MEALİ:
185- Her canlı ölümü tadımdır (tadar). (Amellerinizin) karşılığını ancak kıyâmet günü tam olarak göreceksiniz. Artık kim ateşten uzaklaştırılıp Cennetʹe konulursa, gerçekten o kurtulmuştur. Dünya hayatı ise aldatıcı bir yararlanma ve geçimlikten ibârettir.
186- Şanıma and olsun ki, mallarınızda ve canlarınızda ciddi bir sınavdan geçirileceksiniz ve gerek sizden önce kendilerine kitap verilenlerden, gerekse müşriklerden birçok incitici (sözler ve davranışlar) duyacaksiniz. Eğer sabreder (takva ölçüleri içinde) sakınırsanız, işte bu azmedilecek işlerdendir.
İNİŞ SEBEBİ
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Medineʹye hicret ettikten sonra bu beldede üç ayrı sınıf oluştu: Müslümanlar, Yahudîler ve müşrikler. Bunlar arasında idarî bir otorite ve karşılıklı hakları koruyucu anlamda bir diyalog kurmayı tasarlıyan Efendimiz, her üç sınıf ile ölçülü biçimde temas halindeydi. Tabii Yahudîler İslâmın Medineʹyi merkez seçmesinden hiç ama hiç memnun değillerdi. Bu bakımdan ünlü şâir ve hatiplerini son din ve onun peygamberi aleyhine harekete geçirdiler. Bu sebeple yukarıdaki âyetler indi. (Esbâb-ı Nüzul/Nisaburî - İbn Kesîr - Kurtubî)
Diğer bir rivâyete göre:
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bir merkebe binip yedeğinde Zeyd oğlu Üsame olduğu halde, sözü edilen üç ayrı sınıftan meydana gelen bir toplantıya rasladı. Durup selâm verdi. Müslümanlar Onun selâmını saygı ile aldılar; Medine’de bir baş olma sevdasıyla yıllar yılı çalışan fakat Hz. Peygamberin gelmesiyle bütün plânları suya düşen Abdullah bin Ubey üstlüğünün bir ucuyla burnunu kapadı. Böyle yapmakla, Resûlüllahʹtan tiksindiğini ve kötü bir koku hissettiğini anlatmak istiyordu. Buna rağmen Rahmet Peygamberi hiçbir şey olmamış gibi davranarak Kurʹân okudu. Müslümanlar hürmetle dinlediler. Buna daha fazla dayanamıyan Abdullah bin Ubey, Peygambere dönerek şöyle dedi: «Ey kişi! Senin söylediklerin hiç de hoşa giden cinsten değildir. Eğer okuduğun şey hak söz ise, ne diye bizi burada rahatsız ediyorsun, var git kendi meclisinde oku, sana gelen olursa ona oku.. » Aynı toplantıda bulunan Abdullah bin Revaha ise, «hayır, onu sen bizim meclisimizde oku, ya Resûlellah! Çünkü hoşumuza gidiyor» diyerek İslâm düşmanını susturmak istemişti. Derken bir tartışma başladı. Hz. Peygamber onları yatıştırıp ayrıldı. Hasta yatan Sa’d bin Ubade Hazretlerini ziyarete gitti. Sa’d olanları duyunca üzüldü ve tesellide bulunarak onların affedilmesini diledi. Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. (Esbâb-ı Nüzul/Nisaburî - Lübabu’t-te’vîl - İbn Cerîr)
İLGİLİ HADÎSLER
«Cennette bir değneğin işgal ettiği yer, dünya ve ondaki şeylerden hayırlıdır. İsterseniz FEMEN ZUHZİHA ANİʹN-NAR... âyetini okuyun. » (Buharî - Müslim - İbn Ebî Hâtim: Ebû Hüreyre (R. A. )den)
«And olsun ki, dünya, âhiret yanında sadece sizden birinin parmağını suya daldırması gibidir, hele bir baksın parmağı ne kadar su ile kendisine dönmüştür. » (Ahmed bin Hanbel - Müslim - İbn Mâce: Sahihtir)
Üsame bin Zeyd (R. A. ) diyor ki:
«Peygamber (A. S. ) Efendimiz ile Ashabı, Allah’ın emrettiği gibi Kitap Ehlini ve müşrikleri affeder; onların incitici söz ve davranışlarına karşı sabrederlerdi. » (İbn Kesir: 1/435)
«Kim ateşten uzaklaştırılmasını, Cennetʹe sokulmasını arzu ediyorsa, Allahʹa, âhiret gününe (samimi bir gönülle) inansın ve kendisine nasıl gelinmesini istiyorsa öylece insanlara gitmeyi istediği halde eceli kendisine erişsin. » (Taberânî - Ebû Nuaym)
RUHLAR DA ÖLÜMÜ TADAR MI?
