MEÂLİ:
199- (Ey Şanlı Peygamber! ) Sen affetme yolunu seç; iyilikle, güzel davranışla emret ve câhillerden yüzçevir.
200- Şeytandan seni dürtecek bir vesvese duyacak olursan hemen Allah’a sığın. Çünkü Allah, şüphesiz ki işiten ve bilendir.
İLGİLİ HADÎSLER VE RİVAYETLER
Abdullah b. Zübeyir (R. A. ) diyor ki: «Sen affetme yolunu seç, iyilikle emret... » âyeti insanların ahlâkıyla ilgilidir ve o nedenle indirilmiştir. (Buharî - Müslim)
Cafer es-Sadık diyor ki:
«Allah, peygamberine bu âyetle mekârim-i ahlâkı emretmiştir. Kurʹân’da, övgüdeğer güzel ahlâkı bütünüyle kendinde toplayan bu âyetten daha câmiʹ (toplayıcı) başka bir âyet yoktur. » (Lübabu’t-te’vil: 2/158)
Hz. Âişe (R. A. ) diyor ki:
«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, terbiye dışı söz söylemez, edep dışı davranmazdı. Sokak ve caddelerde sesini yükseltmez, bağırıp çağırmazdı. Kötülüğe kötülükle karşılık vermez; her hal-ü kârda insanları bağışlardı. O hep hoşgörülü davranır, kalb kırmaz, gönül incitmezdi. » (Bağavî - Tirmizî (Rivâyetler arasında lâfız farkı var))
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz buyurdu:
«Sizden hiçbir kimse yoktur ki, onun biri cinden, biri de melekten yakını bulunmasın. » Bunun üzerine soruldu: «Sizin de mi ya Resûlellah? » Cevap verdi: «Evet, benim de... Ancak ne var ki, Allah ona karşı bana yardımda bulundu da o İslâmʹa girdi. (Veya ben ondan selâmette kaldım). O nedenle bana ancak hayır ile tavsiyede bulunur. » (Müslim/müsafirîn: 69- Dâremî/rikak: 25- Ahmed: 1/385, 397, 401, 460.)
«Yukarıdaki âyet inince Peygamber (A. S. ) Efendimiz Cebrâilʹe sordu:
- Bu nedir? Ey Allahʹın elçisi!
Cevap verdi:
- Allah, sana haksızlık edeni affetmeni, seni mahrum edene vermeni, senden ilgisini kesenle ilgi kurmanı emrediyor. » (İbn Ebî Hâtim - İbn Cerîr et-Taberî)
İSLÂMʹIN TOPLUM AHLÂKIYLA İLGİLİ ÜÇ ESASI
«Sen affetme yolunu seç; iyilikle, güzel davranışla emret ve câhillerden yüzçevir. »
İlgili âyetle, dinin âile ve toplum yapısında ahlâkı sağlamaya yönelik üç esas icmâlî (öz ve özetli) olarak belirtilmektedir.
1- Affedip bağışlamak,
2- Dine, akla ve sahîh örfe uygun olanı emretmek,
3- Cahillerden (Allah’ı, dinî ve âhireti bilmeyenlerden) yüzçevirmek.
Birincisi, her hususta kolaylık göstermek; şer’î bir sakınca ve engel olmadığı takdirde hoşgörülü olup bağışlamayı âdet edinmek; kusur ve hatâları görmezlikten gelmek; kötülüğe kötülükle karşılık vermemek; kamu vicdanını rahatsız edecek, hakları çiğnenecek, umumun zararlarıyla sonuçlanacak bir durum yoksa, suçluyu affetmek gibi toplayıcı, barıştırıcı, birleştirip kardeşlik bağlarını sıklaştırıcı, kin ve öfkeyi yatıştırıcı güzel hasletleri kapsamaktadır.
İkincisi, Allah’ın hoş karşılayacağı, dinî ölçü ve kurallara ters düşmeyen, halkın kökleşmiş güzel âdet ve geleneklerine saygı göstermek; aklı selîmin hayır ve iyilik saydığı, gelişmiş kalblerin yatışkanlık duyduğu söz ve davranışları -dinî bir sakınca yoksa- toplum arasında yaşatmak; insanları birbirlerine karşı saygılı olmaya sevkeden töreleri korumak gibi hasletleri kendinde taşımaktadır.
Üçüncüsü, bilgisiz, nefsine esir olmuş kaba kişilerle zorunlu bir sebep olmadıkça arkadaşlık etmemek, onlarla seviyesiz meclislerde oturmamak ve o gibileri muhatap edinmemek; kırıcı, üzücü, ürkütücü ve endişelendirici söz ve davranışlarına hedef olmamaya dikkat etmek; düzelip doğru yolu seçmelerini sağlamak için -günün şartları elverdiği nisbette- çeşitli yayım vasıtalarından yararlanarak eğitmeyi bir ödev saymak gibi hasletleri toplamaktadır.
