Bakara Suresi 208-210. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا ادْخُلُوا فِي السِّلْمِ كَافَّةً وَلَا تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ اِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبِينٌ فَاِنْ زَلَلْتُمْ مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَتْكُمُ الْبَيِّنَاتُ فَاعْلَمُوا اَنَّ اللّٰهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ هَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّٓا اَنْ يَأْتِيَهُمُ اللّٰهُ فِي ظُلَلٍ مِنَ الْغَمَامِ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَقُضِيَ الْاَمْرُ وَاِلَى اللّٰهِ تُرْجَعُ الْاُمُورُ

209.

Ey iman edenler! Hepiniz topluca barış ve güvenliğe (İslam'a) girin. Şeytanın adımlarını izlemeyin. Çünkü o, size apaçık bir düşmandır.

Diyanet İşleri

209.

Size apaçık deliller geldikten sonra, eğer yine de yan çizerseniz, bilin ki Allah, gerçekten mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.

210.

Onlar (böyle davranmakla), bulut gölgeleri içinde Allah'ın (azabının) ve meleklerin kendilerine gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar? Halbuki bütün işler Allah'a döndürülür.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

208- Ey imân edenler! Hep birden (Allah’a itaat ve O’na kul olma­nın derin anlam ve hikmetini anlayarak) sulh ve selâmete girin.. Şeyta­nın adımlarına uymayın. Şüphesiz ki o, sizin apaçık düşmanmızdır.

209- Size bunca belgeler geldikten sonra kayarsanız, biliniz ki, Al­lah çok üstün ve çok güçlüdür; yegâne hikmet sâhibidir.

210- Onlar Allahʹın buluttan gölgelikler içinde meleklerle geliver­mesini ve işin hemen bitiriverilmesini mi bekliyorlar? (Halbuki) işler (enin­de sonunda) ancak Allahʹa döndürülür.

İNİŞ SEBEBİ

Yahudilerden İslâm Dinine giren birkaç kişi, Tevratʹı daha önce oku­yup araştırdıkları için zaman zaman Tevratʹtan sözedip dururlardı. Kötü niyetleri olmamasına rağmen pek hoş karşılanacak bir davranış ve anlayış sayılmazdı. Çünkü henüz Kurʹânʹın tamamı inmemiş, bütün hüküm­ler sergilenmemişti.

Bunun üzerine uyarı anlamında yukarıdaki âyetler indi.

BARIŞ VE ESENLİK

S i l m, ya da S e I m:

a) Hakkʹa teslimiyet göstermek, O’na itaat edip bağlanmak,

b) Hakikati kabullenip boyun eğmek,

c) Toplum bünyesinde barışı sağlamak,

d) İnsan haklarına saygılı olup korumak,

e) İslâm Dini etrafında toplanıp birleşmek gibi manalara gelir.

Hakk’a teslimiyet göstermek; Allahʹa kul olmanın ölçüsüdür. İlâhî sı­nırları bilip Oʹnun buyruklarına uymak, önce insanın kendi içinde, sonra da dış âleminde gerçekleştirdiği ve gerçekleştireceği en güzel barış ve kazandığı en uygun esenliktir. Daha doğrusu ruhun maddeye, imânın in­kâra, fazîletin aşağılığa sağladığı en anlamlı üstünlüktür.

Hakikati kabullenip boyun eğmek; vicdanen gelişmenin, ruhen arın­manın ve olgun insan olmanın belirtisidir. Hakikati kabul etmek ne ka­dar anlamlı ise, onu reddetmek de o kadar anlamsızdır. Ayni zamanda in­sanın sağduyu yönünden körpe kaldığına yeterli delil sayılır. Hak ve ha­kikate karşı ilgisiz kalıp susmak dilsiz şeytanla bir olmaya yol açar. Bu anlamda ümmetine ve dolayısıyla insanlık âlemine seslenen Peygamber (A. S. ) Efendimizin bu kavramlara karşı nasıl düşündürücü bir mâna getir­diğini anlatmaya gerek var mıdır?

