Al-i İmran Suresi 195-197. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

فَاسْتَجَابَ لَهُمْ رَبُّهُمْ اَنِّي لَا اُضِيعُ عَمَلَ عَامِلٍ مِنْكُمْ مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰى بَعْضُكُمْ مِنْ بَعْضٍ فَالَّذِينَ هَاجَرُوا وَاُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَاُو۫ذُوا فِي سَبِيلِي وَقَاتَلُوا وَقُتِلُوا لَاُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّـَٔاتِهِمْ وَلَاُدْخِلَنَّهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ ثَوَابًا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ وَاللّٰهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الثَّوَابِ لَا يَغُرَّنَّكَ تَقَلُّبُ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي الْبِلَادِ مَتَاعٌ قَلِيلٌ ثُمَّ مَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمِهَادُ

197.

Rableri, onlara şu karşılığı verdi: "Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden hiçbir çalışanın amelini zayi etmeyeceğim. Sizler birbirinizdensiniz. Hicret edenler, yurtlarından çıkarılanlar, yolumda eziyet görenler, savaşanlar ve öldürülenlerin de andolsun, günahlarını elbette örteceğim. Allah katından bir mükafat olmak üzere, onları içinden ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Mükafatın en güzeli Allah katındadır."

Diyanet İşleri

196.

Kafirlerin refah içinde diyar diyar dolaşmaları sakın seni aldatmasın.

197.

(Onların bu refahı) az bir yararlanmadır. Sonra onların barınağı cehennemdir. Ne kötü bir yataktır orası!

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

195- Rableri onların duâlarını kabul buyurdu da, «Sizden erkek ve kadın hiç kimsenin amelini zayi’ etmem; birbirinizdensiniz. Onlar ki hicret ettiler, yurtlarından çıkarıldılar, benim yolumda işkenceye uğratıldılar; sa­vaştılar, öldürüldüler, şanıma and olsun ki, onların günah ve kötülüklerini örtüp temizleyeceğim, altlarından ırmaklar akan Cennetlere herhalde so­kacağım; (böylece) Allah katından bir sevâba (erişecekler). Sevâbın gü­zeli Allah katındadır.

196- İnkârcıların diyar diyar refah içinde gezip dolaşmaları sakın seni aldatmasın.

197- Az bir geçim ve yararlanma, sonra da varacakları yer Cehennemʹdir; o ne kötü eyleşim yeridir!

İNİŞ SEBEBİ

Hz. Ümmü Seleme (R. A. ) anlatıyor:

«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize dedim ki: «Ey Allahʹın Peygamberi! Cenab’ı Hak hicret konusunda hiçbir şey ile kadınlardan söz etmemiştir. Böyle bir şey duymadık.. »

Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi.: (Esbâb-ı Nüzul - Lübabü’t-Te’vîl - Hâkim)

İLGİLİ HADÎSLER

«Cennetʹe ilk girecek cemaat, Muhacirlerin fakirleridir. İnsanlar (bir­çok) kötülüklerden onların vasıtasıyla korunurlar. Evet, onlar emredildikleri zaman işitir ve itaat ederlerdi. » (İbn Cerîr Taberî: Amr b. Âs (R. A. )den)

İkinci Halife Ömer (R. A. ) anlatıyor:

«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize uğradığımda yanında bir maşraba bu­lunuyordu; kuru bir hasır üzerine uzanmıştı, içinde hurma elyafı dolu de­riden bir yastık başının altında dikkati çekiyordu. Hasırın izleri bedeninde iyice yeretmişti. Bu manzara beni çok duygulandırdı, gözlerim yaşardı. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz benim ağladığımı görünce sordu:

- Ya Ömer! seni ağlatan ne?.

- Ya Resûlellah! dedim, Kisrâ ve Kayserler refah ve ihtişam içinde yüzerken, sen Allah Resûlü olduğun halde bu şartlar içinde yaşıyorsun!.

Bunun üzerine Efendimiz şöyle buyurdu:

- Ya Ömer! onlara dünya, bize âhiret verilmiş olmasına razı değil misin? (Buharî - Müslim ve diğer Sünen Sahipleri: Ömer (R. A. )den)

Bu, âhiret saadetinin müʹminlere has olduğunu belirtir anlamda Ömer’i teselli için söylenmiştir.

