Nur Suresi 11-20. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اِنَّ الَّذِينَ جَٓاؤُ۫ بِالْاِفْكِ عُصْبَةٌ مِنْكُمْ لَا تَحْسَبُوهُ شَرًّا لَكُمْ بَلْ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ مَا اكْتَسَبَ مِنَ الْاِثْمِ وَالَّذِي تَوَلّٰى كِبْرَهُ مِنْهُمْ لَهُ عَذَابٌ عَظِيمٌ لَوْلَا اِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بِاَنْفُسِهِمْ خَيْرًا وَقَالُوا هٰذَٓا اِفْكٌ مُبِينٌ لَوْلَا جَٓاؤُ۫ عَلَيْهِ بِاَرْبَعَةِ شُهَدَاءَ فَاِذْ لَمْ يَأْتُوا بِالشُّهَدَاءِ فَاُو۬لٰٓئِكَ عِنْدَ اللّٰهِ هُمُ الْكَاذِبُونَ وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ لَمَسَّكُمْ فِي مَا اَفَضْتُمْ فِيهِ عَذَابٌ عَظِيمٌ اِذْ تَلَقَّوْنَهُ بِاَلْسِنَتِكُمْ وَتَقُولُونَ بِاَفْوَاهِكُمْ مَا لَيْسَ لَكُمْ بِهِ عِلْمٌ وَتَحْسَبُونَهُ هَيِّنًا وَهُوَ عِنْدَ اللّٰهِ عَظِيمٌ وَلَوْلَا اِذْ سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُمْ مَا يَكُونُ لَنَا اَنْ نَتَكَلَّمَ بِهٰذَاۗ سُبْحَانَكَ هٰذَا بُهْتَانٌ عَظِيمٌ يَعِظُكُمُ اللّٰهُ اَنْ تَعُودُوا لِمِثْلِهِ اَبَدًا اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ وَيُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِ وَاللّٰهُ عَلِيمٌ حَكِيمٌ اِنَّ الَّذِينَ يُحِبُّونَ اَنْ تَشِيعَ الْفَاحِشَةُ فِي الَّذِينَ اٰمَنُوا لَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ فِي الدُّنْيَا وَالْاٰخِرَةِ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ وَاَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ وَلَوْلَا فَضْلُ اللّٰهِ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ وَاَنَّ اللّٰهَ رَؤُ۫فٌ رَحِيمٌ

19.

O ağır iftirayı uyduranlar, sizin içinizden bir güruhtur. Bu iftirayı kendiniz için kötü bir şey sanmayın. Aksine o sizin için bir hayırdır. Onlardan her biri için, işledikleri günahın cezası vardır. İçlerinden (elebaşılık ederek) o günahın büyüğünü üstlenen için ise ağır bir azap vardır.

Diyanet İşleri

12.

Bu iftirayı işittiğiniz zaman, iman eden erkek ve kadınlar, kendi (din kardeş)leri hakkında iyi zan besleyip de, "Bu, apaçık bir iftiradır" deselerdi ya!

13.

Onlar (iftiracılar) bu iddialarına dair dört şahit getirselerdi ya! Mademki şahit getirmediler; işte onlar Allah yanında yalancıların ta kendileridir.

14.

Eğer size dünya ve ahirette Allah'ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, içine daldığınız bu iftiradan dolayı size mutlaka büyük bir azap dokunurdu!

15.

Hani o iftirayı dilden dile dolaştırıyor; hakkında hiçbir bilginiz olmayan şeyleri ağzınıza alıp söylüyor ve bunu önemsiz bir iş sanıyordunuz. Halbuki bu, Allah katında büyük bir günahtır.

16.

Bu iftirayı işittiğiniz vakit, "Böyle sözleri ağzımıza almamız bize yaraşmaz. Seni eksikliklerden uzak tutarız Allah'ım! Bu, çok büyük bir iftiradır" deseydiniz ya!

17.

Eğer inanıyorsanız, bu gibi şeylere bir daha ebediyyen dönmemeniz için Allah size öğüt veriyor.

18.

Allah, size ayetleri açıklıyor. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

19.

İnananlar arasında hayasızlığın yayılmasını arzu eden kimseler var ya; onlar için dünya ve ahirette elem dolu bir azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.

20.

Allah'ın lütfu ve rahmeti sizin üzerinize olmasaydı ve Allah çok esirgeyici ve çok merhametli olmasaydı, haliniz nice olurdu?

