Ahkaf Suresi 15-20. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَوَصَّيْنَا الْاِنْسَانَ بِوَالِدَيْهِ اِحْسَانًا حَمَلَتْهُ اُمُّهُ كُرْهًا وَوَضَعَتْهُ كُرْهًا وَحَمْلُهُ وَفِصَالُهُ ثَلٰثُونَ شَهْرًا حَتّٰٓى اِذَا بَلَغَ اَشُدَّهُ وَبَلَغَ اَرْبَعِينَ سَنَةً قَالَ رَبِّ اَوْزِعْنِٓي اَنْ اَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي اَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلٰى وَالِدَيَّ وَاَنْ اَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضٰيهُ وَاَصْلِحْ لِي فِي ذُرِّيَّتِي اِنِّي تُبْتُ اِلَيْكَ وَاِنِّي مِنَ الْمُسْلِمِينَ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ نَتَقَبَّلُ عَنْهُمْ اَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَنَتَجَاوَزُ عَنْ سَيِّـَٔاتِهِمْ فِي اَصْحَابِ الْجَنَّةِ وَعْدَ الصِّدْقِ الَّذِي كَانُوا يُوعَدُونَ وَالَّذِي قَالَ لِوَالِدَيْهِ اُفٍّ لَكُمَا اَتَعِدَانِنِٓي اَنْ اُخْرَجَ وَقَدْ خَلَتِ الْقُرُونُ مِنْ قَبْلِي وَهُمَا يَسْتَغِيثَانِ اللّٰهَ وَيْلَكَ اٰمِنْۗ اِنَّ وَعْدَ اللّٰهِ حَقٌّ فَيَقُولُ مَا هٰذَٓا اِلَّٓا اَسَاطِيرُ الْاَوَّلِينَ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ حَقَّ عَلَيْهِمُ الْقَوْلُ فِي اُمَمٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمْ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ اِنَّهُمْ كَانُوا خَاسِرِينَ وَلِكُلٍّ دَرَجَاتٌ مِمَّا عَمِلُوا وَلِيُوَفِّيَهُمْ اَعْمَالَهُمْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ وَيَوْمَ يُعْرَضُ الَّذِينَ كَفَرُوا عَلَى النَّارِ اَذْهَبْتُمْ طَيِّبَاتِكُمْ فِي حَيَاتِكُمُ الدُّنْيَا وَاسْتَمْتَعْتُمْ بِهَا فَالْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ بِمَا كُنْتُمْ تَسْتَكْبِرُونَ فِي الْاَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَبِمَا كُنْتُمْ تَفْسُقُونَ

19.

Biz, insana anne babasına iyi davranmayı emrettik. Annesi onu ne zahmetle karnında taşıdı ve ne zahmetle doğurdu! Onun (anne karnında) taşınması ve sütten kesilme süresi (toplam olarak) otuz aydır. Nihayet olgunluk çağına gelip, kırk yaşına varınca şöyle der: "Bana ve anne babama verdiğin nimetlere şükretmemi, senin razı olacağın salih amel işlememi bana ilham et. Neslimi de salih kimseler yap. Şüphesiz ben sana döndüm. Muhakkak ki ben sana teslim olanlardanım."

Diyanet İşleri

16.

İşte, yaptıklarının iyisini kabul edeceğimiz ve günahlarını bağışlayacağımız bu kimseler cennetlikler arasındadırlar. Bu, onlara öteden beri yapılagelen doğru bir va'ddir.

17.

Anne ve babasına, "Öf size! Benden önce nice nesiller gelip geçmiş iken, beni tekrar diriltilecek olmakla mı tehdit ediyorsunuz?" diyen kimseye, onlar Allah'a sığınarak, "Yazıklar olsun sana! İman et, Allah'ın va'di gerçektir" diyorlar, o da, "Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir" diyordu.

18.

