M E Â L İ:
17 - Onların durumu o kimselere benzer ki, bir ateş yakmak isteyip (yakılan) ateş çevrelerini aydınlatınca Allah ışıklarını tutup almış da onları zifiri karanlıklar içinde bırakmıştır. (Böylece onlar) göremez olmuşlardır.
18 - Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık (doğru yola) dönmezler.
19 - Veya gökten (sağnak halinde) boşanan, içinde karanlıklar, bir gürleme, bir şimşek bulunan şiddetli yağmura (tutulmuş şaşkın kimselerin perişan haline) benzerler ki yıldırımın (dehşetinden) ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah(ın kudreti, ilmi ve hükümranlığı) kâfirleri (her tarafından) kuşatmıştır.
20 - Çakan şimşek neredeyse onların gözlerini kapıp alır. Önlerini aydınlatınca da onun ışığında yürürler. Üzerlerine karanlık çöktüğü zaman ise (oldukları yerde) dikilip kalırlar. Allah dileseydi onların işitmelerini de, gözlerini de alıverirdi. Şüphesiz ki Allahʹın her şeye gücü yeter.
İNİŞ SEBEBİ
Bu âyetlerin iniş sebebinde iki rivâyet vardır:
1. Tâbiîn-i kirâm’dan Saîd bin Cübeyr (Hicrî: 95) diyor ki: Peygamber (A. S. ) henüz peygamber olarak gönderilmeden önce Yahudîler son peygamberi, ateş üzerinde durur gibi sabırsızlıkla bekliyorlardı. Fakat Hazret-i Peygamber (A. S. ) risâlet göreviyle dâvete başlayınca Yahudîler onun kendilerinden olmadığını görünce birdenbire küfre döndüler; sapıklığı tercîh ettiler. Bu bakımdan onların ilk durum ve tutumları nûra, son durum ve tutumları ise karanlığa benzetilmiştir.
İşte Allah (C. C. ) bu âyet-i kerîmelerle Yahudîlerin ölçüsüzlüklerini, şaşkın hallerini tasvîr ediyor. (Tefsîr-i Kurtubî: C. 1, S. 224 / Mısır baskı: 1967 - Tefsîr-i Kebîr / Fahruddîn Râzi: C. 2, S. 86 / Kahire baskı: 1933).
2. İbn Cerîr Ebû Câfer Muhammed (224-310)in Suddî-yi Kebîr (Hicrî: 121) tankıyla İbn Abbas, İbn Mes’ûd ve bâzı sahabîden yaptığı rivâyete göre: Asr-i Saadette Medîneli munâfıklardan iki kişi Hazret-i Peygamber’- den kaçıp müşriklere katılmak istediler. Yolda şiddetli bir yağmura tutuldular. Gök gürültüsü ve yıldırımların arka arkaya düşmesi onları bir hayli sarstı, ölüm korkusu içinde parmaklarıyla kulaklarını tıkadılar. Şimşek cakınca önlerini görüp yürüyebiliyorlardı; çakmayınca yerlerinde çivilenip kalıyorlardı. O kadar perişan oklular ki, yaptıkları işe pişman olup ne- dâmet duydular ve bu korku ve endişe içinde, «Ah! Bir sabahlasak da şu tehlikeden kurtulup Hazret-i Muhammedʹe (A. S. ) dönsek ve Oʹnun nûrlu ellerini tutup sadakatle öpsek.. » dediler. Netice öyle oldu. Yani sabaha kavuştular. Niyetlerini değiştirmeden Hazret-i Peygamber’e (A. S. ) gelerek dosdoğru Müslüman oldular. Allah Teâlâ bu iki munâfıkın durumunu diğer munâfıklara müessir bir misal, yol gösterici bir örnek olarak bildirmek üzere bu âyetleri indirdi.
Çünkü o sıralarda Hazret-i Peygamber (S. A. )ın meclisinde bulunan münâfıklar, inen âyetlere kulak tıkıyorlar, ruhen gelişmek için ona gönül bağlamıyorlardı. Maksatları sırf İslâmiyetin akan nîmetinden faydalanmak ve böylece bir müddet zevâhiri kurtarıp Müslüman görünmekti. Nitekim mal ve servet sâhibi olunca hem Peygamber (A. S. )den, hem İslâ- miyetten yüzçevirdiler. (Fazla bilgi için bak: Tefsîr-i İbn Kesir • C. 1, S. 54 / Mısır baskı:?).