Toplum bünyesinde iç barışı sağlamak; imân, irfan, kültür ve ahlâk alanlarında kâfi derecede payını ve gıdasını alan kâmil insanların yol ve görevidir. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin açmış olduğu İslâm Mektebi 22 yıl aralıksız bu ölçüde aydın Müslüman yetiştirmiş ve böylece içte sağla­dığı barıştan hareketle cihan peygamberi olduğunu bir kez daha kanıt­lamıştır. Renkleri, ırkları ve dilleri ayrı olan, ayni zamanda ilim ve irfan vadisinin çok ötelerinde bir ömür tüketen insanları kısa zamanda İslâmın bu yüce okulunda birleştirip şekillendirdi. Habeşli köleyle Kureyşli asil­zadeyi kardeş yaptı.

İnsan haklarına saygılı olmak; Hakk’a teslim olan, sadece Hakkʹın önünde eğilen, işlerini Allah için yapan bahtiyarların düşünüp geliştirdiği ve tatbikat alanına soktuğu evrensel anlam taşıyan bir kavramdır. Şüp­hesiz ki bunun harcını Hz. Muhammed (A. S. ) karmış, temelini de O atmış­tır. Bu temel üzerinde yükselen Müslümanlar insan haklarını en ölçülü biçimde ayakta tutmaya çalışmışlardır. Bunun için savaşı son çare kabul eden İslâm, haksız yere insan kanının akmasını hiçbir zaman hoş karşı­lamamıştır. Savaşlarda elde edilen esirlere insanca davranan tek millet Müslümanlar olmuştur. Hiçbir esirin burnu kanamadan ülkelerine gönde­rildiği bir gerçektir. Herkesin malı, canı, namus ve şerefi muhteremdir; te­cavüzden korunmuştur. Bunlara el ya da dil uzatmak kesinlikle haram­dır.

Bunun için rahatlıkla diyoruz ki, kollektif hayatın başarılı ve huzur­lu olması bu gerçeğe bağlı kalındığı takdirde süreklilik arzeder.

İslâm dini; mutlu yaşamanın, birbirini sevip sayan bir millet oluştur­manın ve güven içinde hayata adım atmanın kaynağı ve dayanağıdır. Gü­cünü, varlığını ve birliğini bu dinden alan Arapların, ona yıllarca ilgisiz kalmalarıyla nasıl bir çıkmaza düştüklerini görmekteyiz.

İşte Kur’ân bütün bu gerçeklere işâret edip özellikle İslâm ahlâkıyla yücelen milletlere seslenerek diyor ki: «Ey imân edenler! Hep birden sulh ve selâmete girin.. Şeytanın adımlarına uymayın. Şüphesiz ki o, sizin ap­açık düşmanmızdır. »

ŞEYTANIN ADIMLARI

1- Doğru yoldan ayrılmak, İslâm ahlâk ve fazîlet doğrultusundan çıkmak,

2- Hak’tan yüzçevirip sapmak,

3- Sapıkların ve maddecilerin söz ve davranışlarını taklîd etmek,

4- İnsanlara dünya cenneti vaʹdeden materyalistlerin dünya ile il­gili büyüleyici sözlerinin etkisi altında kalmak,

5- Kişisel çıkarların peşine takılıp nefs ve şeytandan yana bir yol tutmak.

Müslüman bir milletin sadece ekonomik yönden güçlenmesini dü­şünmek, mutluluk kapısını açmaz. Çünkü maddeyle mâna arasında cid­di bir bağlantı ve dengeye de büyük ihtiyaç vardır. Bu husus hiçbir za­man hafife alınmamalıdır. Dinî duyguların zayıfladığı; maddeye karşı sı­nırsız tutku duygusunun kökleştiği toplumlarda büyük sarsıntılar başgöstermiştir. Güvensizlik ülkeyi kaplamış, kısa yoldan servet edinme ihtirası ah­lâk ve fazîleti çiğnemiştir.