ÜMMETİN ŞAN VE ŞEREFLE YAŞAMASI

«Onlar ki hicret ettiler, yurtlarından çıkarıldılar... »

Ümmetin şan ve şerefle varlığını sürdürmesi, Tevhît burcuna dikilen Kelime-i Şehadet’in gölgesi altında toplanması şu fedakârlıklara kat­lanmasıyla mümkündür:

1. Gerektiğinde Allah yolunda, din ve vicdan hürriyeti uğrunda her şeyi fedâ etmesini bilmek,

2. Karşımıza çıkan şiddet ve tehlikelere göğüs germek,

3. Savaş ruhunu yitirmemek, her ân savaşa hazır olmak,

4. Günün gelişen tekniğinden yeterince yararlanma yollarını araştır­mak, ekonomik güç oluşturmak,

5. Allah’ını, Peygamberini, din kardeşini ve vatanını seven nesiller yetiştirmenin bütün çarelerini araştırmak, eğitim sistemini ona göre ha­zırlamak ve bunu, kalbe, kafaya ve ruha işleyecek öğretmenler yetiştir­mek..

İşte Kur’ân belirtilen ölçü ve vasıfta olan müʹminlerden söz ederken, kendini İslâm’a adayıp Resûlüllah’ın direktifiyle hareket eden Ashab-ı Kirâmı örnek göstermektedir. Ayrıca ümmetin duâsının kabulünün ancak bu şartların gerçekleşmesiyle mümkün olduğuna işâret etmekte ve gereken uyarıyı yapmaktadır.

YÜKSEK NÎMETİN PAHASI

«Benim yolumda işkenceye uğratıldılar; savaştılar ve öldürüldüler »

Allah yolunda hizmetin alanı, alabildiğine geniştir. Hayatımızın her döneminde ayrı bir ölçü ve başka bir anlamla karşımıza çıkar. Diyebiliriz ki, hizmet; sosyal durumumuz, kişisel yeteneğimiz, malî imkânlarımız ve tek kelimeyle kalbimizdeki imân çevremizle orantılıdır. Dinî kültürümüz genişledikçe, hizmet aşkımız o nisbette artabilir. Böyle bir hizmetin he­defi, Allah rızasını kazanmaktır. Buna en yüksek gaye de diyebiliriz. İn­san bu düzeye geldiğinde kadri yüce bir nîmete erişmiş sayılır. Çünkü İlâhî rıza bütün nîmetlerin üstünde bir değer ve anlam taşır. Cennet bu nîmetin yanında çok basit kalır. Cennet’i Cennet yapan ancak budur. İş­te böyle bir nîmetin pahası, elbetteki onun değeriyle orantılı olmalıdır. Kur’ân onun pahasını noksansız ödeyen bahtiyarları ve onların mümtaz vasıflarını bize açıklıyor.

KADIN-ERKEK EŞİTLİĞİ

«Sizden erkek ve kadın hiç kimsenin amelini zayiʹ etmem; birbirinizdensiniz... »

Kadının her bakımdan erkeğe eşit olduğunu iddia edemeyiz. Önce bu iki cins fizikî ve ruhî yönleriyle farklıdırlar. Genellikle erkekler daha kuvvetli, daha cesaretli ve daha dayanıklıdırlar. Duygusal davranmada kadın öndedir. Uzağı görüp temkinli harekette erkek daha başarılıdır. Sev­gi ve şefkatta ise kadın daha farklı bir seviyededir. Toplum psikolojisini bilip kitleleri sürüklemede erkek daha beceriklidir.

Bu misalleri çoğaltmak mümkün. Ama bütün farklı durumlarına rağ­men bu iki cins birbirini tamamlar. Biri olmayınca diğeri noksan sayılır. Kur’ân’da yukarıdaki âyetle bu iki cinsin Allah katında eşit oldukları hu­suslara dikkatler çekiliyor:

a) Aynı işi yapıyorlarsa, aynı karşılığı göreceklerdir. Aynı ibâdeti ya­pıyorlarsa, aynı sevâbı kazanacaklardır. Makam ve mevki farkı durumu değiştirmez.

b) Kadın ile erkek birbirinden meydana gelir. İnsan olma itibariyle aralarında fark yoktur. Üstünlük takvâ (Allah korkusu, Ona bağlılık ve kötülüklerden kaçınmak)dadır.

c) İkisi de Allahʹa kullukta aynı emirlerle yükümlü tutulmuşlardır.

d) Miras, şahitlik, nikâh, boşanma ve benzeri konulardaki farklılığın sebep ve hikmetleri, belirtilen eşitliğin özelliğini zedelemez. Nisâ sûresin­de bu husus yeterince açıklanmıştır.