İLGİLİ HADÎSLER
- «Tevhîd ehlinden her birine kıyâmet günü bir nûr verilir. Munâfı- ka gelince, onun nûru söndürülür. Müʹmin(ler), münâfıkların nûrunun söndürüldüğünü görünce korkarlar ve: «Ey Rabbimiz! Nûrumuzu bize tamamla.. » derler. » (İbn Ebî Hatim - Tefsîr-i İbn Kesîr: C. 1, S. 55).
- «Dünyada iken imânını açığa vuran herkese kıyâmet günü bir nûr verilir. Sıratʹa (Cehennem ile Cennet arasındaki geçit köprüsü) ulaştıklarında münâfıkların nûru söner. Müʹminler onların bu halini görünce korku ve endişeden titrerler ve: -Ey Rabbimiz! Nûrumuzu bize artır da tamamla- derler. » (Dahhak’dan İbn Kesîr rivayet etmiştir. Hadîs olduğu şüphelidir. Dah- hak’ın görüşü olduğunu söyliyenler var.).
Hazret-i Peygamber (A. S. ) nûr ve nifaka, inkâr ve imâna hazne olabilen insan kalbinin dört kısma ayrıldığını beyânla buyuruyor ki:
- «Dört çeşit kalb vardır:
1. Pürüzsüz tertemiz olan kalb.. İçinde çıra benzeri ışık veren bir nûr vardır.
2. Üzeri sımsıkı bağlı olan kılıflı kalb..
3. Baş aşağı dönük olan kalb..
4. Dönek olan kalb.. »
«Bunlardan pürüzsüz olanı, gönülden imân etmişlerin kalbidir. Onun çırası, içindeki imân nûrudur. Kılıflı olanı, kâfirin kalbidir. Başaşağı dönük olanı, katıksız munâfıkın kalbidir. Önce tanıyıp inanır gibi olmuş, sonra inkâra sapmıştır. Dönek olan kalb ise, içinde hem imân, hem de nifak bulunan kalbdir. İmânın bu kalbdeki misali, tertemiz suyun büyüttüğü baklaya benzer. Nifakın misali, irin ve kanın büyüttüğü çıbana benzer.. Bu iki maddeden hangisi diğerine gâlib gelirse, kalb üzerine o üstünlük sağlar. » (Müsned-i İmâm Ahmed bin Hanbel.).
- «Müʹminlerden öylesi var ki, onların nûru Medineʹden Adenʹe kadar (mesafeyi) aydınlatır; San’aʹdan görülüp belli olur ve daha az mesafeyi aydınlatanı da vardır. Öylesi de var ki, nûru ancak ayaklarının bulunduğu yeri aydınlatır. » (İbn Cerîr - İbn Ebî Hâtim - Katade.).
İLMÎ YÖNÜ
(Ev Keseyyib)
Birinci mânayla, Nibüs bulutlarına işârettir. N i b ü s bütün bulutlardan daha karanlık bir görünüştedir. Sürekli yağmur getirir. Rüzgarlı havalarda daha az yükseklikteki fraktostratüs bulutlarla birlikte görünürler.
İkinci mânayla «seyyib», şiddetli, iri damlalı yağmur demektir ki, şimşek çakmasına, yıldırım inmesine en müsait bir havadır. Seyyib’in, şiddetle dökülen iri taneli yağmura ve bir de şiddetli kesîf buluta delâlet eden « s a v b » masdarından alınma bir müşebbeh sıfat olduğu muteber tefsirlerde ve lügat kitaplarında belirtilmiştir. Bu mâna açısından:
Şimşek ve yıldırımın hâsıl olması için yerden yukarıya doğru yükselen sıcak bulutlarla, yukarıdan aşağıya doğru alçalan soğuk bulutların çarpışması gerekir. İri damlalı yağmur ise siyah bulutlardan iner ki bu da ancak bulutların belirtilen şekilde çarpışmasıyla olur.
Âyette, karanlıklar, gürültü ve şimşekten ve sonra yıldırımdan bahsediliyor. Bu, önce havanın kararacağını, sonra bulutlar arasında sürtüşme vuku’ bulacağını ve daha sonra şimşek, gürültü ve yıldırımın meydana geleceğini belli kanunlara ircâ’ eder.
Artı ( + ) elektrik yüklü bir bulut, eksi (-) elektrik yüklü başka bir bulutun yakınından geçerken ikisi arasında bir çarpışma ve şiddetli bir kıvılcım çıkar, hemen büyük bir gürültü çıkar. Bulutların taşıdıkları elektrik yükü birinden diğerine doğru boşalır. İşte buna Kur’ân tabiriyle «bark» denir.