O bakımdan son din, İlâhî buyrukların gönüllerde yeretmesi için önce bu üç esasın işlenmesini, uygulanmasını emretmiştir. Aʹraf sûresi Mekke’de indiğine göre, bu üç esasa henüz şerʹî hükümlerin çoğu inmeden çok önce dikkatler çekilmiş, ortamın bu doğrultuda hazırlanmasına işârette bulunulmuştur.
Toplumu, düzeltip dinî ahlâk istikametinde eğitmek için, önce Kurʹânʹın verdiği bu yüksek ve o nisbette anlamlı esaslarla eğitmek gerekir. Ne yazık ki, İslâm’ı teblîğ ve yayma metodu hakkında ciddi bir araştırma yapılmadığı ve bu önemli konu bir eğitim meselesi halinde ele alınmadığı için, İslâm âleminin birçok bölgelerinde irşât hizmetleri yetersiz kalmıştır.
ŞEYTANIN DÜRTMESİ
«Şeytandan seni dürtecek bir vesvese duyacak olursan, hemen Allahʹa sığın.. »
Kurʹân, İslâm ahlâkını yayma metodunu üç madde halinde Peygamber’e (A. S. ) sunduktan sonra, bu arada şeytanın ve o tiynetteki insanların boş durmayacağına dikkatleri çekerek, öfkeyi yenme, vesvese alanının dışında kalma yolunu gösteriyor.
Şeytandan sana bir dürtüş gelecek olursa, ondan Allah’a sığın, diye emredilmesi, bütünüyle bir imân ve irfan konusudur. «Dürtüş» ile çevirisini yaptığımız n e z ğ kelimesi, daha geniş bir anlam taşımaktadır. Onları şöyle özetleyebiliriz:
a) Râğıb el-Esbahaniʹye göre, ifsat etmek için bir işe burnunu sokmaktır.
b) Kurtubîʹye göre, şeytanın vesvı (vesvesesi)dir. Nitekim Zeccac, az bir hareketin de nezğ olduğunu, şeytandan ise az bir vesvese anlamını taşıdığını söylemiştir.
c) Fahruddin Râzîʹye göre, şeytanın n e z ğ i, onun kalbe olan vesvese ve sinyalidir.
d) Kötülüğe iten fısıltı da bu anlamdadır.
e) Aldatma, yanıltma manasında da kullanıldığı görülmüştür.
PEYGAMBERLER GÜNAHLARDAN KORUNMUŞLARDIR
Sahîh hadîslerden her insanın bir şeytanı bulunduğunu, peygamberlerin de bu genellemenin dışında tutulmadığını anlıyoruz. Ne var ki, peygamberler ilâhî siyanet altında günah ve isyândan korunmuşlardır. O bakımdan onlara musallat şeytanların dürtüş, fısıltı ve sinyalleri neticesiz kalmakta, kalbleri üzerinde herhangi ciddi bir tesir meydana getirememektedir. Nitekim Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin «Benim de yakınım bir cin vardır, ama Allah ona karşı bana yardımda bulundu da o İslâmʹa girdi (veya ben ondan selâmette kaldım)» buyurması, konuyu daha çok açıklamaktadır.
Gerçek bu olunca, âyetin zâhiriyle, ilgili hadîsi nasıl bağdaştırmak gerekir? Hadîste «cin» tabiri kullanılmış, âyette ise «şeytan» tabirine yer verilmiştir. Aslında şeytan da cinlerden, yani o türden ayrı bir koldur. Cinlerden önce yaratılıp birtakım İlâhî lûtuflara mazhar kılınmış, sonra da isyan ettiği için İlâhî rahmetten kovulmuştur. O bakımdan şeytanlar denilince, o ilk şeytanın zürriyeti anlaşılır. Cinlere gelince, onlar da şeytanlar gibi ateşten veya ışından yaratılmışlardır. Aradaki fark, onlar şeytandan sonra yaratılarak birtakım İlâhî teklîflerle yükümlü tutulmuşlardır. Şeytanlar ise, azılı, azdırıcı, doğru yoldan döndürücü vasıflarını hep korudukları için, artık İlâhî teklîfle yükümlü tutulmalarına gerek kalmamıştır.
O halde hadîste geçen «cinden bir yakın» tabirinden, insanlara yakın olan şeytandan başka bir de cinnin bulunduğu, anlaşılıyor. Cinlerin ise, İslâm’a girdikleri, yani onlardan bir kısmının imân ettikleri zaten Kurʹânʹda belirtilmiştir. Peygamberʹe (A. S. ) yakın olan cin de öylece İslâmʹa girip şeytandan yana hizmette bulunma bedbahtlığından kurtulmuştur.
Hadîs-i Şerîfte belirtilen cin’den, şeytan kasdediliyorsa -ki bazı rivâyetlerde şeytan tabiri kullanılmıştır-, o takdirde bütün güç ve tesirini kaybetmesi ve Peygamberʹin de ondan tamamıyla selâmette kalması demektir.
