Cenâb-ı Hak, amelleri, rızıkları ve ecelleri bakımından da yarattığı her canlı üzerinde mutlak hükümrân ve denetleyici olarak bulunmaktadır. İl­miyle, kudretiyle; rahmet ve inâyetiyle onları kapsayıp kuşatmakta, sevk ve idâre etmekte ve şaşmayan kanunlarına göre tasarrufunu sürdürmektedir.

8- el-AZİZ

Öyle saygın, öyle izzetli ki eşi ve benzeri, dengi ve menendi yoktur. O, öyle güçlü, öyle üstündür ki, bütün üstünlükler ve güçler O’nun yanın­da küçülür, güçsüz ve çaresiz kalır. Varlıkta cereyan eden bütün ihtiyaç­lar sadece Oʹna yönelir ve hepsi de şiddetle ve aralıksız olarak O’na muh­taçtır. O izzetiyle bütün ihtiyaçları karşılayacak kudrettedir; izzeti kemal­dedir; kuvveti kusursuz ve sınırsızdır.

9- el-CEBBAR

İrâde ve meşieti icbar yoluyla her şeye nüfuz etmiştir. Hiç bir gücün ve kudretin irade ve meşieti O’na nüfuz edemez; hiçbir şey Oʹnun kabza-ı kudretinden çıkamaz. Bütün güçler O’nun sınırsız kudreti karşısında baş eğip itaât etmek zorundadır. En âsi mağrur krallar ve imparatorlar bile -Oʹnu ne kadar red ve inkâr etseler de- eninde sonunda O’nun ezelî ve ebedî hüküm ve irâdesine baş eğmekte ve ecel hükmüne teslim olmak­tadır.

10- el-MÜTEKEBBİR

O’nun zatının yüceliğine nisbetle her şey hakîr ve zelîl; her mağrur cılız ve önemsiz kalır. Büyüklük, ululuk ancak O’na mahsustur. O’nun bü­yüklük ve ululuğu her türlü kıyas ve nisbetin ötesindedir.

11, 12, 13- el-HÂLIK, el-BÂRİ, el-MUTASAVVIR

Bu üç isim eş anlamlı değildir; aralarında az fark söz konusudur. Üçü birden, yaratmak ve yoktan var kılmak anlamında aynı noktada birleşmez.

Yokluktan varlığa çıkarılan herşeyin önce takdîre ve takdîre uygun irâ­deye ihtiyacı vardır. Sonra da irâdeyi müteakip tasvîre muhtaçlığı söz ko­nusudur. O bakımdan Allah takdîrde bulunma haysiyetiyle Hâlıkʹdır; icâd etme haysiyetiyle Bâri’dir; düzenleyip en güzel biçimde tertip etme hay­siyetiyle Mutasavvır’dır.

14- el-GAFFAR

Güzeli, iyiyi ortaya çıkaran; kul hakkıyla ilgili olmayan günahı, çirkini dünyada gizleyip örten; âhirette ise affedip bağışlayandır. O her bakım­dan geniş rahmet ve gufran sâhibidir.

«Gaffar» kelime olarak «gafr» kökünden türetilen ve bağışlayıp yargı­lamada çok merhametli olduğundan mübalağa ifade eden bir sıfattır.

15- el-KAHHAR

Zorba zâlimlerin, azgın düşmanların belini kırıp aşağılayan; takdîr et­tiği ecelle öldürüp kahreden; mağrur gafillerin, şaşkın mütecavizlerin gu­rur ve kibirlerini ayaklar altına aldırtmak suretiyle onları zillet ve meske­nete uğratan Yüce Kudret sâhibidir O. Her şey O’nun kahr-u saltanatı kar­şısında baş eğmiş; O’nun sonsuz, sınırsız kudreti önünde âciz kalmıştır. Kahrı adâletledir.

16- el-VAHHAB

Vahhab: Hibe kökünden türetilen mübalağalı bir sıfattır. Hiçbir kar­şılık beklemeden ve maksat gütmeden bol bol bağış ve lûtufta bulunan zat demektir. Nitekim dünya nîmetlerinin kapılarını ardına kadar herkese açık tutmuş; müʹmin kâfir diye bir ayrım yapmadan insan için lüzumlu bütün kaynakları hazırlayıp hizmete sevketmiştir.

17- er-REZZAK

Canlılar için gerekli olan rızıkları yeterince yaratıp hazırlayan; ihtiyaç nisbetinde gökten rahmet misali yağmur indiren; kaynaklardan yararlan­manın sebeplerini ve yollarını kolaylaştıran ve böylece rızkı belli bir plân ve proğrama bağlayan Cenâb-ı Hak yegâne rızık verendir ve bu mânayla O, Rezzak’tır.

Cenâb-ı Hak iki ayrı rızıkla rızıklandırır: Zahirî ve bâtınî.. Zâhirî, yani maddî rızık, bildiğimiz ve bilmediğimiz yiyecekler, içecekler ve benzeri nesnelerdir. Bâtınî, yani mânevî rızık ise, maarif ve mükâşefedir. Bu ikinci rızkı lâyık olan kullarına verir.

18- el-FETTAH

O’nun yüksek inâyeti ve sınırsız kudretiyle kilitli ve kapalı bulunan herşey açılmaya mahkûmdür. Oʹnun hidâyetiyle her müşkil çözülür. Za­man gelir, peygamberlerine ülkelerin kapılarını açıp fetihler müyesser kı­lar; zaman gelir, dostlarına semânın melekût kapılarını açar da yüceliği­nin güzelliğini yansıtan cemal sıfatının tecellisine onları mazhar kılar. Kalp­leri de kalelerin kapılarını açtığı gibi, inâyet ve hidâyet nuruyla açıp aydın­latır. Her türlü müşkilin anahtarı Oʹnun katindadır.