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

11- Doğrusu, iftira ile gelenler sizden birkaç kişidir. Bunu kendiniz için şer sanmayın, bilâkis o sizin için hayırlıdır. O iftiracılardan her birine kazandığı günah vardır. Onlardan iftiranın büyüklüğüne sâhip çıkıp yürü­tene ise büyük bir azâp vardır.

12- Onu işittiğiniz zaman müʹmin erkekler ve mü’min kadınlar ken­di kendilerine iyi zan besleyip «bu açık bir iftiradır» deselerdi olmaz mıydı?

13- Onlar iftiraya karşı dört şâhit getirmeli değiller miydi? Şahitleri getiremediklerine göre, onlar evet onlar Allah yanında yalancılardır.

14- Allahʹın size Dünya ve Âhiretʹte fazl-ü keremi olmasaydı o ifti­radan dolayı size büyük bir azâp dokunurdu.

15- Bir vakit ki o iftirayı dilden dile aktarıyor, hakkında hiçbir (doğ­ru) bilginiz olmadığı şeyi söyleyip duruyordunuz ve siz bunu kolay sanıyor­dunuz. Halbuki o Allah yanında oldukça büyük (bir bühtan ve iftira)dır.

16- Onu işittiğiniz vakit, (Peygamberin eşiyle ilgili) böyle bir şey konuşmamız bize uygun olmaz; Hakkʹı tenzîh ederiz, bu en büyük bir ifti­radır, deseydiniz ya..

17- Eğer müʹminler iseniz benzeri şeye bir daha dönmeyesiniz diye Allah size öğüt veriyor.

18- Allah size âyetleri bir bir açıklıyor; Allah bilendir ve hikmet sâ­hibidir.

19- İmân edenler arasında edep dışı, iffet lekeleyici sözlerin yayıl­masını arzu edip duranlar için Dünyaʹda da, Âhiretʹte de elem verici bir azâp vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz.

20- Eğer Allahʹın size fazl-ü keremi ve rahmeti olmasaydı ve doğ­rusu Allah çok esirgeyen ve çok merhamet eden bulunmasaydı, (aranızda büyük fitneler çıkardı, bu yüzden cezânızı çarçabuk verirdi).

İNİŞ SEBEBİ

Siyercilerle hadîsçilere göre, hicretin beşinci yılında Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz askerî anlamda bir kuvvet oluşturup Beni Mustalik kabilesi üze­rine harekete geçmişti. Birçok seferlerinde olduğu gibi, bu seferinde de eşleri arasında kur’a çekmiş; kur’a Hz. Aişeʹye isabet ettiğinden onu be­raberinde götürmüştü. Medine’ye dönerlerken mahfe içinde bulunan Hz. Âişe (R. A. ) askerin karargâh kurduğu yerden, bazı tabii ihtiyacını gidermek üzere uzaklaşıyor. Derken mahfeye döndüğü zaman gerdanlığını düşürdü­ğünü farkederek geri dönüyor. Bulup dönünceye kadar askerin hareket et­tiğini görüyor. O tarihlerde kadınların örtünmesiyle ilgili İlâhî emir indi­ğinden, görevliler, içinde Hz. Âişeʹnin (R. A. ) bulunduğunu sandıkları mah­feyi deveye yüklüyorlar ve mahfenin içinde bir kimsenin olup olmadığını tefrik edemiyorlar.

Hz. Âişe (R. A. ) konuyu özetle şöyle anlatıyor:

- Farkına varılınca gelip beni rahatlıkla bulabilmelerini düşünerek bulunduğum yerde oturup beklemeyi uygun gördüm. Derken uyuya kalmışım. Ayak sesiyle uyandığımda, ordunun arkasından unutulan malzemeyi toplamakla görevli bulunan Safvan b. Muattalʹi gördüm. Beni tanıdı ve «İnnâ lillah ve İnnâ ileyhi râciûn» diyerek yüzünü başka tarafa çevirdi ve ben de hemen örtündüm. O arkasını dönerek devesini çökertti, ben bininceye kadar dönüp bakmadı. Sonra devenin yularından tutup yürüdü. Öğle vakti orduya yetiştik.