Konuyu bu açıdan incelediğimizde bazı yorumlarda daha bulunmamıza ihtiyaç duyulmaktadır ki, onları şöyle açıklayabiliriz:
a) Önce kelimenin başındaki (elif-lâm) cins için olabilir. O takdirde belli bir şeytan değil de şeytan cinsi kasdedilmiş manası ortaya çıkar. Onu «ahd-i hâricî» anlamda düşünürsek, büyük şeytan ihtimali doğar ki, bu her kişiyle ilgili şeytan demek olur.
b) Şeytan tabiri, Ademʹe secde etmediği için İlâhî rahmetten kovulan İblîs hakkında yaygın bir isim olmakla beraber, insanı yoldan çıkaran, fitne ve fesat doğuran insan ve mikrop hakkında da mecazen kullanılmıştır. Nitekim el-Hatîb ve İbn Asâkirʹin tesbît ve rivâyet ettikleri zayıf bir hadiste, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz şöyle buyurmuştur. «Sakalınızı iyice aralayıp temizleyin (tarayıp temiz tutun); tırnaklarınızı kesin. Çünkü şeytan gerçekten etle tırnak arasına girip faaliyet gösterir. » Günümüzdeki ilmî araştırmalar, tırnakla et arasının mikrop ve kolibasili yuvası olduğunu ortaya koymuştur. Görülüyor ki, insanı ifsat eden, maddî ve mânevî sağlığını bozan her şey bir şeytandır. Tabii mecazî anlamda bu böyledir. O halde dini yayarken, İlâhî emirleri teblîğ ederken Peygamberimiz’i (A. S. ) üzüp öfkelendiren, rencide eden her şey mecazî mânayla birer şeytandır.
c) Şeytanın Peygamber (A. S. ) Efendimizʹi tahrik edici fısıltı ve sinyalleri, onu günaha sokacak, şüphelere düşürecek demek değildir. Hani Zümer sûresinde müʹminlere bir ölçü ve kıstas vermek için Peygamberʹe şöyle hitap edilmiştir: «And olsun ki, sana da, senden öncekilere de şöyle vahyolundu: Eğer Allahʹa ortak koşarsan, şüphen olmasın ki, amelin boşa gider ve zarara uğrayanlardan olursun. » Bu, Peygamber (A. S. ) Efendimiz in Allah a ortak koşma temayülü içinde olduğunu göstermez; sadece «Tevhît İnancı»nın hiçbir zaman ve hiçbir kimse hakkında müsamahalı olmadığını ve Allah’ın ancak böyle bir inanç sâhibinden razı olacağını işʹâr eder. O halde şeytan, Peygamber (A. S. ) Efendimizʹe vesvese veremez, onu şüpheye düşüremez; ama fırsat buldukça sinyal göndermeye devam eder. Öyle durumlarda ise, başta Peygamber (A. S. ) Efendimiz olmak üzere her mü’minin Allah’a sığınması, yegâne koruyucunun O olduğunu bilip Oʹna güvenip dayanması emredilmiştir. Daha doğrusu Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin şahsında ümmetine bir tavsiyedir.
d) Şeytanın dürtüşünden maksat, hadîs-i şerîfte ifadesini bulan «leyuğanu»dur ki, bunun anlamı «nefisten yükselip kalb üzerine az da olsa hafif bir perde veya bir buğu gelmek»tir. Peygamber (A. S. ) Efendimiz’de bu hissedilmeyecek kadar az olurdu. Bununla beraber günde yetmiş defa Allahʹa yönelip istiğfarda bulunurdu. Resûlüllâh (A. S. ) bir bakıma şeytanın «nezğ»ıne işarette bulunmak istemiştir. Şeytanın dürtüşü, nefsi az veya çok kıpırdatır. O halde her defasında Allahʹa yönelmek, O’na sığınmak suretiyle, meydana gelen tesirin sıfıra düşmesini sağlamak en güzel tedbirdir. Kurʹân bu tedbirden söz ederek bize en sağlam bilgiyi veriyor:
e) Hem kötülük ve vesveselerden Allahʹa sığınmak kulluğumuzun gereği, terbiyemizin amacıdır. Nitekim Kur’ân’da bu terbiye hatırlatılarak deniliyor ki, «Kur’ân okuduğun zaman koğulup lânetlenen şeytandan Allahʹa sığın. Şüphesiz ki şeytanın, iman edip Rablerine güvenip dayananlar üzerinde sultası yoktur. » (Nahl sûresi: 98, 99)
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, günün şartlarına ve mevcut ortama göre, İslâmʹa karşı olanları affedip teblîğ ve irşatta yapıcı olmamız, kırıcı ve aradaki mesafeyi açıcı şekilde davranmamamız emredildi. Her zaman iyiliği ve güzelliği ön plânda tutmamız istenildi. Şeytanın vesvesesinden Allah’a sığınmamız en iyi çare olarak belirtildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Allah’tan korkan müʹminlerin, şeytanın vesvesesine karşı silah olarak Allahʹı anmaları telkîn ediliyor. Sonra da her çeşit kötülük ve vesveseden kendini uzak tutan Hz. Peygamberin kendiliğinden bir âyet uydurup Allah’a nisbet etmesinin hiçbir zaman söz konusu olamayacağı haber verilerek, müslümanları şüpheye sokmak isteyenlerin bu gibi sözlerine kulak verilmemesi hatırlatılıyor.