19- el-ALÎM

Cenâb-ı Hak, ezelî ve ebedî ilmiyle her şeyi en iyi bilen zattır. Oʹnun sonsuz ve sınırsız ilmi her şeyi içiyle, dışıyla, inceliğiyle, küçüğüyle, bü­yüğüyle; zerresiyle, kubbesiyle kapsayıp kuşatmış ve her şeyin içine nüfuz etmiştir. Olmuş ve olacak şeyleri, olayları başlangıcıyla, sonucuyla, tesi­riyle ve sınırıyla bilir. Tesbiti şaşmaz, ilmi yanılmaz.

20- el-KÂBIZ

Ölümleri anında, takdîr edilen ecelleri gelince canlı varlıkların can­larını, ruhlarını bedenlerinden çekip alandır. İyilikleri, hayır ve hasenatla­rı, iyi ve hayırhah müʹminlerden rahmet eliyle alıp kabul edendir. Bazı kalp­leri kabza uğratıp daraltan, bazısını besta uğratıp genişletendir.

21- el-BÂSIT

Ruhları bedenlere gönderip onu bedenin her hücresine yayandır. Rı­zıkları zayıflara da ulaştırıp yararlanmalarını kolaylaştırandır. Zenginlere rızkı iyice yaygınlaştırıp fakirlikleri giderendir.

22- el-HÂFID

Azgınlık ve isyânları sebebiyle mağrur kâfirleri alçaltır; düşmanlarını rahmetinden uzaklaştırıp aşağıların aşağısı yapar. Kalp ve kafasını sade­ce madde ve şehvete verip kendilerini hayvanlaştıran gafilleri esfel-i sâfilîne düşürür.

23- er-RÂFİʹ

Mü’minleri saadet burcuna yükseltir. Dostlarını kendine yaklaştırmak­la yüceltir. Kalp gözünü açıp İlâhî kudret damgasını eşyada müşahede edenleri, mukarribîn olan melekler ufkuna yükselterek onlara iltifatta bu­lunur.

24- el-MUİZZ

O, mülkü dilediğine verip aziz kılar. Gerçek azizliği, kendini madde zilletinden, şehvet bataklığından kurtarıp imân devletiyle, sâlih amel ni­metiyle süsleyen kullarına bahşeder. İlâhî maarife erip tezkiye-i nefiste bulunan kullarına, son nefeslerini verirken «Ey itmı’nana kavuşmuş can! Haydi Rabbına dön» buyurarak iltifatta bulunur ve onlara ikram ederek kıymetlerini yükseltir.

25- el-MÜZİLL

Mülkü dilediğinden çekip alarak zillete uğratır. Hakkʹa karşı tuğyan edenleri vakti gelince alaşağı eder. Kendini beğenip başkalarına tepeden bakanları zelîl ve hakîr kılar.

26- es-SEMİʹ

İşitilecek hiçbir şey O’nun idrâkinden uzak kalmaz. En gizli, gizlinin de gizlisi O’nun idrakinin kapsamındadır. Öyle ki, küçücük siyah karınca­nın, gecenin zifiri karanlığında kaygan kayanın üzerinde attığı adımların, gösterdiği hareketlerin sesini işitir. Kendisine hamd ve şükür edenlerin niyetini ve sözünü mutlak şekilde duyup, iyi niyete dayalı olanını kabul eder. Gönüllerden geçeni, kafalarda dolaşanı, dillerle ifade edileni mut­laka bilir.

27- el-BASÎR

O her şeyi, yerin altında olanı, göklerde bulunanı, varlıkta yer alan küçük, büyük bütün eşyayı görür.. Ancak Oʹnun işitmesi de, görmesi de her türlü alet ve vasıtadan münezzehtir. Onun «Basîr» sıfatıyla her şey gerçek yüzüyle açılıp keşfolunur; eşya hakiki veçhesiyle görünür. Bu ba­kımdan Cenâb-ı Hak hakkında göz ve kulak gibi organlar düşünülemez.

28- el-HAKEM

O, ezelde hazırladığı plâna göre hükmeder. Hükmünü reddedecek, verdiği kararı bozacak bir kuvvet yoktur. Yegâne hâkim O’dur. İnsanlara gayretleri, becerileri; akıl ve zekâlarını doğru yolda kullanmaları nisbe­tinde karşılık verip hükmünü yürütür. Samimi mü’minler hakkında ebedî saadetler; inkârcı sapıklar hakkında sonsuz azaplar hükmeder ve O’nun hükmünü değiştirecek yoktur.

29- el-ADL

O, yegâne âdildir. O’ndan ancak âdil hüküm, hakkaniyete dayalı fiil sadır olur. O, zulmü, haksızlığı, keyfî azabı kendine haram kılmıştır. Varlık âlemindeki mutlak denge ve düzen, O’nun adâletinin eseridir. Kullarından da âdil ve düzenli olan mü’minleri sever ve onları adi sıfatının tecellisine mazhar kılar.

30- el-LATÎF

O, her şeyin inceliğini; niceliğini, künh-ü hakikatini bilir. Gerçek müʹminlere karşı hoşluk, güzellik, iyilik ve ihsan ile tecellide bulunur. Lütf ve şefkati sonsuz ve sınırsızdır, dilediğini ona mazhar kılar.