Artık bu ortama itilen bir toplum her an huzursuzdur; maddeyi temel kurtuluş kabul eden felsefenin tuzağına düşmüştür.

Tefsirler ve yorumlar bu kötü sonuca işâret ederek henüz imân dü­zeyinde bulunanlara sesleniyor ve Kur’ân uyarısını şu sözle noktalıyor:

«Şeytanın adımlarına uymayın. »

Çünkü insanı dinden, ahlâk ve erdemlikten uzaklaştıran her şey bir şey­tandır.

«Size bunca bel­geler geldikten sonra kayarsanız, biliniz ki, Allah çok üstün ve çok güç- lüdür, yegâne hikmet sâhibidir. »

İlâhî Belgeler:

a) İslâmiyet gelmeden önce Arap Yarımadasındaki putperestlerin pe­rişan ve sefil durumu,

b) Hak dinden uzak toplumların kendi aralarında bir birlik sağlaya­madıklarının hazin tablosu,

c) Annelerinden hür doğan insanların köle diye satıldığı, fakirin, dul kadınların ve kız çocuklarının acıklı hali,

d) Hazreti Muhammed (A. S.) Efendimizin fakir ve kölelere kişilik ve itibar kazandırması,

e) Müslümanlar arasında, dünyada bir benzeri daha olmayan din kardeşliğinin kurulması, kader birliği yapıp büyük bir güç oluşturması,

f) Sunulan imân aşkıyla insanların -fakir de olsalar- son derece mut­lu olması ve sınıf farkının kaldırılması,

g) Dünya milletleri bilgisizliğin derin uykusunda bir tarih tüketirken Müslümanların yarım asır içinde dünyaya ilmin ve medeniyetin ışığını ulaştırması gibi..

Bunca açık belgeler, saadet vaʹdeden örnekler gözler önüne serilir­ken hâlâ da İslâmiyetin nûrlu caddesinden kayıp çıkmak, derin bir gafle­tin, kötü bir anlayışsızlığın, olup bitenleri görmemenin eseri değil midir?

Bilinmeli ki Allahʹın kanunları değişmez. Allah her şeyi hikmetle ya­par. Kur’ânʹda salih kullara bu kanun çerçevesinde açılan saadet vadisi şu cümlelerle anlatılıyor: «And olsun ki, Zikir ( = Levhimahfuz veya Tev- rat)den sonra Zeburʹda da yeryüzüne iyi-yararlı kullarım vâris olacak diye yazmışızdır. » (Enbiyâ sûresi âyet: 105).

«Onlar Allah’ın buluttan gölgelikler içinde meleklerle gelivermesini ve işin hemen bitirilivermesini mi bekliyorlar?

Muhammed (A. S. )ın hak peygamber olduğuna ve doğruluğun doru­ğunda bulunduğuna akıl erdirmeyip hâlâ bu konuda şüphe içinde kalan­lar, bunca açık âyetlerden, akla malzeme sunan belgelerden sonra ne bekliyorlar? Yoksa Allah’ın, kıyâmetin kopmasıyla ilgili kesin buyruğunu, o müthiş saatin gelmesini mi arzuluyorlar?!

Cenâb-ı Hak yukarıdaki açıklamayla kıyâmet saatinin kopmasının oluş biçimlerinden bir safhayı ön bilgi ölçüsünde bildirerek dikkatleri çe­kiyor; başka âyetlerle de buna ayrı açıklık getiriyor:

«O gün gök beyaz bu­lutlar şeklinde (bir görünüm vererek) yarılıp dağılacak; melekler grup grup indirilecek. » (Furkan sûresi: 25)

«Yer sarsılıp parça parça bölündüğü (son­ra da dümdüz duruma geldiği) zaman, Rabbin (emri) gelip melekler saf saf dizildiği zaman... » (Fecr sûresi: 21-22).