Âyet-i kerîmeʹde dikkati çeken diğer bir husus:
Işık saniyede 300 000 km. hızla yol aldığı için şimşeğin parıldamasını hemen görebiliyoruz. Süratli gelip geçtiği için gözümüzü -zarar verecek kadar- almamaktadır. Ses böyle değildir. O, saniyede 340 m. yol alır. Bu bakımdan epey bir zaman geçtikten sonra titreşerek ilk kuvvetini kayb ede ede bize ulaşır. Bu sâyede gelen ses ve gürültüye kulak zarlarımız tahammül edebilmektedir. Eğer ses de ışık hızıyla gelmiş olsaydı, durum çok tehlikeli olurdu. Bu da Allah’ın, canlıların takatına göre merhamet yollu ayarladığı İlâhî sünnetlerinden biridir. Yukarıda meâlini verdiğimiz âyette buna temasla buyuruluyor ki: «Allah dileseydi onların işitmelerini de, gözlerini de alıverirdi. »
O halde bulutları belli kanunlara göre meydana getiren Allah; onları yine bir takım illiyet prensiplerine uygun sevk etmekte, buna «ra’d» tâbirini vermektedir. Ruhun bedeni sevk ve idâre ettiği gibi raʹd da, konulmuş kanunları belli ölçü ve düzende hareket ettirmekte ve böylece İlâhî buyruk yerine gelmektedir.
Bu mânayla:
Ra’dʹın melek olduğu söylenmiştir. Her varlık ve her olayda bir hareket ve her harekette bir kanun ve her kanunda Allah’ı tesbîh eden bir mâna mevcuttur. Atom çekirdeği etrafında dönen elektronlar buna en güzel örnektir.
O nedenle:
«Ra’d = gök gürlemesi hamd ile, melekler ise (İlâhi kudretin, azamet ve yüceliğinin) korkusundan tesbih ederler. » (Ra’d sûresi âyet: 13). buyuruluyor.
Şunu da ilâve edelim ki:
Işık ve ses hızı hakkında Kur’ân-ı Kerîm 1400 sene önce ilk ana- fikri koymuş ve böylece insan aklına ve düşüncesine ışık tutarak en müsait yolu hazırlamıştır. Bu beyandan ilham alan İbn Sina Ebû Ali Hüseyn (M: 980-1037/H: 370-429) onuncu asırda «eş-Şifâ» adlı eserinde ışık ile sesin ayni zamanda -bulutların sürtüşmesinden- meydana geldiğini, ancak sesin zamanla ilgili olduğundan biraz geç işitildiğini, ışığın ise zamanla ilgili bulunmadığı için çok âni görüldüğünü söylemiştir. O halde İbn Sina ışık ve ses hızı hakkındaki ilmî tesbitlere öncülük etmiştir, diyebiliriz.
Kurʹân-ı Kerîmʹin inişinden on asır, İbn Sina’dan ise altı asır sonra Batılı ilim adamları ışık ve ses hızı üzerinde çalışmaya başlamış, 1676’da Roemer tarafından ilk defa teorik bir görüş ileri sürülmüştür. Kesin sonuç ise ancak 1848 yılında Armand Fizeau tarafından ölçülerek alınmıştır.
Büyük İslâm bilginlerinden İbn Haysem (M: 965-1039/H: 355-431) ise, ilk defa ışık ışınlarının düz çizgi yönünde yayıldıklarını isbat etti. Hava ve su gibi başka başka yoğunluktaki ortamların birinden ötekine geçerken ışık ışınlarının kırılışları hakkında açıklamalarda bulundu; bu arada çok isâbetli buluşlar yaptı. Eriştiği bilgileri optik araçlarda uyguladı. İbn Haysem’den asırlarca sonra Batıda İngiliz Roger Bacon’dan Alman Vitello’ya kadar optikle uğraşanların hepsi bu başarılarını İslâm âlimine borçludur. (Bu hususta fazla bilgi için bak: Allah’ın Güneşi Avrupa’nın üzerinde: S. 95-96 / Sigrid HUNKE).
AHLÂKÎ VE İÇTİMAÎ YÖNÜ
İnsan hayatında bazı gizli imtihanlar, kalb ve rûhun temâyülünü değiştirme ya da onlara yön verme gibi bir takım baskı ve teʹsirler vardır. Şüphesiz ki bunlar iç varlığımızın gelişmesinde, her türlü mânevî kirlerden temiz kalmasında önemli roller oynarlar. Ayrıca bu imtihan ve mânevî baskılar bize, gerçeği ne dereceye kadar görebildiğimizi, içimizdeki uyandırılmayan, desteklenmiyen, faydalanılmıyan kuvvetleri uyandırmağı öğretir; daha doğrusu bize yeniden ruhî bir canlılık getirir.