31- el-HABÎR

Gizli-açık, zâhir-bâtın hiçbir şey ve olay; haber ve fiil O’ndan gizli ka­lamaz. O’nun mülk-ü melekûtunda bir zerre hareket etmiye görsün, bir canlı debelenmeye dursun, mutlaka O, onu bilir ve ondan haberdardır. En gizli halleri bilmek O’na mahsustur. O sebeple Cenâb-ı Hak hep Habîr’dir.

32- el-HALÎM

Günahkârların günah ve isyânlarını, kâfirlerin inkâr ve tuğyanını; in­dirdiği kitap ve gönderdiği peygamberi küçümseyenlerin düşünce ve tav­rını bilip gördüğü halde hemen gazaba gelmez; ceza vermekte acele et­mez ve uzun süre sabretmeden intikam almaya yönelmez. Kudreti yettiği halde, birçok inkârcı sapıklara, azgın gâfillere ölümlerine kadar mühlet verir. Zira O, çok sabırlıdır, çok şefkatli, çok merhametlidir; rahmeti ga­zabının önüne geçmiştir.

33- el-AZÎM

Duygularımız O’nun büyüklüğünü kuşatamaz; aklımız O’nun azame­tini lâyıkıyla idrâk edemez; düşüncelerimiz O’nun ululuğunu kapsayamaz. O, şanına yakışır anlamda büyüktür. Büyüklüğü kayıtlara, rakamlara sığ­maz, kelimeyle ifade edilemez. O nasıl büyükse, öyle büyüktür.

34- el-GAFÛR

Günah ve kusurları örtüp bağışlar. Mağfireti kemal mertebesindedir ki tevbe edip pişmanlık duyanlardan yana tecelli eder. Günahkârların tek umut kapısıdır. Hesap ve ceza günü, Oʹnun mağfireti tek kurtuluş çaresidir.

35- eş-ŞEKÛR

O, hâlis niyete dayalı az bir ibâdeti ve taâti bile büyük derecelerle, sonsuz nimetlerle mükâfatlandırır. Dünyanın sayılı günlerinde, ömrün sa­yılı ve sınırlı süresinde işlenen güzel amellere, âhirette sonsuz karşılıklar verir. Şükredenlerin şükrünü kabul edip lütuf ve ihsanını artırır.

36- el-ALİY

Cenâb-ı Hakkʹın üstünde bir rütbe ve makam yoktur. Bütün derece ve mertebeler O’nun yücelik ve saltanatının altındadır. Oʹnun yüceliği de, mertebesi de duygu ve düşünce sınırının ötesindedir ve her bakımdan sınırsızdır. Kâinat O’nun yüceliğinin bir basamağı ve azametinin bir belge­sidir. Gerçek yücelik ve ululuk O’na mahsustur.

37- el-KEBÎR

O, kibriyâ sâhibidir. Kibriyâ zatın kemâlinden ibârettir. Zatın kemâ­linden maksat, vücudun kemâlidir. Vücudun kemâli ise iki şeyle ilgilidir: Birincisi, ezelî olup ebediyen devam etmesidir. Zira öncesi ve sonrası olan vücut (varlık) noksandır. İkincisi: Oʹnun vücudu öyle bir varlıktır ki bü­tün varlıklar ondan südur eder.

38- el-HÂFIZ

O, gerçekten koruyucudur; mevcudatın vücudunu devam ettiren ye­gâne koruyucu kudrettir. Dilediğinin devamını keser, dilediğini bâki kılar. Kâinatı bağlı kıldığı denge ve düzen kanunuyla ayakta tutar. İnsanları, özellikle dosdoğru imân edenleri, melekleri vasıtasıyla bilmedikleri, göre­medikleri birçok şeylerden muhafaza eder. Her şey Oʹnun hıfz-u emânında varlığını sürdürebilir.

39- el-MUKÎYT

O, mutlak anlamda kut verici, besleyici, gıdaları yaratıcı, canlıların be­denlerine belli kanun ve belli yollarla onu ulaştırıcıdır. Canlıların, özellikle insanların hayatlarını sağlık içinde sürdürmelerini sağlamak ve takdir edi­len ömürlerini tamamlamalarına imkân vermek maksadıyla sayısı belirsiz yiyecekler, şifâlı otlar, devamlı ihtiyaç duyulan kaynaklar yaratmıştır. Ay­rıca kalp ve kafaları Kurʹânʹın nuruyla aydınlatıp inananların ruhuna mâ­nevî gıda vermektedir.

40- el-HASÎB

O, her şeye kâfidir. Kim Oʹnun içinse, o mutlak mânada ona yeter. Oʹnun yeterliliği sınırsız ve sonsuzdur; her bakımdan kemal mertebesin­dedir. Her şeye yeterli olan vücut, (varlık) ise, devamlılık ve kemal ister. Bu anlamla Cenâb-ı Hak’tan başka «Hasîb» yoktur.

41- el-CELÎL

O, celâl sıfatıyla muttasıftır. Celâl sıfatı, mutlak surette gına (bolluk, zenginlik), mülk, kutsallık, ilim, kudret ve benzeri sıfatları kendinde toplar. O bakımdan el-KEBÎR sıfatı zatın kemâline; el-CELÎL sıfatı sıfatların ke­mâline yöneliktir. EI-AZÎM sıfatı ise, hem zatın, hem de sıfatlarının kemâ­line yöneliktir.

