MEALİ:
189- Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Allah’ın kudreti her şeye yeter.
190- Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece İle gündüzün birbiri ardınca gelişinde, aklını iyi kullananlar için (yol gösterici) belgeler vardır.
191- O akıl sâhipleri ki, ayakta, otururken ve yatarken Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı hakkında (iyice) düşünüp, «Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın! Seni (boş ve gereksiz şey yaratmaktan) tenzih ederiz. Bizi (Cehennem) ateşinin azâbından koru» (derler).
192- Rabbimiz! şüphesiz Sen kimi ateşe sokarsan, elbette onu rezîl ve rüsvay edersin. Zâlimler için yardımcılar da yoktur.
193- Rabbimiz! doğrusu biz, imâna çağıran, Rabbinize imân edin, diyen bir çağırıcı duyduk, imân ettik, Rabbimiz! artık günahlarımızı bağışla; kötülüklerimizi ört ve canımızı iyilerle beraber al..
194- Rabbimiz! peygamberlerine bizim için vaʹdettiklerini bize ver, kıyâmet günü bizi rezîl ve rüsvay etme. Şüphesiz ki sen vaʹdinden dönmezsin.
İNİŞ SEBEBİ
Kureyş ulularından birkaç kişi toplanıp önce Yahudilerin din âlimlerine gittiler ve: «Musâ Peygamber size ne gibi âyetler (mu’cizeler) getirdi? » diye sordular. Onlar da: «O bize Âsa, Yed-i beyzâ mu’cizelerini getirdi; denizi İsrâiloğullarıʹna açtı» diye cevap verdiler. Sonra Hıristiyan din âlimlerine uğrayıp: «İsâ Peygamber size ne gibi mu’cizeler getirdi? » diye sordular. Onlar da: «İsâ Peygamber dilsizleri, körleri ve alaca tenlileri iyileştirme, ölüleri diriltme mu’cizelerini getirdi» diye karşılık verdiler. Bu kez Peygamber (A. S. ) Efendimize gelerek dediler ki: «Ey Muhammed! Rabbine duâ et de Safa tepesini bize altın yapsın.. » Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. (Esbâb-ı Nüzul/Nisaburî. Bu konuda İbn Kesir diyor ki: «Bu rivâyet bir müşkil arzetmektedir. Çünkü âyet Medine’de inmiştir. Sözü edilen olay ise Mekke’de geçmiştir. » Bir ihtimal, Kureyşlilerin Medine’ye gelmiş olmaları mümkündür.)
Bu âyetlerle, kâinatın baştan sonuna kadar muʹcizelerle dolu olduğu, aklını iyice kullanan kişilerin her an nice belgelerle yüzyüze bulunduğu hatırlatıldı.
İLGİLİ HADÎSLER
«Bir adam sırtüstü yatağında uzanırken bir ara başını kaldırıp yıldızlara ve göğe baktı, «Ben şahitlik ederim ki, senin bir düzenleyicin ve yaratanın vardır. » diyor, sonra şu duâyı yapıyor: «Allahım! beni bağışla.. » Allah da rahmet nazarıyla bakıp onu bağışlıyor. » (Kurtubî: Ebû Hüreyre (R A. ) den)
«Her şey hakkında iyice düşünün, ama Allahʹın Zatʹı hakkında düşünmeyin. Çünkü yedinci gökle O’nun Kürsiʹsi arasında yedi bin nur (dan perde) vardır. Allah bütün bunların da ötesindedir. » (Ebû Şeyh: İbn Abbas (R. A. ) dan)
«Mahlûkat (yaratıklar) hakkında düşünün, ama Yaratan hakkında düşünmeyin. Çünkü O’nun kadrini ölçecek durumda değilsiniz. » (Ebû Şeyh: İbn Abbas (R. A. ) dan)
Hasan el-Basrî (R. A. ) diyor ki:
«(Kâinata bakıp) bir saat düşünmek, bir yıl (nâfile) ibâdetten hayırlıdır. »
Ebû Derdâ (R. A. )ın anasına soruldu:
- Oğlunuzun durumu ve ameli nedir?
- Çoğu zaman düşünür, diye cevap verdi.