İnsan, içindeki düzensiz hamleleri önlemek, ona asıl düzenini vermek için imân ve irfanla mecz edilmiş bir enerjiyi kullanmak zorundadır. İnsan enerjisi bu iki ana iksirden mahrûm olarak yalnız dışarıya karşı kullanılacak olursa, tek taraflı bir azim olmuş olur ki, bu onu hayatın asıl gayesine, insan için tayin edilen hedefe ulaştıramaz. Ayni zamanda çift kanat mesabesinde olan madde ile mâna arasındaki dengeyi bozar; maddecilik tek kurtarıcı ilâh olarak arz-ı endam eder.
Kur’ân-ı Kerîm, inkârcıların ve münâfıkların iç kararsızlıklarına, ruhî düzensizliklerine temas ederken disiplinsiz ve te’sirsiz kalan düşüncelerinin mevcut enerjilerini tek taraflı harcamada nasıl yanlış bir yol tuttuklarını ve bu nedenle dengenin nasıl bozulduğunu, maddeperestliğin gönülleri nasıl büyülediğini gayet açık bir ifâdeyle beyân ediyor.
Mutlak sadet kaynağı olan İlâhî buyruklar, varlık âlemindeki câri olan hayat kanunlarına boyun eğmeği sağlar; eksik kalan bütün hayat olaylarını belli bir gayeye, dünya huzuruna, âhiret mutluluğuna çevirir.
Bu gaye ve hedefle bağdaşamıyan ya da ters düşen maddî ve mânevî engellere karşı koyan tek kuvvet: Temeline oturtulmuş, nifak ve ikiyüzlülükten kurtulmuş pürüzsüz bir imândır. Bu imânın doğuracağı azim, dünya ölçüsünde (üniversel) bir azim olur; sadece bu ölçüde de kalmaz, dünya ile âhireti, madde ile mânayı birden kucaklar. Asıl denge o zaman kurulmuş olur. Bu olmadıkça iç yapı ve karakter tam olarak gelişmez, kararsızlık başlar, rûhta bozukluk günden güne artar; yaşanılan ânın akıntısına kapılarak her türlü kötülük işlenebilir.
İşte münâfıkların ahlâkî ve sosyal durumu bu! Önce Hazret-i Muhammed’in (A. S. ) neşrettiği nurdan bir şeyler aldılar. O nûr onların çevresini aydınlattı. Fakat bir türlü kendilerine gelip de «Allah bununla bizi imtihan ediyor ve bu imtihanla ruhî bozukluğumuzu gidermek, iç varlığımızın tam olarak gelişmesini ve nihâyet ilâhî buyruklara uygun disiplinli yaşamamızı sağlamak istiyor, » gerçeğini anlayamadılar. Bu sebeple imânlı ve düzenli bir cemaatin hayat kanunlarına uygun düzenini bozmak için çok hileli metodlara başvurdular. O kadar ki hakkı duyacak kulakları, görecek gözleri, konuşacak dilleri sanki yok olmuş, hepsi duygusuz kesilmişti. Kendileri için çok önemli olan imtihanı kaybettiklerinden Allah da o nûru tutup aldı ve onları korkunç bir karanlık içinde bırakıverdi.
Evet, Allahʹın câri olagelen hayat kanunları nankör insanlara ancak böylesine bir kapı açar ve onlara ancak bu tarz muamelede bulunur. Çünkü onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler bu yüzden doğru yola dönmezler.
İlâhî uyarı:
İnsan bu dünyaya fesad çıkarmak, munâfıklık yapmak, kargaşalık ihdas etmek, Allahʹın nîmetlerinden yararlanıp Oʹna isyân etmek için değil de, Allah’ın kudret ve azametinin ve yarattığı eserlerinin iman ve akıl gücüyle seyircisi, onun tefsircisi ve övücüsü olmak için yokluk karanlığından çıkarılıp gönderilmiştir. Dünya için değil, âhirette ebedî olmak için dünyaya uğratılmıştır. Münâfık ise nifak ve inkâr, şüphe ve kararsızlık vâdisinde, daha aşağı varlıkların başladığı yerde başlıyor ve bir kademe bile yükselmeden olduğu yerde bitiyor. Duymadan sadece görüyor.