42- el-KERÎM

O öyle kerem sâhibidir ki, kudreti yettiği halde affeder; söz verdiğinde onu mutlaka gerçekleştirir. Vaadinden dönmez. Verince de fazlasıyla ve­rir. Kime ne kadar verdiğine bakmaz. Başkasına ihtiyacını arzedip şikâyet­te bulunan kullarının bu davranışından hoşnut olmaz.

Bu gibi meziyetleri külfetli-külfetsiz, vasıtalı-vasıtasız kendinde top­layan cömert ve âlicenap kimseye de «Kerîm» denilmektedir. Cenâb-ı Hak ise, belirtilen meziyet ve üstünlükleri külfetsiz, vasıtasız olarak mutlak mâ­nada kudretinde kemal mertebesinde bulundurmaktadır. O bakımdan O, mutlak Kerîm’dir.

43- er-RAKÎB

Her şeyi yeterince bilip koruyan, görüp gözetendir. Sevk ve idâresinde, görüp gözetmesinde gaflet etmez; devamlı surette en küçük bir ih­mal ve kusur söz konusu olmaksızın denetler. Tesbitinde hatâ, gözetme­sinde yanılma ve atlama mümkün değildir. O bakımdan Cenâb-ı Hak mut­lak surette yegâne Rakîbʹdir.

44- el-MUCÎB

O yegâne hacet kapısıdır. Bütün hacetler O’na arzolunur. O dilediği haceti yerine getirir, dilediğini geciktirir, dilediğini cevapsız bırakır. İyi ni­yetle şartlarına uygun yapılan duâları kabul eder. Zorda ve darda kalan­lar için her bakımdan O yeterdir. İstek ve dilek arzedilmeden bile nîmetlendirir; duâ yapılmadan bile bol ihsan ve geniş lûtufta bulunur. Çünkü O, mutlak surette Mucîb’dir.

45- el-VÂSÎʹ

«Sıat» kökünden türetilen bir sıfattır. Sıat: bazan geniş anlamda bir­çok bilgileri kapsayıp kuşatan ilme izafe eder; bazan da nasıl takdîr eder­se öylece ihsan ve nîmeti yaymaya izafe eder.

Cenâb-ı Hak ise, mutlak mânada Vâsî’dir. Çünkü ilmi her şeyi kapsa­mış; ihsan ve nîmetleri her yanda yaygınlaşmıştır. O’nun ilminin sınırı; ihsan ve lûtfunun ölçüsü yoktur. Dilediğine dilediği kadar takdîr edip ve­rir.

Denizler mürekkep olsa, bir o kadarı da ilâve edilse ve ağaçlar kalem olsa yine de O’nun sözünü yazmaya yetmez.

46- el-HAKÎM

O, yegâne hikmet sâhibidir. Hikmet, varlığı, en yüksek anlamda, en üstün ilimle bilip tanımak, her şeyin gerçek yüzünü, niyet ve amacını id­râk etmektir. Her şeyi hilkatinin amacına yönelik sevketmek ve plândaki yerine oturtmaktır. Abesle, boş ve anlamsız, yararsız şeylerle meşgul ol­mamak; boş ve anlamsız, yararsız ve gayesiz bir şey icad etmemektir.

Bütün bunları mutlak anlamda kemal mertebesinde sevk ve idâre et­mek Allah’a mahsustur. Çünkü O, mutlak hikmet sâhibidir.

İnsanlar hakkında da bu sıfat özel anlamda kullanılır. O bakımdan bir­çok şeyleri bilen, fakat o şeyleri yaratanı ve hılkatlarının amaç ve hikme­tini bilmeyen, tanımayan kimseye «Hakîm» denilmez.

47- el-VEDÛD

O, bütün yarattıklarından yana hayrı sever ve onlara bu sevgiyle iyi­lik ve ihsanda bulunur. İlâhî sevginin anlamı: Koyduğu kanunlara, hazır­ladığı plân ve proğrama uygun olarak mahlûkatına rahmet, in’âm, ihsan, gufran ve hilm kapılarını açık tutmasıdır. Herkes imân ve idrâki, ahlâk ve fazîleti nisbetinde O’nun bu sıfatının tecellisine mazhar kılınır.

48- el-MECÎD

O, en yüce şeref sâhibidir. Zatı güzel olduğu gibi, ef’âlı da güzeldir. Vergisi bol, ihsanı yaygındır. Mutlak yücelik, azizlik O’na mahsus olduğu gibi, mutlak ihsan ve ikrâm,. şeref ve yücelik de O’na aittir. Çünkü O mut­lak Mecîd’dir.

49- el-BÂİS

İkinci hayata hazırlayıp dirilten; diriltip haşır ve hesap alanına sevke­den; kabirleri deşen; göğüslerde olanı ortaya çıkartıp döken Oʹdur.

50- eş-ŞEHÎD

İlmi ve kudreti her şeye şâhittir. O, hem gaybı, hem de hazır olanı; hem gizli, hem de âşikâr olanı en iyi bilendir. Varlıkta cereyan eden olay­lara; kâinatta yer alan eşyaya mutlaka şâhittir. Mutlak sûrette her şeyi bilmesi bakımından O, «Alîm»dir. Bâtınî ve gaybı halleri bilmesi itibariyle O, «Habîr»dir. Zâhiri ve âşikârı bilmesi itibariyle O, «ŞEHÎD»dir.

51- el-HAKK

O, her şeyi denge ve düzende yaratmış; varlık âleminde mutlak uyum ve ahenk sağlamıştır.