ATOM PATLAMASINA BENZER BİR TABLO

«Kıyâmet anında buluttan gölgelikler inecek ve gök beyaz bulutlar halinde yarılıp parçalanacak.. »

Bir Uranyum Atomunun parçalanmasını düşünün: Herhangi bir yakı­tın bir molekülünün verdiğinden 100.000.000 kere daha fazla enerji ver­diğini biliyoruz. Bunun sonucu, bir nötronla bir uranyum kütlesini bom­baladığımız zaman bir anda aklın alamıyacağı kadar yüksek bir enerji elde edilir. İşte bu olaya «Atom Patlaması» denir. Milyon kere milyar çe­kirdek, zincirleme bir biçimde parçalanarak müthiş bir hızla dağılan ve milyonlarca derece ısı sağlayan milyarlarca taneciği salıverir.

Böylece «Atom Patlaması» sonucu milyonlarca tonluk yakıcı ve ka­vurucu hava önce bir toz bulutu halinde yükselir ve etrafa yayılmaya baş­lar. Sanki gökten gölgeliklere benzer bulutlar iniyormuş gibi olur. Bu, bi­zim anlayışımıza göre bir benzetmedir.

Çünkü yukarıdaki âyette atomdan değil kıyâmetin kopuşundan sözedilmekte ve bunun bir görünümü tasvir edilmektedir. Biz de bu tasvirî görünüm ile Atom Patlaması arasında bir benzetmeye kapı açarak bağ­lantı kurmaktayız. Kur’ân’ın yirmiden fazla âyetinde buna yakın görünüm arzeden tasvirler yapılmıştır. Atom hakkında kesin bilgilerle bu tasvirler arasında her zaman bir ilgi kurmak mümkündür. Ne var ki Kur’ân-ı Ke­rim ne bir kimya kitabıdır, ne de bir fizik kitabı... Onun en seçkin niteli­ği, Allah’la kul arasındaki engelleri kaldırmak, ilâhî rahmeti bütün geniş­liğiyle Allah kullarına yansıtmak; zaman zaman dikkatleri varlık âlemine çekerek Allah’ın varlığına ve birliğine delâlet eden sayısız belgeleri göz­ler önüne sergilemek ve bu arada bazı ana fikirler koymak suretiyle in­san aklını harekete geçirmektir.

İşte biz Kur’ân’ı bir bakıma bu açıdan inceliyor ve içindeki bilimsel temel bilgiyi yine ölçülü biçimde ele alıyor ve bunların sırf beşer aklını ve zekâsını harekete geçirmeye matuf bulunduğunu belirliyoruz. Uyum ve uygunluk anlamını taşıyan bölümlerde ise, Kur’ân’ın asıl mümeyyiz vasfını belirtmeye ve bu kutsal kitabı taşıdığı özelliğiyle tanıtmaya çalışıyoruz. Çünkü Kur’ân âyetlerini yerli-yersiz pozitif bilimler ve buluşlar karşısın­da zorlamanın hiçbir anlamı yoktur. Bu, yarardan fazla zarar getirir.

HEP BİRDEN SULH ve SELÂMETE GİRİN

«Hep birden» ile çevrisini yaptığımız «kâffe» kelimesiyle İslâm’ın bir bütün olduğu ve bütünüyle Tevhîd üzerine kurulduğu belirleniyor. Sonra da Müslümanların, Allah’ın kitabından ve Hazreti Muhammed (A. S. )in Sünnetinden kay­naklanan itikadî ve amelî konularda bir sürtüşmeye, bölünmeye git­meden ictihad farklarına saygı gösterilerek bir bütün olmaları hatır­latılıyor. İslâm kavramının birleştirici, barıştırıcı, sınıf farkını kaldırıcı, İlâhî rahmet kapısını devamlı açıcı olan potasında inananların bütünle­şip sulh ve selâmete girmeleri emrediliyor. Bu emir o kadar önemlidir ki, ne bir ibâdetle emre, ne de bir hayrı yapmayı tavsiyeye benzer. İbâdet ve hayırların temeli bu emre dayandığı gibi, hedef ve amacı da bu emirde noktalanır.