İbn Müseyyeb’den öğle ile ikindi arasındaki ibâdetten sorulduğunda dedi ki: «Sizin bu dediğiniz ibâdet değildir. Asıl ibâdet Allahʹın haram kıldığından korkup kaçınmak, iffetli olup Allahʹın yarattığı şeyler hakkında düşünmektir. »
İbn Abbas (R. A. ) diyor ki:
«Bir gece teyzem Meymune (R. A. )nın evinde kaldım. Resûlüllâh (A. S. ) uykudan uyanınca Âl-i İmrân sûresinin son on âyetini okudu, sonra abdest için asılı bulunan kırbaya yaklaştı, hafif bir abdest alıp onüç rek’at namaz kıldı. » (Buharî - Müslim: İbn Abbas (R. A. ) dan)
Hz. Âişe Vâlidemiz (R. A. ) diyor ki:
«Bu âyetler indiğinde gece idi. Resûlüllâh kalkıp namaz kıldı. O esnada Bilâl gelip namaz vaktini bildirdi, ama Resûlüllahʹı ağlar vaziyette görünce dayanamadı sordu:
- Ya Resûlellah! ağlıyor musunuz? Halbuki Allah Senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamıştır.
Bunun üzerine Peygamber (A. S. ) şöyle buyurdu:
«Ya Bilâl! Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı? And olsun ki Allah bu gece « İnne fi halkıssemavati vel ardı vehtilafil leyli… » âyetini indirdi. » Sonra Allah Resûlü devamla: «Bu âyeti okuyup da düşünmiyen kimseye yazıklar olsun!. » buyurdu. (İbn Ebî Hatim - İbn Hibbân: Kendi Sahihinde)
Bunun için İslâm büyükleri: «Düşünmek gibi ibâdet yoktur», demişlerdir.
KUR’ÂN VE ASTRONOMİ
«Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, aklını iyi kullananlar için belgeler vardır. »
Kur’ân-ı Kerîm yukarıdaki âyetlerle mü’minlerin dikkatini Astronomiye çekmektedir. Bunun için Hz. Ali (R. A. ) Allah’ın varlığını, birliğini iyice anlayıp imânı bu konuda sağlamlaştırmak için Astronomi öğrenmeyi tavsiye etmiştir. Fizik ile kimya nasıl bize elementler arasındaki dengeli bileşim ve ilgiyi gösteriyor; diğer bir tanımla fizik cisimlerin özelliğini ve yapılarında bir değişiklik meydana getirmeksizin durumlarını veya hareketlerini değiştiren kanunları incelememize; kimya da cisimlerin yapı ve atom düzeni bakımından değişik cisimlere dönüşmesini sağlamamıza yarıyor ve bununla cisimlerde câri olan İlâhî sünneti bize hatırlatıyorsa Astronomi de etrafımızı çevreleyen kâinatı, yani gök cisimleri ve bunların birbirine oranla konumlarını öğreterek mutlak bir düzene dikkatimizi çekip çok mükemmel bir düzenleyicinin varlığını isbatlıyor.
Yukarıdaki âyetlerle, yerkürenin güneş sistemi içindeki konumu, güneş sistemindeki gezegenlerin birbirine oranla aldıkları durumu ve bağlı bulundukları yörünge özellikleri hatırlatılıyor. Gökler tabiriyle de feza âlemindeki mutlak düzeni anlayabilmemize yardımcı anafikir sunuluyor.
Bilindiği gibi yerküre, güneş sistemine dahil gezegenlerden biridir. İnsan ve diğer canlıların yaşamasına uygun bütün şartlan kendinde taşımaktadır. Ağırlık merkezinden geçen bir eksen etrafında oldukça düzgün bir hareketle kendi üzerinde dönerken, bir yandan da elips şeklinde bir yörünge üzerinde güneşin çevresinde dolanır. İşte bu düzenli hareket ve dönüş bir bakıma canlıların yaşamasına uygun şartları ve imkânları hazırlar.
Yerin güneş etrafında dolanması yıl’ın süresini, kendi ekseni etrafında dolanması günʹün süresini; bu dönme ekseninin değişen eğiklik dereceleri de mevsimʹleri tayin eder. Merkezkaç kuvvetiyle güneşin çekim kuvvetine belli bir mesafede mukavemet gösterir. Ortalama hızı saniyede 29, 76 km, saatte 107. 000 km. ʹdir.