Bu olayı, başta münafıkların reisi Abdullah b. Ubey b. Selûl olmak üzere bazı münafıklar fırsat sayıp kötüye yorumlamışlar ve haberim ol­madan aleyhime bir dedikodu almış yürümüş. Neler olup bittiğini bilmi­yordum. Fark ettiğim tek şey, daha önceleri gördüğüm yakın ve sıcak il­giyi Peygamber (A. S. ) Efendimiz’den göremediğimdi. Şüphesiz o günlerde bunun asıl sebebini de teşhis etmiş değildim. İşte o sıralarda hastalandım. Bir gün bir ihtiyaç için dışarı çıkmam gerekti.. Mistah’ın annesi bana re­fakat etti. Derken yün çarşafına bürünmüş olan kadıncağız sürçüp düştü ve «yok olası Mistah» diye mırıldandı. Ben de «Bedir savaşına katılan bir sahabîye dil mi uzatıyorsun? » diyerek onu uyardım. Bunun üzerine bana: «Neler döndüğünden haberin yok mu? » dedi. Hayretle dönüp yüzüne bak­tığımda, münafıkların bana attıkları iftirayı anlattı. Bir anda sarsıldım ve hastalığım büsbütün arttı. Bu hal bir ay kadar devam etti. Resûlüllâh (A. S. ) bir ara olup bitenleri anlatıp benim cevap vermemi istedi. Ben de: «Ben bu gibi kötülüklerden beriyim, desem belki inanmayacaksınız. Kendimi suçlu göstersem, hemen tasdîk edeceksiniz. O bakımdan durumun aydın­lanmasını Cenâb-ı Hakk’a bırakıyorum. O elbette benim mâsûm olduğu­mu haber verecektir» dedim. Çok geçmeden yukarıdaki âyetler indi ve be­ri bulunduğum; yani ak-pak olduğum kesinlik kazandı.

MÜNAFIKLARA DİKKAT

«Doğrusu iftira ile gelenler sizden bir­kaç kişidir.. »

Münafıklar bir bakıma sapık kâfirlerden daha tehlikelidirler. Çünkü küfrün ve kâfirin rengi bellidir, ama münâfığın ve ortaya attığı nifağın ren­gi belli değildir. Ancak olaylar birbirini izleyip belli bir hedefe yönelince anlaşılabilir.

O bakımdan Kur’ân-ı Kerîm, namuslu, iffetli kadınlara zina isnat eden kimseden, olayı gözleriyle görüp tesbit eden dört şâhit istemekte; geti­remediği takdirde hadd-i-kazfle ilgili hükmün uygulanmasını emretmek­tedir. Zira dört münafığın veya iftiracının bir iftira hususunda görüş bir­liğine varıp biraraya gelmeleri çok zordur, aynı zamanda hayli uzak bir ihtimaldir.

İşte Hz. Âişe (R. A. ) ile ilgili olayı nifak düzeyinde ilk değerlendiren, münafıkların elebaşısı Abdullah b. Übeyʹin yaydığı nifak ve iftira tohumu­nu, iman ve idrâki zayıf olup kendi nefis ve karakterini ölçü ve kıstas ola­rak dikkate alan bazı müslümanlar da ne yazık ki iffeti şehvete kıyas etme gafletine düşmüşler ve Abdullah b. Übeyʹin nifak akıntısına kapılmışlardı.

Kurʹân’da bu olaya parmak basılıp iffetin lekesizliği belirtilirken müʹminlere dokuz maddelik bir öğüt ve uyarı paketi veriliyor:

1- Sözü edilen iftira dış görünüşüyle şer sanılsa bile, aslında mü’minlerin lehine hayırdır. Zira bu olay bir yandan da hem münafıkların iyi tanınmasını, hem de zayıf imanlıların ölçüsünün bilinmesini sağlamıştır.

2- Hemen isbat edilmeyen bu tür haberler açıklığa kavuşuncaya ka­dar, müʹminlerin hüsn-ü zanda bulunmaları ve «bu açık bir iftiradır» de­meleri gerekir. Çünkü suç sâbit oluncaya kadar suçlu zanlısı suçsuz kabul edilir. Nitekim hukukta «beraet-i zimmet asildir» kuralı yer almıştır.

3- Gerek şahsî, gerekse amme haklarıyla ilgili olarak ortaya attığı iddia ve suçlamasını beyyine (belge ve şâhit) ile isbat edemeyen kimse İslâm nazarında yalancı ve müfteri kabul edilir. O yüzden hakkında cezaî müeyyide kusursuz şekilde uygulanır.