Allah insana kendisini anlıyacak kaabiliyette zeki bir rûh, açık bir vicdan vermekle kudretini izhar etmiştir. Gerekli bütün malzemeyi vermek sûretiyle nîmetini tamamlamış ve sonra onu başlangıç noktasıyla bitim noktası arasında serbest bırakmıştır. Öyle ise insan bu malzemeyi en iyi şekilde kullanmalı ve kullanmasını bilmelidir. Dünya bütün güzelliği ve çekiciliğiyle âhiretin bir görüntüsünden başka bir şey değildir. Bütün mesele bu görüntüde Allah’ın sayısız belgelerini idrâk ederek kesin sonuçlar elde etmektir.
Görmek, tanımak, bilmek, anlamak, övmek ve kutlamak en akıllıca bir yaşayış yoludur.
Büyük düşünürlerimiz ne güzel söylemişler:
«Bizden sonra gelenlere taklit edilmeğe değer asil bir örnek, bir model bırakmalıyız. İyi yapılmış, iyi yapılmakta ve yapılacak olan şeyler ebediyetin her çağında teʹsirini gösteren ve değerinden kaybetmiyen şeylerdir. »
«Çok az kimseler dünyada faydasız ya da zararlı olduğunu müdriktir. Halbuki onların var olma keyfiyeti var olma lüzumuna delâlet eder. »
İʹTİKADÎ YÖNÜ
«Allah her şeye Kadirʹdir. »
Âyette geçen « K a d î r» sıfatı: Dilerse işleyen, dilerse işlemeyen ezelî güç sâhibi hakkında kullanılmıştır. Kudret, bu tarîf ile kuvvetten ayrılır. Çünkü kuvvet tek yönlüdür. Kudret ise birçok yönlüdür. Öyleki her cihete hâkimdir. O halde kudret, ihtiyarîdir; kuvvet ise bir bakıma ıztırarîdir.
İlgili âyette geçen «şey» den maksat nedir? Bu hususta kelâmcıların çeşitli görüş ve delilleri vardır. Biz Ehl-i Sünnetin görüşünü yansıtmakla yetineceğiz.
«Şey»: Mümkün olan, haber verilmesi sahîh sayılan, belirtilmesi ve tarifinin yapılması doğru olan… anlamına gelir. Bu tarifle, yokluk karanlığından imkân sahasına çıkması mümkün olana da «şey» denilir.
Allah’ın irâde ve meşiyetinin taallûk ettiği her şeye, kudreti de taallûk eder; irâdesinin taallûk etmediğine kudreti de taallûk etmez.
O halde her mükellefin, Allahʹın «Kadir» olduğunu bilmesi, kendisine has kudretiyle dilediğini -ilim ve ihtiyarına uygunluk içinde- yaptığına ve yine dileyeceğini yapacağına inanması vâcibdir.
Ayni zamanda: Kula ait bir kudret vardır ki, kul onunla Allah’ın takdîr ettiği şeyleri -yani belli kanunlara ircâ edip bağladığı hususları- kesb eder. Teklîf çağına girmiş bulunan her müslümanın bunu da bilmesi gereklidir. (Fazla bilgi için bak: Tefsîr-i Kebîr: C. 2, S. 94 / Mısır baskı: 1933. Tefsîr-i Kurtubî: C. 1, S. 224 / Mısır baskı: 1967.).
TASAVVUFÎ YÖNÜ
Mü’minin kalbi diridir. Munâfıkın kalbi ölüdür. Diri kalb hak ve hakikatı; insan rûhuna uygun olan ve onunla uyum sağlayan şeyleri kabul eder, onu içten sever ve bu sevgiyle de başkası üzerinde müessir olur. Kalb inat ve nifak illetine mübtelâ olunca, onda ne bir ihsas, ne temyiz kudreti ve ne de hakla bâtılı birbirinden ayırd edecek bir meleke kalır.
Diğer bir tabirle:
İlâhî vahyin ve ilhâmın nûrunu alan kalb, hakikî hayata, sermedi nîmet ve devlete kavuşur. Artık o, hayat üstüne hayat, nûr üstüne nûr alır ve artırır. Bu nûru kaybeden kimse, çevresini aydınlatmak için ateş yakan ve az sonra da ateşin sönmesiyle karanlıklar içinde bocalayıp kalan ya da şiddetli yağmura tutulan, şimşek, gök gürültüsü ve ardarda inen yıldırımın teʹsiri altında ölüm korkusuyla kulaklarını tıkayan şaşkına benzer.