Dünyamızın bu iki türlü hareketi ve 23 derece meyilli bulunması, güneş ve diğer gezegenlere olan uzaklığı, başdöndürücü bir hızla dönmesi, kutuplardan basık bir görünüm arzetmesi, dörtte üçünün su ile kaplı olması, atmosfer tabakasının kalınlık ve özelliği birer tesadüf müdür? Tesadüflerin birbirini -belli kanunları kendiliğinden oluşturarak- zincirleme takip etmesi mümkün müdür? Bir düşünürün dediği gibi: yazı makinası üzerinde akılsızca çalışan altı maymunun milyon kere milyon senede meydana getirmiş olduğu milyarlarca sahifenin kör oyunu ürünü olarak, Shakespear’in bir vecizesini veya şiirlerinden bir iki mısraını bulabilirsek bunu çok hem çok dikkat çekici bir tesadüf sayarız. Aslında böyle bir tesadüfe de raslamak pek mümkün değildir.
İyi ama kâinatta öylesine mükemmel bir düzen ve her yönüyle bir plân var ki bunu onun her bölümünde her zaman görmek mümkün. Bütün bunların kör tesadüflerin birbirini izleyerek meydana geldiğini iddia etmek, altı maymunun akılsızca ve milyonlarca yıl tuşlara vurmalarıyla çok mükemmel bir kitabın yazılıp meydana geldiğini iddia etmek kadar gülünçtür.
Bunun için Kur’ân yukarıdaki âyetle insan aklını kamçılıyarak harekete geçiriyor, kâinatın her satırında Allahʹın varlığı ve üstün kudreti yazılıdır diyor.
PSİKOLOJİK YÖNÜ
«O akıl sahipleri ki, ayakta, otururken ve yatarken Allahʹı anarlar.... »
Kur’ân insan hayatını iç ve dış bağlantılarıyla dengede tutar. Günlük olayların ruhumuz üzerinde bırakıp biriktirdiği tesirler hayli çoktur. Bunların ekserisi veya bir kısmı şuuraltında depolanır. Sırası geldikçe açığa çıkar da olumlu, ya da olumsuz yönde etki yapar.
Daha önceki âyetler savaş, inkârcılarla tartışma ve sürtüşme, onların incitici söz ve davranışları, Kitap Ehlinin Müslümanlara karşı menfi tavırları ve İlâhî âyetlerden son din ve son peygamberle ilgili belgeleri gizlemeleri veya değiştirmelerini konu edinmişti. Bunların hemen hepsinin ayrı ayrı, ruhlar üzerinde oluşturduğu gergin hava, kalb ve dimağları olaylar doğrultusunda devamlı meşgul etmesi, az da olsa bir dengesizlik doğurur. Bunun için Kur’ân bir anda konuyu değiştirdi, başka bir hava ve anlam getirerek ruhları günlük olayların ötesine çekti; düşünce ufkunu genişleterek maddeden mânaya, fâniden ebediye, beşer âleminden yüce âleme kapı açtı.
Taşkınlık düzeyine gelen şuuraltı birikimlerinin önemsizliğini şimşek hızıyla gönül duvarına aksettirdi. Göklerin ve yerin yaratılışındaki İlâhî kudretin en ince hesaplarla ve çok mükemmel bir plânla şaşmaz bir denge ve düzende bulunduğunu hatırlattı. Gece ile gündüzün bu düzen içinde birbiri ardınca uzanıp kısalarak gelişindeki hikmeti çok anlamlı bir cümle ile sergiledi.
Böylece dikkat ve ilgi günlük olaylardan kesildi. Ruh tam bir dinlenme ve gıda alma devresine girdi. Şuuraltı birikimlerin kalbi istilâ etme taşkınlığı sona erdi. Düşünceler İlâhî sanat ve kudretin en etkileyici plân ve proğramıyla yüzyüze geldi.
Bu, daha önce denizin sığ kıyılarında birbirini izleyen küçük dalgaları gören ve fakat denizin derinliklerinde kudret fırçasının meydana getirdiği esrarengiz âlemi göremiyen, İlâhî sanatın muhteşem tablosunun farkında olmayan kimsenin haline bir bakıma benzer. Sonra denizin derinliklerine nüfuz ettikçe dikkati dış âlemden kesilip ruhunu ve dimağını bir anda büyüleyen başka bir âleme geçmenin verdiği huzur ve denge ile başbaşa kalır.