İşte onlar, kendilerinden önce cinlerden ve insanlardan gelip geçmiş topluluklar içinde, haklarında o sözün (azabın) gerçekleştiği kimselerdir. Şüphesiz onlar ziyana uğrayanlardır.

19.

Herkesin yaptıklarına göre dereceleri vardır. (Bu da) Allah'ın onlara yaptıklarının karşılığını tastamam vermesi içindir. Asla kendilerine haksızlık yapılmaz.

20.

İnkar edenler ateşe sunuldukları gün, (onlara şöyle denir:) "Dünyadaki hayatınızda güzelliklerinizi bitirdiniz, onların zevkini sürdünüz. Bugün ise yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızdan ve yoldan çıkmanızdan dolayı, alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız."

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

15- Biz, insana, ana-babasına iyilik edip güzel davranmasını tavsiye ettik. Anası onu güçlük ve sıkıntıyla taşıdı; güçlük ve sıkıntıyla doğurdu. (Rahimde) taşınması ve sütten kesilmesi (süresi) otuz aydır. Nihayet güç bulup şahsiyetini kazanınca ve kırk yaşına erişince, «Ey Rabbim! dedi, ba­na ve ana-babama verdiğin nîmete karşı şükretmemi, râzı olacağın iyi-yararlı amelde bulunmamı ilhâm eyle. Soyum hakkında da benim için iyilik, dine bağlılık sağla.. Şüphesiz ki ben, sana yönelip tevbe ettim ve ben ger­çekten (sana) teslimiyet gösterenlerdenim. »

16- İşte bunların yapageldiklerinin en güzelini kabul eder; işledikle­ri kötülüklerinden vazgeçeriz (cezâlandırmayız). Bunlar Cennet ehli ara­sındadırlar. Bu, va’dolundukları doğru sözdür (ki mutlaka yerini bulacak­tır).

17- O kimse ki, ana-babasına: «Üf be ikinize! Benden önce nice ku­şaklar gelip geçtiği halde siz beni tekrar dirilip topraktan çıkarılacağımla mı tehdîd ediyorsunuz? » derken, ana-babası Allahʹa sığınıp O’nun yardımı­nı dileyerek ona: «Yazıklar olsun sana! İmân et.. Şüphesiz ki, Allah’ın ver­diği söz haktır» diyorlardı. O da: «Bu Kurʹân veya sizin anlattıklarınızı), eskilerin masallarından başka bir şey değildir» diye cevap veriyordu.

18- İşte bunlar kendilerinden önce cinlerden ve insanlardan gelip geçen ümmetler hakkında (azâp vaʹdi ve hükmü) gerçekleşen kimselerdir. Şüphesiz ki bunlar hüsrân içinde kalanlardır.

19- Herkes için yaptıkları işlere göre dereceler vardır. Bu da Allahʹın, onların amellerinin karşılığını noksansız vermesi içindir ve onlar haksız­lığa uğramazlar.

20- İnkâr edenler, getirilip ateşe sunulacakları gün, kendilerine: «En güzel, en iyi şeylerinizi dünya hayatında harcayıp tükettiniz; onlarla ya­rarlanıp keyif sürdünüz. Artık bugün yeryüzünde haksız yere büyüklük tas­ladığınıza ve dinî kuralları aşıp ahlâk dışı davranışlarda bulunduğunuza karşılık horlayıcı, aşağılayıcı azâp ile cezâlanacaksınız.