Hak, bâtılın karşıtıdır. Eşya çoğu zaman karşıtıyla açıklığa kavuşur. Haberi verilen her şey ya mutlak bâtıldır, ya mutlak haktır, ya da bir ba­kıma bâtıl, bir bakıma haktır. Cenâb-ı Hakkʹın mutlak bâtıl olması imkân­sızdır, muhaldir. Mutlak hak olması vâciptir. O’nun vâcip olan zatıyla im­kân alanına gelen ise, bir bakıma hak, bir bakıma bâtıldır. O halde Allahʹtan başkası, zatı itibariyle hak değil bâtıldır; başkasıyla imkân alanına, yani vücudu vâcib olan zatın kudretinin tecellisiyle imkân alanına gelme itiba­riyle haktır. Çünkü zatı itibariyle vücudu vâcip olan tek varlık Cenâb-ı Hak’­tır; O’ndan başkasının vücudu mümkündür.

52- el-VEKÎL

O, her şeyin üzerinde mutlak koruyucu; her şeyin umurunu düzen­leyen mutlak yetki sâhibidir. Bütün işler ve durumlar O’nun korumasına ve himayesine ısmarlanır. Çünkü O, kulları üzerinde yegâne Vekîlʹdir.

53, 54- el-KAVİY, el-METÎN

Kuvvet, tam kudrete; metanet de kuvvetin şiddetine, üstünlüğüne de­lâlet eder. Cenâb-ı Hak, kudretin erişilmezliğine sâhip olduğu itibariyle Kaviy’dir. Şiddetli, üstün kuvvete sâhip olması itibariyle de Metînʹdir.

55- el-VELİY

O, yegâne seven ve yardımda bulunup başarıya erdirendir. Cenâb-ı Hak düşmanlarını hüsrana uğratır; dostlarına ise yardımda bulunup zafere eriştirir. O, imân edenlerin Velîʹsidir; kâfirlerin ise, bu anlam ve özellikte hiçbir velîsi yoktur.

56- el-HAMÎD

Hamd-u senâya O lâyıktır; en güzel övgüler ancak O’na yakışır. O, eze­lî anlamda zatını hamd ile överek her bakımdan HAMÎDʹdir. Ebedî anlam­da kullarının O’na hamd etmesiyle MAHMÛD’dur.

Böylece hamd, kâmil anlamdaki vasıfların kemal mertebesinde olma­sı itibariyle övülüp anılması demektir. Cenâb-ı Hak mutlak anlamda kemal mertebesindedir ve O hep hamde lâyıktır.

57- el-MUHSÎ

Cenâb-ı Hakk’ın ezelî-ebedî ilmi her şeye yönelip kuşatmıştır ve bu ma­nayla O, her şeye nüfuz edip eşyanın büyüğünün de, küçüğünün de hem ölçüsünü, hem sayısını bilmektedir. Zira her şey O’nun yanında belirli hesaplara, proğramlara bağlanmıştır.

58, 59- el-MUBDİ, el-MUÎD

O, örneksiz, modelsiz ve misalsiz icad eder. İcad ettiğini öldürdük­ten sonra misline uygun geri çevirir. Cenâb-ı Hak insanları Hâlık sıfatı­nın tecellisiyle misalsiz ve modelsiz yaratıp varlık alanına getirdikten son­ra onların canlarını alır ve sonra ikinci hayata döndürür.

Böylece eşyanın hepsi O’ndan, O’nun kudretindendir ve eninde-sonunda O’na dönmek zorundadır. Her şey O’nunla başladığına, Oʹnunla ha­yat bulduğuna göre, yine O’nun irâde ve hükmüyle ölür, sonra yine Oʹnun kudretinin tecellisiyle dirilip ikinci hayata dönme imkânı bulmuş olur.

Böylece O, canlıları hayata nasıl Mubdi’ sıfatıyla başlatıyorsa, öldür­dükten sonra Muîd sıfatıyla onları yeniden hayata çevirecektir.

60, 61- el-MUHYİ, el-MÜMİT

O, canlıları yoktan yaratıp varlık alanına getirir; ecelleri yetince de onları öldürür. Gerçekte dirilten ve öldüren ancak O’dur. Koyduğu kanun­lar ve düzenlediği illet ve sebepler zinciriyle diriltme ve öldürme olayları gerçekleşir.

Böylece Cenâb-ı Hak, Muhyi sıfatıyla diriltir ve Mümit sıfatıyla öl­dürür.

62- el-HAYY

Cenâb-ı Hak hep fiil ve idrâk halindedir. Fiili ve idraki olmayan şey ölü sayılır. İdrakin en azı, kendi kendine eşyayı bilip anlamaktır. Anlama­yan, cansız sicimlerdir. Cenâb-ı Hak hep diridir. Çünkü fiil ve idrâki mut­lak surette öncesiz ve sonrasızdır ve hep işler durumdadır.

63- el-KAYYUM

Allah mutlak anlamda kendi nefsiyle kaimdir; kendi zatiyle varlığını sürdürmektedir. O’ndan başkası ise, ancak Oʹnun kudretiyle, O’nun mül­künde kaimdir, O’nunla var olup O’nun inâyetiyle ayakta durmakta ve var­lığını bir süreye kadar devam ettirmektedir.

Cenâb-ı Hak, kâinatı kendi kudretiyle ayakta ve düzende tutmaktadır. Böylece kâinat O’nunla mevcuttur ve ancak O’nunla kaimdir.