Kur’ân bu ince metoduyla insanı böylece günlük olayların dağdağasından sıyırıp İlâhî kudretin erişilmezliğine yöneltir.
İnsan bu mazhariyete eriştikten sonra bu kez ruhu doyuracak, dimağı berraklaştıracak, nefsin kötü isteklerini frenliyecek, düşünceye yön verecek, vicdanı serinletecek ve tek kelimeyle iç âlemle dış âlem, ruhla beden arasında gerçek dengeyi sağlayacak ibâdete -içten gelen şiddetli bir arzu ve istekle- sarılır. O kadar ki, yürürken, ayakta dururken, otururken ve yatarken Allah ile beraber olmanın aşk ve heyecanı içinde zikir ve tesbîhle, ibâdet ve taatle meşgul olur.
İşte Kur’ân insanı cidden insan yapan bu dereceyi şöyle tasvir etmektedir: «O akıl sahipleri ki ayakta, otururken ve yatarken Allahʹı anarlar. »
Görülüyor ki günlük olayların ve şuuraltındaki birikimlerin tesirini azaltıp dengeli yaşamak için İlâhî kudret ve sanatın örneksiz eseri olan kâinata ve ondan bir parça sayılan göklerle yere, gece ile gündüzün birbirini takip etmesine kafamızı çevirmemiz gerekiyor. Bu, Allahʹı insana daha çok hatırlatıyor. İmanı taklît vadisinden kurtarıp tahkik doruğuna yükseltiyor. Böylece İlâhî korku ve ümidi ilhâm ederek bu ikisi arasında bir yol takip etmemizi vurguluyor.
İnsan bu basamağa yükselince Yaratanının yüce huzurunda eğilerek: «Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın; Seni (boş ve gereksiz şey yaratmaktan) tenzîh ederiz, Bizi (Cehennem) ateşinin azâbından koru.. » diyerek tam bir teslimiyet gösterir.
KORKU İLE ÜMİT
(Sevgi ve saygı dolu bir haşyet).
«Seni (boş ve gereksiz şey yaratmaktan) tenzîh ederiz. Bizi ateşin azabından koru. »
Kur’ân bunca yüksek hikmetleri, ince metotları işledikten sonra, İlâhî kudret ve azametin ve kâinatta sergilediği sayısız belgelerin insanda iki zıt duyguyu daha anlamlı biçimde geliştireceğini hatırlatır: Korku ile ümit; sevgi ve saygı dolu haşyet. Zaten insan için erişilmesi güç olan derecelerden biri ve belki de önde geleni budur. Çünkü zıtlar âleminde ruhumuzu korku ve ümitle doldurup birbirine zıt iki duyguyu dengeli biçimde -terazinin iki kefesi gibi- tuttuğumuz ölçüde mü’min olmanın şuuruna, Allah’a kul olmanın faziletine erişmiş olabiliriz. Korku, nefsin ölçüsüzlüklerini, şehvetin taşkınlıklarını durdurur. Ümit ibâdet zevkini, irâde gücünü artırır.
«Sizin Allah yanında en şerefli ve itibarlınız, (Oʹndan saygı ile en çok) korkup (fenalıklardan) sakınanızdır. » (Hücurat sûresi: 13)
Meâlindeki âyet bu hakikati yansıtır.
«Doğrusu ben Allahʹtan en çok korkanınız ve Oʹnu en çok bileninizim. » (Buhari / imân: 13, i’tisam: 5) hadîsi de yukarıdaki âyeti tamamlar ve açıklar mahiyettedir. Çünkü t a k v â ’da hem korku, hem ümit; hem sevgi, saygı, hem haşyet mânaları vardır.
İslâm’ın insan ruhuna sunduğu bu iki zıt duygunun hikmet ve anlamını düşünemiyen, Kur’ân ve Hadîslerin bu konuyla ilgili açıklamalarını ve getirdikleri hükümleri bilmeyenler, «Din sadece sevgi ve ümit kaynağıdır. Korkutucu bir silah değildir. Hem kimi kimden niçin korkutuyoruz? » gibi bir takım ölçüsüz düşünce ve hükümlerde bulunurlar. Bu tür sözlerin İslâm nazarında dinî ve İlmî hiçbir değeri yoktur.