İNİŞ SEBEBİ

Ebû Bekir Sıddîk (R. A. ) henüz on sekiz, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz de 20 yaşında bulunuyordu. Birlikte ticarî amaçla Şam’a doğru bir yolculuk yaptılar. Konakladıkları bir yerde sidre ağacının gölgesinde oturuyorlardı. O sırada Ebû Bekir Sıddîk (R. A. ) dinî konuda hatırına gelen bir mese­leyi sormak üzere kalkıp yakın yerdeki manastıra gitti. Rahip ona: «Şu sid­re ağacının gölgesinde oturan kimdir? » diye sordu. Oda: «Mekkeli Abdul­lah oğlu Muhammed’dir; Abdülmuttalib’in torunudur» diye cevap verdi. Ra­hip ona: «Vallahi o peygamberdir. İsa’dan sonra ağacın altında ondan başka kimse gölgelenmedi. Şüphesiz o son peygamber olacaktır» diyerek yemin etti. Böylece Ebû Bekir Sıddîk’ın kalbine tasdîk ve yakîn girdi ve ar­tık Peygamber (A. S. ) Efendimizden ayrılmak istemedi. Hz. Peygamber (A. S. ) kırk yaşına girip nübüvvet tacını giyince, otuz sekiz yaşında olan Ebû Be­kir (R. A. ) Ona imân edip tasdîkte bulundu ve kırk yaşına girince de, âyette açıklandığı şekilde duâ etti.

Yukarıdaki onbeş ve onaltıncı âyetler bu sebeple indi. (Lübabu’t-te’vîl: 4/125- Tefsîr-i Kurtubî: 16/194 Ancak Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in 20 yaşında Ebû Bekir (R. A. ) ile birlik­te ticarî anlamda bir sefere çıktığı, ciddi bir araştırma konusudur.)

Ebû Bekir Sıddîk’in (R. A. ) oğlu Abdurrahman, babasıyla birlikte İslâma girmeyip ona muhalefet etti ve: «Üf be ikinize! Benden önce nice kuşak­lar gelip geçtiği halde siz beni öldükten sonra dirilip topraktan çıkarılaca­ğımla mı tehdît ediyorsunuz? » diyerek sert çıkışta bulundu. Ebû Bekir (R. A. ) ile eşi ona: «Yazıklar olsun sana! İmân et. Şüphen olmasın ki Allah’ın ver­diği söz haktır» diyerek uyarılarını tekrarladılar ve bu hususta Allah’a sı­ğınıp O’nun yardımını dilediler. On yedinci âyet bu sebeple indi. (Lübabu’t-te’vîl: 4/125)

İLGİLİ HADÎS

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz sordu:

- Sizden kim bu gün oruçludur?

Ebû Bekir (R. A. ):

- Ben oruçluyum, dedi. Peygamber (A. S. ):

- Sizden kim bugün bir cenazeyi izledi? diye sordu.

Ebû Bekir (R. A.) :

- Ben izledim, dedi. Peygamber (A. S. ):

- Sizden kim bugün bir yoksulu yedirip doyurdu? diye sordu.

Ebû Bekir (R. A. ):

- Ben yedirdim, diye cevap verdi. Peygamber (A. S. ):

-Sizden kim bugün bir hastayı ziyaret edip sordu? diye seslendi.

Ebû Bekir (R. A. ):

- Ben ziyaret edip sordum, diye cevap verdi. Peygamber (A. S. ):

- Bu hasletler bir kişide toplanmaya görsün, mutlaka o cennete gi­rer, buyurdu. (Müsned-i Ahmed: 1/196)

ANA-BABA HAKKI VE ONLARA İYİLİK

«Biz, insana, ana-babasına iyilik edip gü­zel davranmasını tavsiye ettik.. »

Hakikî imânın ürünleri konu edilirken, ana-babaya iyilik emredilmekte ve dolayısıyla onların haklarını korumamız istenmektedir. Böylece imân denilen o paha biçilmez mânevî cevher, insanı önce Allahʹa, sonra çevre­sine bağlamaktadır. Şüphesiz kişinin çevresinde en yakın ilgi duyacağı kimseler ana-babası ve sonra da diğer aile fertleridir.

İşte Kurʹân-ı Kerîm ilgili âyetle bu sıranın gözetilmesini telkîn etmekte ve hısımlar arasında kopmaz bağların vücut bulmasını tavsiye ile muhkem temel oluşturmayı amaçlamaktadır.

Ayrıca annemize daha çok iyilikte bulunmamıza işâretle, annenin ge­belik ve doğum esnasında çektiği sıkıntı ve emzirme, besleme dahil ilk otuz ay içinde nasıl ağır külfetlere katlandığı hatırlatılmakta ve anne hak­kının önemi üzerinde durulmaktadır.