Evet, İlâhî nûr imân ve irfan erbabının kalbinde ışıl ışıl parıldar, dilleri üzerine akıp iner, yüzlerinde ve alınlarında zuhur eder, dış organlarında da kendini hissettirir. Munâfıkın kalbine ise, inkâr, şüphe, kararsızlık ve nifak karanlıkları çöker, oradan taşıp diline iner, katarakt halinde gözünü perdeler, kulaklarını tıkar, hakkı kabule engel olur. Artık munâfıkın emeli serap, gönül yurdu haraptır. Rûhu perişan, vicdan iklimi virandır.
Unutmayalım ki:
İnsan, kalbinin nûru, vicdanın cilâsı, rûhunun berraklığı nisbetinde hakikat âlemini görebilir; gerçeği anlayabilir. Yüksek duygularımız bu cisim kesafeti içinde sıkışıp kaldığında nazarlarımız çok basitleşir; kalbimiz alabildiğine katılaşır. Netice olarak, varlığımız büyük bir âlemdir ve bir çok şeyler bizde gizlidir. Gönül yurdundan, vicdan ikliminden benlik damarını, nifak tohumunu, inat ve inkâr teressübatını söküp atmadıkça bu kesafeti yıkıp orada gizlenen hazineyi elde edemeyiz.
Gönül ne kadar hırslardan, beşerî zaaflardan, nefsânî aşırılıklardan uzaklaşır, dünyevî kirlerden -yani materyalizmin boğucu havasından- ne kadar temizlenir ye İlâhî nûrla cilâlanırsa, basiretimiz o kadar açılır ve mânevî füyuzata o nisbette mazhar olabiliriz.
Duâsız, ibâdetsiz, merhametsiz ve faydasız bir hayat sürmek, bir iç koma halinde yaşamak demektir, bu tam bir çöküntüdür. Diyebiliriz ki insan yalnız çalışmakla değil, kalbini, vicdanını temizlemek, rûhen gelişip maddeyle mâna arasında sağlam bir denge kurmakla asil ve vekarlı bir hayat sürebilir.
İşte İslâm tasavvufu bu havayı ve bu aşkı gönüllere doldurur. Kur’ân-ı Kerîmʹin her sûre ve âyetinde bu havayı teneffüs etmek mümkün.
Biz, âyet-i kerîmede geçen « n û r» dan, İlâhî vahiy ve ilhâmdan sâdır olan, iman edenlerin kalbini aydınlatıp rûh ve vicdanlarını geliştiren, beşer idrâkine yön veren mânevî ışık anlamını kasdediyoruz. Ayni zamanda N û r Allahın isimlerinden biri olarak bilinir.
Sofiyyeye göre:
N û r, ism-i zâhir ile tecelliye denir ve suver-i ekvanda (dünya sûretlerinde ya da varlık âlemi sûretlerinde) zâhir olan vücuttur. Mestur olan bir şeyin Ledün ilmi ile münkeşif olmasına denildiği gibi kalbden kevnî yani mâsivayı çıkarıp atan İlâhî varidata da denir. Yine sofiyyeʹye göre evvelâ bâsire onu idrâk eder, sonra da onun vasıtasiyle sair mubessarati (görünen şeyleri) görür. (Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü: Nûr maddesi.)
TAHLİLLER
«Misl», «mesel», « m e s î I »: Benzer, eş ve denk mânalarına gelir. Ayrıca delil ve hüccet anlamında da kullanıldığı olur. Kıssa, haber, destan karşılığı olarak da geldiği yerler var.
Nâr: Ateş mânasına gelen bu kelime, (nâra - yenûru) fiilinden masdardır. Kök mânası ise, dağılmak, etrafa saçılmaktır. O halde ateşte bir harekete getirme enerjisi mevcuttur ve bu özelliğini dâima taşır.
Nar ile N û r, aynı kökten gelmektedir. Nûr, zulmetin karşıtıdır. Türkçemizde «aydınlık» ve «ışık» ile ifâde edilir. Bazılarına göre: Nûr, ışık ve onun ışınlarına denir ki «karanlığı gideren ışın» ile mânalandırılır. Çoğulu «envar» gelir.
Kamusʹun beyânına göre:
Ziyâ, nûr’dan ehasstır. Zemahşeriyʹe göre: Ziyâ, nûrʹdan daha kuvvetlidir. Kur’ân-ı Kerîm’de buna işâretle buyuruluyor ki: «Güneşʹi ziya (ışık ve enerji), Ay’ı nûr (aydınlık) yapan Oʹdur. » (Yûnus sûresi âyet: 5).