Allah Kur’ânʹda buyurmuştur:
«Ey kullarım, Benden korkup sakının. » (Zümer sûresi: 16)
«Allahʹtan ise, Oʹnun kullarından ancak ilim sâhipleri saygı ile korkarlar. » (Fâtır sûresi: 28)
«Rabbı’nın (hüküm ve adâlet) makamından korkan kimseye iki Cennet vardır. » (Rahman sûresi: 46)
«İşte bu (derece ve mükâfatlar) makamımdan ve tehdidimden korkanlaradır. » (İbrâhim sûresi: 14)
«Gerçek mü’minler o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalbleri ürperir (saygı dolu bir korku ile eğilirler). » (Enfâl sûresi: 2)
«Kim Allahʹa ve Peygamberiʹne itaât eder de Allahʹtan saygı ile korkar ve (karşı gelmekten) sakınırsa, işte kurtuluşa erenler onlardır. » (Nûr sûresi: 52)
Buyurulduğu halde, «Allah ancak sevilir, Ondan korkulmaz» demek küstahlık olmaz mı? Hattâ insanı küfre düşürmez mi?
İşte Kur’ân sağlam düşüncenin, kâmil imânın, şuurlu ibâdetin insanı takvâ makamına yükselteceğini, bunun da korku ile ümit duygusunu dengede tutacağını haber vererek Allahʹa gerçek kul olmanın ölçü ve anlamını şöyle belirtiyor:
«Bizi (Cehennem) ateşinin azâbından koru. »
«Rabbimiz! şüphesiz Sen kimi ateşe sokarsan, elbette onu rezîl ve rüsvay edersin. Zâlimler için yardımcılar da yoktur. »
DENGESİZLİK ZULME NEDEN OLUR
Kur’ân üçüncü kademede insan ruhunda yatan korku ile ümidi zıt duygu ve düşünceler biçiminde belirleyip onun iç dengeyi sağlamada çok önemli bir faktör olduğuna dikkatleri çekmektedir. Bu denge bozulduğu takdirde ölçüsüz bir taşkınlığın başlayacağı, haksızlıklara kapı açılacağı muhakkaktır. Şöyle ki:
Allahʹtan gerçek anlamda korkmayan kimse daha çok mütecaviz olur; insan haklarına el uzatır; bir takım temayülleri disipline edilmedik kalır ve ölçüsüzlük başlar da had safhaya gelebilir. O kadar ki, iç ve dış dünyasında huzur bozulur. Böyle olan tipler hem dünyada, hem âhirette yardımcı bulamaz. İlâhî Sünnet böylelerinin elinden tutmaz; hayat kanunu hiçbir zaman bunların yüzüne gülmez. Kendilerine göre oluşturdukları çevre er-geç sürtüşme ve vuruşmaya dönüşür. Makam ve şöhret ihtirası dört nala koşar, engel tanımaz, hak bilmez de sonu bir uçurum, derin bir çukur olur.
İTİKADI YÖNÜ
«Rabbimiz! şüphesiz ki biz, imana çağıran Rabbınıza iman edin diyen bir çağırıcı duyduk, imân ettik... »
Kur’ân Yahudi ve Hıristiyanlardan çoğunun böyle bir imân ve dengeye erişemedikleri için Allah tarafından gönderilen ve tekâmül halindeki dinlerin son halkasını oluşturan İslâm’a gönül kapısını açmadıklarına işârette bulunuyor. Çünkü Musâ Peygamberin açmış oldu «Tevhît Mektebi»nin müfredatı değiştirilmiş, böylece zamanla İlâhî özelliğini kaybetmişti. İsâ Peygamberin açmış olduğu âhirete yönelik irfan mektebi de maddeci ellerin tahribine uğramıştır. Bu sebeple son peygamberi çok çetin mücadeleler bekliyordu. Nitekim öyle oldu. Çeyrek asır amansız bir cihâtla sürüp gitti. İnsanlıktan yana açmış olduğu en son İlâhî mektep, ruhla beden, ümitle korku, dünya ile âhiret, nefs ile ruh arasında kurulması gerekli olan dengenin müfredatını taviz vermeden uyguladı. Bu mektebe girenlerin sesi şöyle yükseldi:
«Rabbimiz! doğrusu biz, imâna çağıran, Rabbinize imân edin, diyen bir çağrıcıyı duyduk, imân ettik.... »
Bugün de Tevhît pınarının aralıksız hayat suyu akıtabilmesi için, böylesine samimi, samimi olduğu kadar cefakâr ve fedakâr mü’minlerin sesine ihtiyaç var. Tâki bozulan akideler düzelsin, son halkanın nasıl bir anlam taşıdığı anlaşılsın.