Diğer yandan âyette çok önemli bir incelik de söz konusudur. Şöyle ki: «vâlideyn» kelimesi tağlîp kaidesini taşımaktadır. Kelime olarak «iki baba» anlamına gelirse de, terim olarak «baba-ana» anlamına delâlet eder. Böylece aile reisinin baba olduğuna, ananın ona tâbî ve destek bulundu­ğuna işâret vardır. Sonra annenin iki önemli hakkı konu edilmektedir:

a) Yavrusunu karnında sıkıntıyla taşıması ve sıkıntı çekerek doğur­ması,

b) Bir sürü zorluklara katlanıp onu emzirip beslemesi.

Böylece Cenâb-ı Hak, anne hakkının babaya nisbetle birkaç kat fazla olduğunu kapalı bir anlatımla işlemekte ve bu anlatım, Peygamber (A. S. ) Efendimizʹin hadîsleriyle açıklanarak, anne hakkının üç, baba hakkının bir olduğu ortaya çıkmaktadır.

ÇOCUĞU EMZİRME SÜRESİ

«(Rahimde) taşınması ve sütten kesilmesi (süresi) otuz aydır. »

Bakara Sûresi 233. âyette: «Analar çocuklarını, -baba süt emzirme süresinin tamamlanmasını istiyorsa- iki tam yıl emzirirler» buyurulmakta; burada ise gebelik ve sütten kesilme süresi otuz ay olarak belirlenmekte­dir. Böylece «otuz ay» sözü, gebeliğin en az, emzirmenin en çok süresini yansıtıyor denilebilir. Konuyu bu açıdan yorumlayanlar, gebelik süresinin en az altı ay olduğunu savunuyorlar ki, bu hususta bir de İslâm tarihinde geçen ve delil olarak kabul edilen İbn İshâkʹın şu rivâyetini gösteriyorlar.

Rivâyete göre: Maʹmer b. Abdullah el-Cühenî diyor ki: «Bizden bir adam Cüheyne Kabilesiʹnden bir kadınla evlendi. Kadın hamile kalıp tam altı ay sonra doğum yaptı. Adam şüphelendi ve kalkıp Hz. Osman’a (R. A. ) gelerek durumu arzetti. Hz. Osman (R. A. ) kadını çağırttı. Meselenin inceli­ğini hemen anlayan onun kız kardeşi ağlamaya başladı. Kadın ona: «Ne ağlıyorsun? Allahʹa yemin ederim ki kocamdan başka bir erkek bana do­kunmadı. Allah dilediğini hükmedecektir» diyerek kalktı ve Hz. Osmanʹa (R. A. ) geldi. Recmedilmesi kararlaştırıldı. Zira altı ayda normal bir doğum olmayacağını belirtenler çoğunluktaydı. Durum bir de Hz. Aliʹye (R. A. ) in­tikal ettirilince, o, verilen karara itiraz etti ve Hz. Osman’a (R. A. ): «Siz Kurʹân’ı dikkatle okumuyor musunuz? » diyerek uyarıda bulundu. O da: «Okuyoruz, bu kararın uymadığı bir hüküm mü vardır? » deyince, Hz. Ali (R. A. ) konumuzu oluşturan 15. âyetin şu bölümünü okudu: «Rahimde ta­şıması ve sütten kesilmesi (süresi) otuz aydır. » Sonra da Bakara Sûresi’nin 233. âyetinden şu bölümü okudu: «Analara çocuklarını, -baba süt emzirme süresinin tamamlanmasını istiyorsa- iki tam yıl emzirirler. » Hz. Ali (R. A. ) iki âyeti okuyup dikkatleri İlâhî beyâna çektikten sonra şöyle açıklamada bulundu: «Otuz aydan iki tam yıl çıkarılınca, geriye tam altı ay kalır. » Bu­nun üzerine Hz. Osman (R. A. ): «Bu inceliği düşünememiştim» dedi ve «kadını bana getirin» diye emretti. Kadın gelince, Hz. Osman (R. A. ) onun doğurduğu çocuğa dikkatle baktı, tam babasına benziyordu ve onu ser­best bıraktı.