4- İslâm Dini biri mânevî, diğeri maddî olmak üzere iki ayrı caydırı­cı, ıslâh edici müeyyide koymuştur. Mânevî müeyyidenin uygulanması Ce­nâb-ı Hakk’a aittir. O, rahmeti ve sünneti gereği bunu daha çok Âhiretʹe bırakmıştır. Kişi iyice azıp sapıtmadıkça, ahlâksızlığı zulümle birleştirip Allah kullarını huzursuz ve tedirgin edecek bir çizgiye getirip dayamadıkça Cenâb-ı Hak onu dünyada hemen cezalandırmaz. Ancak indirdiği kitap ile insanlar arasında düzen ve huzuru, adâlet ve hakkaniyeti sağlamayı, hak­ların korunmasını, mütecavizlerin durdurulmasını ve kitapta yer alan mad­dî müeyyidelerin kusursuz uygulanmasını emretmiştir.

5- İçyüzünü bilmediğimiz bir olayı dilimize dolamamız, gerçekmiş gibi bir görüntü verip yaymamız bizi çok yanlış ve tehlikeli bir noktaya gö­türür. Söylemek kolay, ama sonucuna katlanmak çok zor olur. Çünkü bir yalan ve iftiranın doğuracağı netice, masum kişileri lekeleyebilir. O ba­kımdan içyüzünü iyice araştırıp öğrenmeden ortaya atılan bir haberi ger­çekmiş gibi kabul edip yargıda bulunmamız Allah katında çok büyük bir günah ve ağır bir vebaldir.

6- Bu gibi durumlarda konuşmamak, gerçek bilgiyi Allahʹa irca’ et­mek ve isbat edilinceye kadar kendi kendimize fısıldayarak «sus, bu bü­yük bir iftira olabilir; zan ve şüpheyle hükmedilmez» dememiz en uygun ve en selim yoldur. Çünkü beraet-i zimmet asildir.

7- Belirtilen şekilde bir hata işlenmişse, bunun hakikî ve tahkikî imânla bağdaşamıyacağını düşünerek bir benzerini işlememeye azmetmek, Allah tarafından affedilmemizin şartlarından biridir.

8- Olay ve iddiaları, suçlama ve tahminleri Kurʹân ve Hadîs terazi­sine koyup tartmak ve öylece değerlendirmek vâciptir. Zira Cenâb-ı Hak, fert, aile ve toplumun düzen ve huzuru, haklarının korunması için gere­ken hükümleri apaçık ortaya koymuştur.

9- Müʹminler arasında hayâsızlık ve ahlâksızlığın yaygınlaşmasını her çağda arzu eden sapıklar, dinsizler ve şehvetperestler bulunabilir. Müʹminlere düşen görev, onlara karşı hoşgörülü davranmamak, İlâhî müey­yideleri uygulamaktır. Bin bir türlü kurnazlık ve hilelere başvurarak ken­dini kanunun pençesinden kurtaranları ise, belirlenmiş çizgiye geldiklerin­de Cenâb-ı Hak hem dünyada, hem âhirette rezil ve rüsvay eder.

İFKʹİN TARİFİ

İfk: Üzerinde bulunması lâyık olduğu ölçü ve düzenden alınıp ters çevrilen her şeyi kapsayan bir kavramdır. Bu manayla, haktan bâtıla, doğ­rudan eğriye, güzelden çirkine döndürülen şey hakkında da yaygındır. Ay­rıca aslından çevrilen, temelinden uzaklaştırılan her şey de bu kelimenin kapsamına girer. İftira ve bühtan gibi gerçek dışı suçlamalar da bu cüm­ledendir.

Özetliyecek olursak: Bu kavramın «ifk», «efek» ve «ufâk» vezinlerinden geldiğini ve kök mâna olarak yalan söylemek, iftirada bulunmak, aslı ol­mayan günah ve kötü fiillerle suçlamak demek olduğunu söyleyebiliriz.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Hz. Âişe (R. A. ) Vâlidemize atılan iftira konu edildi. Münafıkların elle­rine geçen her fırsatı nasıl değerlendirip mü’minler aleyhine kullandıkları­na dikkatler çekildi ve dolayısıyla müʹminlere dokuz öğüt verilerek aslı ol­mayan, isbatlanmayan haberler hakkında çok temkinli olmaları tavsiye edildi.

Aşağıdaki âyetlerle, şeytanın insanları nasıl bir ahlâksızlık ve haya­sızlığa sürüklemek istediği konu edilerek olayları, ortaya atılan haberleri gerçek yönüyle değerlendirmemiz isteniliyor. Arkasından yakınlarımızla olan iyi-yararlı ilgimizi sürdürmemiz emrediliyor. Sonra da bir önceki ko­nuların mânevî müeyyideleri açıklanarak münafıklar uyarılıyor.