TASAVVUFÎ YÖNÜ
«Şüphesiz ki göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, aklını iyi kullananlar için belgeler vardır. »
Bu âyetle, kalbler ve ruhlar halk ile meşgul olmaktan çekilip alınmakta, İlâhî mârifetin gönülleri aydınlatan ve ruhları aşk ve istiğrakla dolduran nûruna döndürülmektedir.
Âyetlerle, bâtılı temsîl edenlerin yersiz şüpheleri, Hakkʹa karşı olumsuz tutumları üzerinde durulduktan sonra, ruhları sıkan o havadan sıyrılmaya kapı açıldı. Kalbleri nûrlandıran İlâhî azamete yönelmeye gerek duyuldu.
Çünkü kalbi bir anda iki şeyle meşgul etmek mümkün değildir. Onu günlük olaylarla meşgul kıldığımızda, İlâhî kudret ve azametten gelen feyizlerden habersiz kalırız. Böylece ruhumuz arzuladığı gıdadan mahrum edilmiş olur. Kur’ân kalbi İlâhî mârifet nûruyla sık sık aydınlatmak için İlâhî kudretin yücelik ve kemalini perde perde yansıtan kâinat tablosuna ve bu tablodaki değişmez düzene çekip götürmeyi plânlamıştır. Bu sayede mârifet yolunda tekrar yürünmeye başlanır. Sâlik önce birçok deliller toplayıp kendini tatmine çalışır; sonunda nûra kavuşur, kavuşunca da bu kez delilleri azaltır. Derken kalbi karartan bütün meşguliyetler bir bir kaybolur; mârifetulah nûrları tecelliye başlar.
Ashab-ı Kirâm bu vâdinin öncüleri olarak bulunuyorlardı. Kur’ân, «Rabbimiz! doğrusu biz, imâna çağıran, Rabbinize imân edin, diyen bir çağırıcıyı duyduk, imân ettik. » âyetiyle onların bu güzel halinden bahsedip örnekler verir.
Ayrıca Kur’ân bu âyetlerle Allahʹın varlığına ve yüce kudretine delâlet eden belgeleri sergilerken ona kul olmanın üç mertebesini sunuyor:
1. Kalb ile tasdîk,
2. Dil ile ikrar,
3. Beden ile amel.
«Allah’ı anarlar» sözü, dilʹin ubudiyyetine; «ayakta, otururken ve yatarken» sözü, beden ubudiyyetine; «göklerin ve yerin yaratılışı hakkında (iyice) düşünüp» sözü kalbin ve ruhun ubudiyyetine işârettir. İşte insan ancak bu üç ubudiyyetle kulluk mertebesinin zevkine erişebilir. Böylece ilk âyetler nasıl Kemâl-i Rububiyyete delâlet ediyorsa, bu âyetler de Kemâl-i Ubudiyyete delâlet eder. (Bu konuda fazla bilgi için bak: Mefatihü’l-gayb/Fahruddin Râzî)
FIKHÎ YÖNÜ
«O akıl sahipleri ki ayakta, otururken ve yatarken Allahʹı anarlar. »
Abdestli, abdestsiz durumlarda Allah’ı anmakta bir sakınca yoktur. Çünkü bunda zarar yok, ama sayılmıyacak kadar yararlar vardır. Hattâ cünüp kimse, Kur’ân okuyamaz, namaz kılamaz, camiye giremez, tavaf yapamaz ama Allah’ı zikredebilir; tesbîh ve tehlîlde bulunabilir.