GEBELİK SÜRESİ

Bakara Sûresi 233. âyetin tefsîrinde kısmen açıkladığımız gibi, insanda gebelik süresi normal olarak 280 gündür. Bu süre hesaplanırken son âdet görmeden yedi gün evvelki tarih, başlangıç olarak alınır. Bu süre dik­kate alınınca, emzirme süresi 20 ay, 20 gün olarak kalır.

Ancak Hz. Aliʹnin (R. A. ) İstidlâl ettiği gibi, altı ayda normal doğum olabilir mi? Bu konudaki araştırma ve incelemeler yedi ayda normal doğu­mun gerçekleşebileceğini ortaya koymaktadır. Bununla beraber, altı ayda normal bir doğum olamaz diye kesin bir sonuç da sanırım pek mevcut değildir. İstisnaî de olsa altı ayda doğum yapanlara raslanmaktadır. Kaldı ki, İbn İshâkʹın ve İbn Ebî Hâtim’in Hz. Aliʹyle ilgili rivâyetlerinin tam sıhhat derecesini de bilemiyoruz. (Bilgi için bak Bakara Sûresi: 233. âyetin tefsiri)

KIRK YAŞ KEMAL DÖNEMİDİR

«Nihayet güç bulup şahsiye­tini kazanınca ve kırk yaşına erişince; «Ey Rabbim! dedi, bana ve ana- babama verdiğin nîmete karşı şükretmemi, râzı olacağın iyi-yararlı amelde bulunmamı ilhâm eyle.. »

Kırk yaş genellikle gençlikle yaşlılık arasında bir köprü sayılır. Aynı zamanda kişinin heves duyduğu ve uzmanlık dalı olarak seçtiği veya nef­sanî saplantılarından en çok ilgi duyduğu konuda da en verimli, ya da en zararlı kerte kabul edilir.

Kırk yaşına kadar imân esasına bağlı sâlih amellerde bulunan kimse artık olgunlaşmış sayılır. Bundan sonra sapıtması uzak bir ihtimaldir. Bu­nun gibi kırk yaşına kadar azgınlık, sapıklık ve ahlâksızlıkla günlerini ge­çiren kimsenin, bu yaştan sonra azgınlığı büsbütün artabilir. Tabiî Cenâb-ı Hakkʹın hidâyeti tecelli etmiyecek veya geç tecelli edecek olursa, öylesinin dönüş yapması, yani hakka, iyiye, doğruya ve ibâdete dönmesi çok geç gerçekleşebilir veya hiç gerçekleşmeyip kişi o hal üzere ölür.

Müfessirlerin çoğuna göre, 15. âyetle bütün mü’minlere, Ebû Bekir Sıddîkʹın (R. A. ) kırk yaşındaki kemal mertebesi ve Onun ana-babasıyla ev halkını hakka dâvet etmesi örnek veriliyor.

İniş sebebinde de naklettiğimiz gibi, 38 yaşında İslâmʹa giren Ebû Bekir Sıddîk (R. A. ) 40 yaşına girip olgunluk derecesine erişince, kişiliğini tam anlamıyla kazanıp İslâmʹın hayat verici havasıyla içini doldurunca, ana-babası ve ev halkının çoğu imân dairesine girmiş bulunuyordu. O da, Allah’ın bu hidâyet ve yüksek lûtfuna şükrederken şöyle diyordu: «Ey Rab­bim! Bana ve ana-babama verdiğin nîmete karşı şükretmemi; râzı olaca­ğın iyi-yararlı amelde bulunmamı ilhâm eyle. Soyum hakkında da benim için iyilik, dine bağlılık sağla. Şüphesiz ki ben sana yönelip tevbe ettim ve ben gerçekten (sana) teslimiyet gösterenlerdenim. »

Böylece Cenâb-ı Hak, insanın kırk yaşına girmeden eğitilip öğretilme­sinin; imân ve irfan ile donatılmasının lüzumuna işârette bulunmaktadır. Temelde iyi bir dinî eğitim ve öğretim gören kimse, hem kendini, hem çev­resini aydınlatan bir kandil olur.