64- el-VÂCİD

O’nun mülkünden bir şey eksilmez, O hiçbir şeyi yitirmez. Eşya bütü­nüyle Oʹna aittir, o bakımdan O’na ihtiyaç nisbet edilemez. Kudretinin yetmediği, yetmiyeceği hiçbir şey yoktur. İlâhî sıfatlardan ve onların ke­mal mertebesinden gerekli ne varsa hepsi Allah ile mevcuttur ve Oʹnun kudretinin eseridir.

65- el-MÂCİD

Bu sıfat, el-Mecîd sıfatının değişik şeklidir. Şu farkla ki, el-Mecîd sı­fatı buna nisbetle daha mübalağalı bir anlam taşır.

Böylece Cenâb-ı Hak el-Mâcid sıfatıyla en yüce şeref sâhibidir. Zatı güzel, efʹâlı güzeldir; vergisi bol, ihsanı yaygındır.

66- el-AHAD

O bölünmeyen, tekrar etmeyen Bir’dir. Zatında birkaçlık muhaldir; bö­lünme söz konusu değildir. Oʹndan başka şeyler bölünmeye, parçalanma­ya, birkaç kısım olmaya müsaittir.

O bakımdan Cenâb-ı Hak ezel ve ebed cihetiyle de mutlak birdir.

67- es-SAMED

O, hiçbir şeye, başka bir güç ve kudrete muhtaç değildir. Bütün ihti­yaçlar O’na arzedilir. İhtiyaçları O, ihtiyaçsız olarak karşılar. Böylece bütün istek ve arzularla O’na yönelinilir; ihtiyaçları karşılayıp gidermenin tek kay­nağı Oʹdur. O mutlak ganîdir.

68, 69- el-KADİR, el-MUKTEDİR

Cenâb-ı Hak mutlak kuvvet ve kudret sâhibidir. Kudreti sınırsızdır, ezelî olduğu gibi ebedidir. O’nun kudreti her türlü tasavvurun üstünde ve ötesindedir. O Muktedir’dir, gücü her şeye yeter, âcizlik Oʹna nisbet edi­lemez. O’nun kudreti ilim ve irâdesiyledir. Mutlak Kadir, dilediği zaman fiiliyata geçer, dilediği zaman geçmez; mutlaka fiiliyata geçmesi şart de­ğildir. Ama O her dem fiil halindedir. Çünkü Oʹnun kudret ve iktidarı plân­lı ve proğramlıdır.

Muktedir sıfatı, Kadir sıfatından daha mübalağalıdır.

70, 71- el-MUKADDİM, el-MUAHHİR

Cenâb-ı Hak yaklaştırır ve uzaklaştırır. Öne alır ve geciktirir. O, her şeyin önünde ve üstündedir. Her şey ancak Oʹna döndürülür ve O’nunla noktalanır. Kimi yaklaştırırsa onu öne alır; kimi de uzaklaştırırsa, onu ge­ride bırakır. Dostlarını rahmet ve gufranına yaklaştırıp öne alır; düşman­larını bu sıfatlarının tecellisinden uzaklaştırıp geride bırakır. O, mutlak surette Mukaddim ve Muahhir’dir.

72, 73- el-EVVEL, el-ÂHİR

Varlık âleminin düzenine, mevcudatın silsile ve dengesine bakıldığın­da, Cenâb-ı Hakk’ın her şeyden önce bulunduğu ve bir başlangıcı olmadığı kendiliğinden anlaşılır. İllet ve mâlûl uzantısı O’nda son bulur. Zira var kı­lınan her şeyin varlığı O’ndandır. O ise, zatiyle mevcuttur; varlığını bir baş­kasından almamıştır. Oʹnun varlığı zatının gereğidir. Onun için O öncesizdir, sonsuzdur.

74, 75- ez-ZÂHİR, el-BÂTIN

O, ilminin, kudretinin, rahmetinin; inâyet ve lûtfunun tecellisiyle Zâhir’dir. Eşya ancak Oʹnun kudret damgasını taşımakta; her şey O’nun var­lığına ve birliğine delil olmaktadır. O bu sıfatlarının tecellisiyle zâhirdir. Zatiyle, hakikatiyle Bâtın’dır. Duygu ve düşünceler, akıl ve idrâkler O’nun zatını idrak edemez. O’nun niceliği ve nasıllığı düşünülemez; zira O her bakımdan düşünce sınırlarının üstünde ve ötesindedir.

76- el-BERR

Bütün iyilik, lütuf ve ihsan ancak O’ndandır. O, mutlak anlamda bü­tün iyilik, hayır ve ihsan kaynağıdır. Kâinatı, taşıdığı sayısız nîmetleriyle birlikte insan hizmetine vermesi, yüce rahmetinin ve bu sıfatının tecellisidir.

77- et-TEVVAB

O, kullarına tevbe kapısını açık tutup tevbe etme sebeplerini kolay­laştırır. Gönülden inanıp pişmanlık duyan günâhkar kullarının tevbesini kabul buyurur. Allahʹtan korkup işlediği günaha üzülen ve bu sebeple İlâ­hî dergâhe yönelip bağışlanmasını dileyen kulunu boş çevirmez.

78- el-MÜNTAKİM

Peygamber gönderip kitap indirmek suretiyle azgın sapıkları uyardık­tan, doğru yolu gösterip akıl, duygu ve düşünceye seslendikten ve gere­ken yardımcı bilgileri verdikten sonra bir türlü uyanmayan inkârcıları, sünnetullah gereği kahretmek suretiyle intikam alır. Dünyada bunu yapma­dığı takdirde âhirette mutlaka yerine getirir.