Kendine ya da mantığına göre İslâmʹı yorumlayan ve kendisine uy­mayan ya da yorumuyla bağdaşmayan diğer bütün yorum ve ictihadlara karşı çıkan ve sonunda yine kendine ve yorumuna uygun bir ekol oluş­turup bölünmeye, sürtüşmeye yönelen Müslümanlar, bu tarz düşünce ve davranışlarıyla Kur’ân’ın ruhuna, İslâm’ın Tevhîd ölçüsüne ters düş­tüklerinin farkında mıdırlar? Dinin sulh ve selâmet, birlik ve kardeşlik prensibinin sınırını aştıklarını biliyorlar mı? İslâm’ın lâhutî esas ve pren­sipleri bir yönüyle bölünmeyi, sürtüşmeyi kaldırmak, insanları yine Tev­hîd düzeyinde kardeş yapmak için insanlıktan yana sunulmamış mıdır? Müslüman, bilgisizliği ya da şahsî çıkarı veya onuru uğruna dini asıl öl­çüsünden kaydırdığı takdirde nasıl bir ihânete kapı açtığının farkında mı­dır?

İşte Kur’ân lâhutî kudretinin bütün görkemliğiyle inanmışlara şöyle sesleniyor:

«Ey imân edenler! Allahʹtan gerektiği gibi korkup (fenalıklardan, in­kâra sapmaktan) sakının ve siz ancak Müslüman olarak can verin. Hepi­niz birden Allahʹın ipine sarılın, sakın ayrılıp bölünmeyin. Allahʹın üzeri­nizdeki nimetini anın.. » (Âl-İ İmrân sûresi âyet: 102-103).

«Kendilerine açık belgeler geldikten sonra bölünüp ayrılanlar, tartı­şıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. » (Âl-İ İmrân sûresi âyet: 105).

«(Ey Muhammed! ) şüphesiz ki, hizipleşerek dinlerini parça parça edenler var ya, sen hiçbir şeyden onlarla bağımlı ve ilgili değilsin. Onla­rın durumu Allah’a kalmıştır. İleride ne istediklerini onlara haber vere­cektir. » (Enʹâm sûresi âyet: 159).

İdeolojik düşünce ve eylemlerin at oynattığı bir dünyada, Kur’ân ve Sünnetin birleştirici ve uzlaştırıcı doğrultusunda hareket etmeye ne ka­dar ihtiyaç duyulduğunu anlatmaya lüzum var mıdır? Zevkine ermeden, bilincine varmadan bir dindarlık sürdürmek, karanlıkta yürümeye benzer. Sevmeden seyretmek bulanık suya bakmaktan farksızdır.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle müʹminlerin hepsinin birden, sulha, selâmete ve tek kelimeyle Tevhîd Diniʹnin birleştirici, uzlaştırıcı, kaynaştırıcı lâhu­tî havasına girmeleri emredildi. Ayrılıp bölünmenin, sürtüşüp çözülmenin, gruplaşıp sosyal yapıyı sarsmanın; azılı din düşmanlarının işine yaraya­cağına işâret edildi. Kurtuluşun, güçlü ve şerefli bir millet olarak ya­şamanın, Dinin sunduğu birlik potasında şekillenmekle mümkün ola­cağına dikkatler çekildi. Aşağıdaki âyetlerle bunca açık belgelere rağmen, Allah’ın lütfettiği imân ve irfan nîmetini küfürle değiştiren ve bu yüzden dünyada da bir nice felâketlere uğrayan Yahudîler örnek veriliyor. Bu yüzden tarihin tekerrür edeceğine atıflar yapılıyor ve Müslümanlar bir kez daha uyarılıyor.