Kur’ân bu düzeye gelen müʹminleri hem övmekte, hem de onları uh­revî mükâfatlarla şöyle müjdelemektedir: «İşte bunların yapageldik(erinin en güzelini kabul eder; işledikleri kötülüklerden vazgeçeriz (cezalandırma­yız). Bunlar Cennet ehli arasındadırlar. Bu, vaʹdolundukları doğru sözdür (ki mutlaka yerini bulacaktır). »

ANA, BABASINA «ÜF» DİYEN EVLÂT

«O kimse ki, ana-babasına «üf be, ikinize! Benden önce nice kuşaklar gelip geçtiği hal­de siz beni tekrar dirilip topraktan çıkarılacağımla mı tehdît ediyorsunuz» derken.. »

Bu âyetle, kendilerini İslâmʹın imân ve irfan düzeyine getirebilme bahtiyarlığına erişen ana-babanın öz çocuklarını aynı düzeye getirme gayretleri konu edilmektedir. Bu nedenle aynı çatı altında yaşayan veya irsî bağlarla birbirine bağlı bulunanların sorumluluk dereceleri, görevleri açıklanmaktadır. «Her koyun kendi bacağından asılır» tekerlemesine ilti­fat edilmemekte, her ferdin hem ailenin, hem de bağlı bulunduğu toplumun kopmaz bir parçası olduğu vurgulanmaktadır. Ayrıca eğitimin önemine par­mak basılmakta; ana-babaların kendi çocuklarıyla yakından ve ciddi bi­çimde ilgilenmeleri istenmektedir.

Diğer yandan âyette, evlâdın dinsiz bir ortamda yetiştiği; Allah ve Âhi­ret kavramlarından uzak tutulduğu takdirde, şüpheci materyalist yetişece­ği, küfür potasında şekillenip Âhiret’e inanmayacağı üzerinde durulmakta ve kapalı bir anlatımla konunun önemine dikkatler çekilmektedir. Bu du­rumda yaşını başını almış ana-babaların tam bir olgunluk ve ciddiyetle ev­lâtlarına yönelmeleri, yönlendirici bir metotla hakikati onların kalp ve kafa­larına işlemeleri emredilmektedir.

Nitekim Siyercilerin verdikleri bilgiye göre: Ebû Bekir Sıddîk’ın (R. A. ) ev halkı hakka yönelip İslâm’a girdiği halde, oğlu Abdurrahman onların telkinlerine öfkelenmiş ve âyette açıklandığı üzere, onlara: «üf be ikinize!. » diyecek kadar küfrü ve sapıklığı benimsemişti. Ne var ki, Ebû Bekir (R. A. ) ile eşi çok sabırla ve yönlendirici bir metotla ona yönelmesini ve öfkesini artırmadan kalbini fethetmesini başarmışlardır.

Cenâb-ı Hak bu olayı misal vermek suretiyle ana-babaların görevleri­nin ne kadar ağır ve sorumluluk gerektirdiğine işârette bulunmaktadır.

DİNÎ EĞİTİMDEN YOKSUN YETİŞENLER

«O da: «Bu (Kurʹân veya sizin an­lattıklarınız), eskilerin masallarından başka bir şey değildir» diye cevap verir.. »

Dinî eğitim ve öğretimden bütünüyle uzak kalıp yabancıların kültür potasında şekillenen yarım aydınlar üzerinde durulmakta ve okumadan, araştırmadan, ciddi bir kıyas yapamadan, gereken temel bilgileri alıp öğ­renmeden maddeci yetişip din ve ahlâkın karşısına çıkan bu tiplerin en kadar ölçüsüz konuştuklarına atıf yapılmaktadır.