Dinî, ahlâkî kuralları çiğneyip şuna-buna haksızlık edip yeryüzünde bozgunculuk yapan şaşkınlara ilâhî intikam tokadını indirir.

Peygambere uyup kitaba göre hayatını düzene sokan müʹminlere yar­dım edip onları dünyada da, âhirette de başarıya ve kurtuluşa eriştirir.

79- el-AVF

Cenâb-ı Hak geniş rahmeti gereği, günah ve kusurlarından dolayı piş­manlık duyanları bağışlar. İsyan ve tuğyandan dönüş yapıp Hakk’a yöne­len kullarını affeder. Küfrü terkedip imân eden ve bir de işlediği günah­lardan sonra ciddi dönüş yapıp ıslâh-ı nefs ile şükreden bir kul olmak isteyen kimse hakkında afv ve gufranıyla tecellide bulunur.

Kul hakkına tecavüz edip o hakkı sâhibine ödedikten ve kendini hak sâhibine bağışlattıktan sonra tevbe eden kimseyi affetmek O’nun şanındandır.

80- er-REUF

Rahmeti çok yaygın, şefkati çok geniştir. Bunun için kullarını gü­nahlarından dolayı hemen cezalandırmaz, pişmanlık duyup dönüş yapma­ları için rahmet elini hep açık tutar. Gündüz günah işleyenler için, tevbe edip dönüş yaparlar diye geceleyin; gece günah işleyenler için, tevbe edip dönüş yaparlar diye gündüzleyin rahmet ve afv elini açık bulundurur.

81- MELİKÜʹL-MÜLK

Varlık âlemi bütünüyle Oʹnun mülküdür. O da bu mülkün mutlak sâ­hibi ve mutasarrıfıdır. Dilediği gibi kendi mülkünde tasarruf eder. Ancak Oʹnun tasarrufu hep plânlı, proğramlıdır; belli kanunlara bağlanmıştır. Ge­lişigüzel hiçbir fiili ve tasarrufu söz konusu değildir ve olamaz da..

O, mülkünde eşsiz kudrete sâhiptir; dengi, benzeri, eşi ve ortağı; yar­dımcı ve destekçisi yoktur.

82, 83- ZÜLCELÂLİ VE’L-İKRÂM

Yücelik, kemalat, azamet ve kibriya O’na mahsustur. Her türlü övgü değer ikrâm ancak O’na yakışır ve O’ndan kaynaklanır. O, her bakımdan mutlak yücelik ve büyüklük, azamet ve kibriya; ikram ve in’âm sâhibidir.

84- el-VÂLÎ

Yarattığı canlıların işlerini, yaşayışlarını ve diğer durumlarını tedvîr ve tedbîr eden ancak O’dur. Ezelî plânında ve takdîrinde yer aldığı gibi yürütmektedir ve takdîr ettiği gibi işler, olaylar, durumlar sonuçlanmak­tadır.

85- el-MÜTEÂLİ

O, çok yücedir; Oʹnun yüceliğinin sınırı ve sonu yoktur. Her şey O’nun yüceliği karşısında alçalır ve küçülür. İlmiyle, kudretiyle her şeyi kapsa­yıp kuşatmıştır ve her şeyin üzerinde yüceliğini kurmuştur.

86- el-MUKSİT

O’nun her fiili, her icadı ve her tasarrufu âdildir. Kâinatı denge üze­re yaratıp gerçek teraziyi koymuş, adaleti sağlamıştır. Bütün emirleri ve nehiyleri mutlak surette adâleti yansıtır ve O’nun ADL sıfatının, bir de MUKSİT sıfatının tecellisidir. Mazlumun hakkını mutlaka zâlimden alır. Bü­tün hakları âdilâne korur.

87- el-CÂMİ’

Zıdları, çiftleri, karşıtları, misilleri, benzerleri biraraya O getirmiştir. Canlıları yeryüzüne O yayıp, kıtalar üzerinde O toplamıştır. Varlık âlemini büyük bir sistem yapan ve o sistemin içinde değişik birçok sistemleri dü­zenleyip bütünleştiren de O’dur.

88, 89- el-GANÎ, el-MUĞNÎ

Cenâb-ı Hakkʹın zatında ve sıfatında hiçbir şeye taalluku yoktur, yani hiçbir şeye ihtiyaç duymaz. Hiçbir kuvvetten yardım beklemez. Mülk Oʹnun­dur, saltanat ve hükümranlık; tasarruf ve tedbîr Oʹna mahsustur. Çünkü O, mutlak ganîdir; bütün ihtiyaçlar O’nun tükenmeyen hazînelerinden karşı­lanır; O bitmez, tükenmez zenginliğe sâhiptir. Canlıları yedirip doyuran, gani kılıp ihtiyaçlarını karşılayan ancak O’dur. Zira İlâhî kaynakları kud­reti gibi sonsuz ve sınırsızdır.

90- el-MÂNİ’

Kurduğu sistemleri dengesizlikten; icad ettiği âlemleri düzensizlikten koruyup bozulmasına engel tedbîrler koyan Oʹdur. Kur’ân-ı Kerîm’i bâtıl­dan, İblîsin telbîsinden, beşeri söz ve müdahaleden koruyup aslına uygun­luğunu sağlamıştır.