Allahʹı her hal-ü kârda anmak bir saygısızlık değil; kalbin korku ve ümit, sevgi ve haşyet duygusu içinde Allah ile beraber olmanın bahtiyarlığıdır.
Allahʹı zikretmek kalb ile olabileceği gibi, dil ile de olabilir. İkisi de burada söz konusudur.
Namaz da böyledir: Hiçbir ahvalde terki câiz değildir. Ancak cinnet, uyku, koma hali, hastalık, aşırı bunama, ayhali ve loğusalık gibi haller müstesnâ. O halde, ayakta namaz kılamıyan oturarak kılar. Oturarak kılamıyan uzanarak kılar. İmam Ebû Hanîfe’ye göre sırt üstü uzanarak, ayakları kıbleye gelecek şekilde başının altına konulan bir yastık ile yüzünü kıbleye çevirip namaz kılar. İmam Şâfiîye göre, sağ yanı üzerine uzanıp hafif kıbleye meylederek kılar.
SOSYAL VE AHLÂKÎ YÖNÜ
«Rabbimiz! canımızı iyilerle beraber al.. »
Fert, sosyal yapının kopmaz bir parçasıdır. Hayatını ve ihtiyaçlarını bu yapı içinde sürdürebilir. Ancak ferdi toplum hayatına iterken, diğer bir deyimle onu sosyal yapının bir tuğlası anlamında kullanırken, tuğlayı lâyık olduğu yere yerleştirmemiz gerekir. Çünkü çocuk bir bakıma anne ve babanın değil, cemiyetin çocuğudur. Anne-baba ona sevgisini verebilir, ama fikirlerini ve inançlarını vermekte zorluk çeker. O daha çok konulduğu yerin rengini, biçimini ve karakterini alır.
O halde çocuğu aile tezgâhında şekillendirilen bir ok gibi kendi yayımıza yerleştirip toplum bünyesine atarken çok dikkatli olmaya mecburuz. Aksi halde ona karşı görevimizi hakkıyla yapmamış sayılırız.
Kur’ân konumuzu oluşturan âyetle bu önemli konu üzerinde dururken çok anlamlı bir cümleyle hareket tarzımızı belirliyor: İyi insanlara arkadaş olmak, onlarla birlikte yaşamak ve onlarla beraber ölmek.. Unutmayalım ki, arkadaşın insan ruhu ve kafası üzerindeki tesiri küçümsenmiyecek bir anlam taşır. Kötü bir çevreye kurban verilen bir fertten daha fazla hayır beklenemez. Meğerki Allah kendi lûtfuyla korumuş ola. Hazreti Peygamber (A. S. ) Efendimiz bunun önemine birçok hadîslerle dokunmuş ve «Ölülerinizi sâlih bir kavmin arasına gömün! » (Ebû Nuaym / Hilye’de rivâyet etmiştir.) buyurmuştur. Yani iyilerin dünyada da, kabirde de, âhirette de birçok yararları vardır. İslâm büyükleri bu hadîsin sonunda şu cümlelerin de yer aldığını tesbit etmişlerdir: «Diri kişi kötü komşudan incindiği, eziyet duyduğu gibi, ölü de kötü komşudan eziyet duyar. »
«Kişi dostunun dini üzeredir. » sözü boşuna söylenmemiştir.
Ayetler arasında bağlantı
Yukarıdaki âyetlerle, mü’minlerin kalbi ve kafası günlük mücadele ve tartışmanın üzücü havasından alınarak kâinattaki ilâhî düzene çevrildi. Kalb ile tasdîk, dil ile ikrar ve beden ile ortaya konulacak amelin ruhlar üzerindeki olumlu tesirine değinilerek korku ile ümidin feyizli anlamı belirtildi.
Aşağıdaki âyetlerle, bu düzeye erişen mü’minlerin duâsının kabul edildiği açıklanarak gerçek olgunluk ve mutluluğun bu olduğu; inkâr fırtınası ve kalb körlüğü içinde birkaç günlük lüks bir hayatın saadet va’detmediği hatırlatılıyor. Allah yolunda eziyete uğrayıp yurdundan çıkarılanlar, bu uğurda ölenler ve öldürülenlerin günahlarının temizleneceği ve sonunda ebedî saadet yurduna sokulacakları müjdeleniyor.