Nûr, iki türlüdür: Biri dünyevî, diğeri uhrevî.. Dünyevî olanı da iki kısma ayrılır: Biri basîret gözüyle akledilir ki, envâr-i ilâhiyeden intişar eden nûr’dur. Nûr-i akıl, nûr-i Kur’ân gibi.. Diğeri baş gözüyle hissedilir ki, ışık yayan cisimler gibi..
Uhrevî olanı, «O gün müʹmin erkekleri ve müʹmin kadınları, nûrları önlerinde ve sağlarında koşarcasına seyrederken görürsün. Bugün size müjde; altlarından ırmaklar akan, içinde devamlı kalıcıları olacağınız Cennetler vardır. » (Hadid sûresi âyet: 12).
«O günde ki, Allah, Peygamberi ve Oʹnunla beraber bulunup imân edenleri rüsvay etmez. Nûrları önlerinde ve sağlarında yürür. » (Tahrîm sûresi âyet: 8).
Meâlindeki âyetlerde beyân edilen nûrdur.
Müfessirlerden bir kısmı «nûr»un kısımlarını şu mısralarla izaha çalışmışlardır:
«Üç nûr gökten ışık verip etrafa saçılır;
Kalbimin sırrında benzer resimler çizilir.
İlki dolunaydır, İkincisi de yıldızlar;
Üçüncüsüdür hem nûr saçan Şems-i müdevver.
İlmilerim kalb, yıldızları akıl ona bedir;
Mârifet-i Rahmân değişmiyen Şems-i münîr.
İmamım Kitabullahʹdır, kıblemdir Beytullah
Dinim diğer dinlerden yücedir, maşaallah!.
Hem şefîimdir Resûlüllâh, yarlığar Allah
Allah’dan başka Rab yoktur, ne büyüktür Allah. » (Bu mısra’ların Arapça metni, Terceme i Kamus’da yazılıdır: C. 2, S. 726 / Bahriye Matbaası: 1305.).
Münâfıkların hal ve tutumunun, ateş yakan bir kimsenin hal ve durumuna benzetilmesi geniş tefsîr ister:
T e ş b î h (benzetme)den ilk hatıra gelen husus, munâfıklara önce bir nûr verildiği ve sonra -onların bilgisizliği ve nankörlükleri yüzünden- o nûrun kendilerinden alındığı keyfiyetidir. Halbuki munâfıklar için bir nûr olabilir mi? Ayrıca ateş yakıp da etrafı aydınlatan kimse az da olsa o ateşten ve aydınlığından yararlanmış sayılır. Bu, onun hakkında bir hayır olarak düşünülmez mi? Münâfıkların böyle bir hayır elde etmesi mümkün mü?
Müfessir Suddî’ye göre: Cenâb-ı Peygamber (A. S. ) Medine’yi teşriflerinde halkın bir kısmı İslâm dinine girmiş vaziyetteydi. Sonra kiminin kalbinde bir şüphe ve akabinde inkâr başladı da bir kısmı münâfık oldu. Bu duruma göre, önce nûr’a kavuştular, sonra ondan uzaklaşıp büyük bir şaşkınlık içinde kaldılar; gönüllerinde daimî bir kararsızlık başgösterdi.
Tabiîn-i kirâm’dan Hasan el-Basrî’ye (H: 22-110/M: 642-728) göre:
«Medine’deki munâfıklar hiç bir zaman nûr’a kavuşmamışlardır; onlar hadd-i bülûğa (erginlik çağına) girdi gireli münâfık olarak bulunuyorlardı. Ancak onlar kendi canlarını ve mallarını korumak için harplere iştirak etmişler ve bâzı ganimetlere bu sayede nâil olmuşlardır. »
İşte bu azıcık ve o nisbette ehemmiyetsiz dünyalık onların haline uygun bir nûr olarak vasıflandırılabilir.
O halde münâfıkların biraz dünyalık elde etmeleri -yani İslâm siyâneti altına sığınıp Resûlüllâh (A. S. )dan güleryüz görmeleri ve bu arada ganimetten kendilerine verilmesi- nûr’a, içlerindeki nifakın doğurduğu zararın büyüklüğü ise zulmete benzetilmiştir.
Diğer bir tefsîre göre:
Münâfıkların mü’minlere rastladıklarında «inandık» demeleri, etrafı aydınlatan bir ışığa, şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında «biz sizinle beraberiz» demeleri o ateşin ve aydınlığının kararıp sönmesine benzetilmiştir.
Zulmet kelimesi, (Ma zalemeke en tefʹale kezâ - Şu işi yapmaktan seni men’eden, gözünü perdeliyen nedir? ) sözünden alınmadır. Çünkü zulmet (karanlık) da gözü perdeler, görmesine engel olur.