İmân ve sâlih amellerini takvâ düzeyinde tutan mü’minleri, nefisleri­nin ve şeytanlarının galebesinden koruyan; onlarla küfür, nifak ve şikak arasında aşılması zor engeller koyan da ancak Oʹdur. Birlik, dirlik ve kar­deşlik çizgisinde kendilerini Hakkʹın yoluna vakfeden mücahitleri, düşman­larının kahredici saldırısından, üstünlük sağlamasından muhafaza eden ve bunun için meleklerini yardımcı olarak o müʹminlerin imdadına sevkeden de Oʹdur.

91, 92- ed-DARR, en-NÂFİ’

Koyduğu hayat kanunlarına, sağladığı denge ve düzene, indirdiği ki­taba ve gönderdiği peygambere uyup İlâhî buyruklarla uyum sağlayan müʹminlere fayda; uyum sağlamayan inkârcılara ve münafıklara zarar ve­ren ancak O’dur. O’nun fayda vermesi de, zarara itmesi de sünnetullahı doğrultusunda adâlet ölçülerine göredir.

Böylece insanı hem dünyada, hem âhirette mutlu ve bahtiyar edecek olan İlâhî düzene uyanlar her iki âlemde de fayda görür; uymayanlar za­rar görür.

93- en-NUR

Her şey Cenâb-ı Hakk’ın kudretiyle meydana gelir. Varlık âlemi an­cak O’nun nuruyla aydınlanır. O, her şeyi yokluk karanlığından çıkarıp vücud aydınlığına kavuşturandır.

Kâinatı aydınlatan güneşler ve benzeri sistemler O’nun nurunun te­cellisiyle vücut bulmuştur.

94- el-HÂDÎ

Doğru yolu gösteren, doğru yola iten ancak O’dur. Beşerî irâde ve yeteneğini kullanıp doğru yolu bulmaya çalışanları -dilerse- doğru yola ulaştırır. Cenâb-ı Hak kime hidâyeti nasîp kılarsa, ancak o doğru yolu bul­muş olur. Kimi de sapıklığıyla başbaşa bırakırsa, o da sapıtıp doğru yol­dan uzaklaşır.

95- el-BEDİʹ

Zatında, sıfatında eşsiz ve benzersizdir. Kâinatı içindeki her şeyiyle misalsiz ve modelsiz yaratmıştır. Her şeyin en güzelini, en bedi’ini yaratan Oʹdur. Fiilinde, tasarrufunda, tedbîrinde kusursuz ve benzersizdir. O, bu manayla mutlak Bedi’dir.

96- el-BÂKİ

Cenâb-ı Hakk’ın vücudu vâciptir; kendi zatiyle mevcuttur ve kaimdir. O, ezelî olduğu gibi ebedîdir de. Her şey O’nun kudretinin eseridir ve O’na döndürülecektir. Mutlak mânada bâki kalan odur; O’ndan başka her şey fânidir. Ancak Oʹnun bâki kılacağı şeyler ebedîleşebilir.

97- el-VÂRİS

Ülkelere hükmedenler, kıtaları hâkimiyeti altında tutanlar; mal, mülk sahibiyim diye iddia edenlerin hepsi eğreti olarak mal ve mülk ile meş­gul olurlar. Sonunda herkes elindekini, hükmünün ve tasarrufunun altın­dakini bırakıp ayrılmak zorundadır. O bakımdan musalla taşına konulan kral için de, hammal için de «er kişi niyetine» denilir.

Zira mal ve makam dünya hayatıyla ilgili olup insanın vefatıyla son bulur. Mülk bütünüyle Cenâb-ı Hakkʹa aittir ve gerçek sâhibi O’dur. Kıyâ­met gününde: «Bugün mülk kime aittir? » diye sorulacak. Ancak cevap ve­ren olmayacak. Böylece Cenâb-ı Hak kendi sorusunu kendisi şöyle cevaplıyacaktır: «Bir ve kahhar olan Allah’a aittir. »

98- er-REŞÎD

O, varlıkta her şeyi belli kanunlara bağlayıp, belirlenmiş hizmete sevkedendir. Bu nedenle O, insanları sadece hayra, iyiye, güzele, doğruya ve fazîlete irşâd eder. Hükmünde hatâ, tedbîrinde yanılma, fiilinde isabetsiz­lik söz konusu olamaz. Mutlak anlamda O, hep iyiyi, doğruyu, faydalı ola­nı ve fazîleti gösterir ve her şeyi bu manayla belli plân ve proğrama göre yürütür.

99- es-SABÛR

Yaratma ve icadında düzenli ve plânlıdır. Koyduğu kanunları bozmaz; ezelde hazırladığı düzeni belirlenmiş vaktine kadar değiştirmez. Hemen her şeyi tekâmül kanunuyla yavaş yavaş, kademe kademe oluşturup meydana getirir. Bir şeyin olmasını murad edince sebeplerini oluşturur. İnkâr ve az­gınlık içinde hayatını berbat edip yeryüzünde bozgunculuk yapanlara ceza vermekte acele etmez. Vakti, saati gelmeden kimseyi kahretmez.

Günahkârları, ileride tevbe edip dönüş yaparlar diye, günahlarından do­layı hemen cezalandırmaz; ölüm sekresi gırtlağa gelinceye kadar kulları­na mühlet verir. Oʹnun bütün hükümleri ve kanunları sünnetullaha göre cereyan eder.

Bu sûrenin de tefsirini bize müyesser kılan Cenâb-ı Hakkʹa hamd-u se­nâlar; İlâhî kelâmı anlamamızı kolaylaştıran Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹe salât-ü selâmlar olsun.