HER MİLLET EN ÇOK MEŞGUL OLDUĞU KONUDA BAŞARILIDIR

«İnkârcıların diyar diyar refah içinde gezip dolaşmaları sakın seni aldatmasın... »

İnsan hayatıyla ilgili sünnetlerden biri de budur! Her toplum, ya da millet daha çok ne ile uğraşır, fikrî ve ekonomik gücünü daha çok nereye çevirirse o şeyde ve o konuda başarılı olur.

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, kendini Allah yoluna adayan İslâm mü­cahitleriyle birlikte hareketle dini yaymaya; ilim, ahlâk ve fazîlet havasını estirmeye; zulüm ve tuğyanı durdurmaya; yeryüzünde Kurʹânʹın sunduğu adâlet düzenini hâkim kılmaya çalıştılar. Mesailerinin tamamını bu amaca yönelttiler. Sonunda tahminlerin çok üstünde bir başarı elde ettiler. Çey­rek asırda, dünyada bir benzeri daha görülmemiş inkılâbı gerçekleştirdi­ler. Kitap ehlinden sayılan Yahudi ve Hıristiyanlar; müşrik sayılan putpe­restler ise daha çok dünya işleriyle uğraştılar; mal ve servet edinmek için ticarî kervanlar düzenleyip ülkeleri dolaştılar, bu bakımdan kendi konu­larında başarılı oldular.

Ama ne de olsa insan dünyalığa karşı, içindeki sökülüp atılmıyan is­tekle yaratılmıştır. Zaman zaman bu istek ortaya çıkar, kalbe ve dimağa sinyal verir. Kur’ân b. u hususu çok duyarlı ve anlamlı biçimde işliyor; her­kesin başarısının daha çok meşgul bulunduğu konuda noktalandığını ha­tırlatıyor.

Müʹminlerin, imân, İslâm ve erdemlik mücadelesinin bir dengi daha bulunmadığına işâretle, inkârcıların refah ve bolluk içinde diyar diyar ge­zip dolaşmalarının fazla imrenilecek bir saadet olmadığı belirtiliyor. Çün­kü çalışmasını bilen ve aklını kullanan her insan dünyalık elde edebilir. Bu, üstün bir başarı ve sonsuza dek bir mutluluk değildir. Ama sıkıntılara katlanıp insanlıktan yana son dinin üstün nîmetini sunmaya çalışmak, her hal-ü kârda fazîlet mücadelesini sürdürmek her kişinin gönül vereceği, baş koyacağı bir yol değildir. Çünkü bu yol imân ve irfan ister, fedakârlık ve diğerkâmlık ister, mal ve canı Allah için fedâ etme basîreti ister. Saa­det, hem de sonsuz saadet ise, bu yolun sonundadır.

O halde Kur’ân müʹminleri iki ayrı konuya çekmekte ve her ikisini, birine öncelik verip gerçekleştirdikten sonra paralel yürütmesini teklîf etmektedir: Önce Allah’ı bilip Oʹna kulluğun bütün yön ve yöntemlerini bilmek, bu imân ile fazîlet mücadelesi verip dindar bir nesil yetiştirmek. Sonra maddî ve mânevî iki ayrı gücü birleştirip kuvvetli, şerefli, itibarlı ve inanan bir millet haline gelmek.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Geçen âyetlerle, Allah ve gönderdiği son din için yurtlarını terkeden, bu uğurda sıkıntı çeken, işkenceye mâruz kalan, savaşan, ölen ve öldü­rülen mü’minlerin duâ ve amellerinin zayi’ edilmediği, bütün kusurlarının affedildiği belirtildi. Hakiki saadetin birkaç günlük refah içinde yaşamak olmadığı, asıl saadetin imân cevherine sahip olduktan sonra belirtilen öl­çü ve anlamda fazîlet mücadelesini sürdürmekle gerçekleşebileceği ha­tırlatıldı.

Aşağıdaki âyetlerle bu saadetin daha çok belirgin hale geleceği âhi­ret yurduna dikkatler çekiliyor. Kitap ehlinden bir kısmının bu hakikatleri anlayınca Allah ve Resûlüne imân ettiklerine parmak basılarak Abdul­lah bin Selâm, Necaşî ve benzeri ünlü kişilerin İslâm’a girmeleri hatırlatı­lıyor.