Bunların dengesiz yetiştiği kesindir. Öyle ki: Akılları, zekâları ve fi­ziksel yapıları hayli geliştirildiği halde, ruhları, vicdanları, kalpleri ve tek kelimeyle mânevî boşlukları ihmâl edilmiştir. Bu çizgiye gelip dayanan ku­şakları tatmin etmek çok zor ve bazan da imkânsızdır. Dünyanın birçok ülkesinde refah içinde bulunup sayısız nîmetler içinde yüzen gençlerin ve orta yaşlıların önemli bir kısmı ruhen hasta bulunmakta ve stress denilen sinir sistemi bozukluğu ile savaş vermektedirler. Ruhsal depresyon geçir­mek suretiyle intihar edenler veya intihara teşebbüs edenlerin sayısı hayli kabarıktır. İslâm ülkelerinde de uzun yıllar dinî eğitimin ihmâlinden kay­naklanan boşluk yer yer kendini hissettirmekte ve dengesiz kuşakların belirginleştiği görülmektedir.

Cenâb-ı Hak, aile bireyleriyle ciddi şekilde meşgul olup onları dengeli düzeye getiren Ebû Bekir Sıddîkʹı (R. A. ) misal vermek suretiyle ana-babaları ve eğitimcileri uyarmaktadır.

Dönüş yapmayan, İlâhî uyarıya kulaklarını tıkayanlar hakkında nasıl bir sonucun hazırlandığı şöyle haber verilmektedir: «İşte bunlar kendile­rinden önce cinlerden ve insanlardan gelip geçen ümmetler hakkında (azap vaʹdi ve hükmü) gerçekleşen kimselerdir. Şüphesiz ki bunlar hüsrân içinde kalanlardır. »

Bu hüsrân hem dünyada, hem de âhirette kendini gösterir.

İNSAN BİRÇOK YETENEKLERLE DÜNYAYA GÖZLERİNİ AÇAR

İnsan, Allah’tan gelen ve «Âlem-i emr»den olan «ruh»la, onun taşıdığı birçok yeteneklerle doğar. Aile, çevre ve okul bu yetenekleri iyi, ya da kötü yolda geliştirir. İrsî kusur ve meziyetleri de buna eklersek, insanların çok farklı derecelerde bulundukları kendiliğinden anlaşılır. Buna pratikten bir misâl verelim: Bir maden kütlesi birçok işlerde kullanılma özelliğinde var kılınmıştır. Silâh imal eden onu öldürücü bir alet, kuyumcu güzel süs eşyası yapar. Böylece maden düştüğü çevrenin eğilimine göre şekillenir. İnsan da aile ve bağlı bulunduğu çevre içinde şekillenir. Şüphesiz onun şekli, daha çok aile ve çevresinin inanç, ideal, ahlâk ve karakter yapısına uyum sağlar. Ancak aklını ve idrâkini iyice kullanıp Allahʹın hidâyetine ken­dini lâyık düzeye getirenler bu genellemenin dışında kalır.

Bu nedenle Cenâb-ı Hak, 19. âyette: «Herkes için yaptıkları işlere göre dereceler vardır. Bu da Allahʹın onların amellerinin karşılığını noksansız vermesi içindir ve onlar haksızlığa uğramazlar. » buyurmaktadır.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, ana-baba hakları konu edildi. Bu konuda güzel misal teşkil edecek tarihî bir olay -isim ve yer anılmaksızın- nakledilerek yönlendirici bir metod uygulandı.

Aşağıdaki âyetlerle, Hûd Peygamber’in Âd kavmiyle geçen kıssasının önemli ve ibretli safhalarından birkaçına yer veriliyor ve Mekkeli müşrik­lerle, her çağda yaşayan inkârcı azgınlar uyarılıyor; olayların tekrarıyla ta­rihin tekerrür edeceğine işârette bulunuluyor.