Münâfıkların zulmeti (karanlığı) ise, küfür, nifak ve nihâyet kıyâmet gününde önlerine çıkacak olan karanlıklardır.
(Zehebeʹllahu bi-nûrihim) Zehabın Allah’a isnadı, ya her şeyin O’nun fiiliyle olduğuna, ya da nûrʹun söndürülmesi gizli bir sebebe veyahut semâvî bir emre dayandığına işârettir. Bunun için (zeh e b e ) «ba» harfi ile müteaddi (geçişli) olmuş da hemzeyle değil. «Ba» ile taʹdiyesinden «istishab» ve «istimsak» mânaları çıkar. (Zehebeʹs- sultanu bi-malihi = Sultan malını alıp beraberinde götürdü), buna misal teşkil eder. O bakımdan âyette (bi-nûrihim) denilmiş de (bi-dav’ihim) denilmemiştir. Çünkü birinci tâbirle yaktıkları ateşin bütün nûrunun alındığı, onlara sadece bir kömür ve simsiyah duman kaldığı; ikinci tâbir ile ışığın fazlalığının alındığı ve azıcık nûrun kaldığının ihtimal dahilinde bulunduğu ifâde ediliyor. (Kaadı Beyzavî Tefsiri - Tefsîr-i Keşşaf.).
Kadır: Dilerse işleyen, dilemezse işlemiyen zat demektir.
K a d î r ise, dilediğini behemahal dilediği şekilde işleyen, yapan zat demektir. Müfredat-i Râgıb’da k a d î r sıfatı şöyle tarif edilmiştir: «Dilediği şeyi, hikmeti iktizasınca artık ve eksik bırakmaksızın yapan zat demektir. » (Bak: Müfredat-i Râğıb: Kadr maddesine.).
Âyette imân nûr’a, küfür karanlığa benzetilmiştir. Çünkü nûr maddî eşyayı, imân ise gönül ve vicdanı aydınlatır, rûhu geliştirir. Karanlık, eşyaya perde olur; küfür de gönül ve vicdanı karartır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Mü’min, kâfir ve munâfıklardan üçüncü şahısla ilgili fiillerle bahsedildikten ve Allahʹın bu üç sınıf hakkındaki hükümleri beyân edildikten sonra, akıl sâhibi bütün insanlara nidâ ediliyor: «Ey insanlar! » buyuruluyor.
Bu İlâhî iltifatta iki önemli hakikate işâret vardır:
1. Allah âlemlerin (varlık âleminin) yegane terbiyecisidir. Bunun için bütün insanlara hitab eder ve hepsini de kayıtsız şartsız t e v h î d (Allah’ı birlemeğe ve bir bilmeğ)e dâvet eder. Demek, İslâmiyet umum beşerin müşterek en son ve en mükemmel dînidir.. Hazret-i Muhammed (A S. ) da bütün milletlere -hidâyet ve saadet yolunu göstermek üzere- son peygamber olarak gönderilmiştir.
2. İnsan ile Yaradan’ı arasında ilgi ve münâsebetler bir aracıya hacet kalmadan doğrudan doğruya ve şahsîdir. Diyebiliriz ki, insanların en büyüğü ve en üstünü olan peygamberler bile yalnız rehber ve habercidirler. Düşünüp de beğendiğini yapmak ve Allah’a karşı doğrudan doğruya mes’ul olmak insanın kendi reʹyine terk edilmiştir. Bunun içindir ki Kur’ân-ı Kerîmʹin on bir yerinde: «Peygambere düşen sadece apaçık tebliğdir. » buyuruluyor. (Bak: Âl-i İmrân: 20, Mâide: 92, 99, Ra’d: 40, Nahl: 25, 82, Nûr: 54, Ankebût: 18, Yâ-Sîn: 17, Şûrâ: 48, Tağabun: 12.).
İşte (Ya eyyühennasuʹbudû Rabbeküm) seslenişi, insan ile Yaradan’ı arasındaki münasebetin en açık ifâdesidir. Ve bununla her üç sınıf da t e v h î d ve ibâdete dâvet edilmektedir. Şu farkla ki, mü’minleri dâvet, ibâdete devam etmelerini hatırlatmaktır. Munâfıkları dâvet, gönülden inanarak ibâdet etmelerini isteyip ikazda bulunmaktır. Kâfirleri dâvet, daire-i İslâmʹa girip selâmete kavuşmalarına imkân vermektir.