«Her canlı ölümü tadıcıdır. »
Bu âyetten, ölümü tadanın öleceği anlaşılıyor. O halde tadan rûh mu, yoksa beden mi? Ruh bedeni terkedeceğini anlar; ölümü tadan ise, İnsanî ruh değil, hayvanî ruhtur. O da bedenle birlikte ölür. Bazılarına göre, İnsanî ruh ölümü tadar, beden ölür.
«Yerin üstündeki her şey fânidir. » (Rahmân sûresi: 26)
Âyetinden de ruhların bu son bulmanın dışında kalacağı İstidlâl edilmiştir. Çünkü insan ölünce ruhu dünyada kalmaz, ruhlar (Berzah) âlemine geçer. Hem ruh Rabbimizin emrindedir. Maddeye teʹsir eden şeyler ona tesir etmez.
Cennet’teki Huri ve Vildanlara gelince, onların ölüp ölmiyeceği hakkında farklı yorumlarda bulunulmuştur. Ama biz diyoruz ki, ölüm bir istihale, bir halden başka bir hale geçişinin kaçınılmaz kapısıdır; şartları çok değişik diğer bir âleme göçmenin hazırlığı ve ruhun gideceği âleme uygun elbise değiştirmesidir. Cennet’teki Huri ve Vildanların oranın hayat şartlarına göre yaratıldığına göre bir istihale geçirmelerine gerek kalmıyor. Aynı şey melekler için de söz konusudur. Ancak ilim adamlarımızın meleklerin ölüp ölmüyeceği hakkında çok farklı yorumları vardır. Buna girmek istemiyorum.
Nitekim Kur’ân’da buna işâret edilerek deniliyor ki:
«Sûr’a üfürülünce, Allah’ın dilediğinin dışında, göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi çarpılıp cansız yere düşer. Sonra ona bir daha üfürülür derken (ölenlerin tamamı) kalkıp bakışırlar. » (Zümer sûresi: 68)
«Allah’ın dilediği hâriç» istisnasından bazı varlıkların örneğin meleklerin, Cennetteki Huri ve Vildanların ölmiyeceği anlaşılıyor. «Cansız yere düşer» diye meâlini verdiğimiz «SAİKA» fiilinin mutlaka ölüm anlamına gelmediği de bilinmektedir. «Sesin şiddetinden aklı başından gidip baygınlık geçirdi», «Korkudan dengesini kaybedip yere düştü», «Tıpkı yıldırım çarpmış kimse gibi düşüp kendinden geçti, » biçiminde de buna mâna verilebilir. Ne var ki müfessirlerimizin çoğu, ilgili hadîsleri de dikkate alarak buna «düşüp ölür» mânasını daha uygun bulmuşlardır.
Bu konuya Zümer sûresinde 68. âyetin tefsirinde geniş yer verilmiştir. Arzu edenler oraya baksınlar.
ALLAH’A İMÂNIN HEDEFİ SAADETTİR
«(Amellerinizin) karşılığını ancak kıyâmet günü tam olarak göreceksiniz. »
Eserden müessire kapı açılarak kâinattaki mutlak düzenin sâhibine yönelip O’na şuurlu ölçü ve anlamda imân etmek insanı fazîletin doruğuna, insan olmanın şeref düzeyine eriştirir. İşte böyle bir imânın hedefi mutlak saadettir. Ne var ki, bu dünyada sözü edilen saadete çoğu kez erişilmemekte, erişileni ise birkaç günlük bir zamanla bağlı bulunmaktadır. Halbuki fazîlet ve kemalin temelini oluşturan imânın hedefi herhalde saadettir. Bu, Sünnetullah’ın şaşmayan kıstaslarından biridir. O halde bu dünyadan başka bir âlemin varlığını kabul etmek zorundayız. Aksi halde ne imânın, ne de fazîlet ve kemalin değeri kalır. Bunlar gayeden uzak boş sözler olarak anlamını yitirir.
Aslında ne imân ve fazîlet, ne de olgunluk ve hayırhahlık hedefinden sapar. Bu dünyada hedefini bulamıyan ve bulmamış gibi görünen bu yüce değerler bir gün mutlaka hedeflerini bulacaklardır.
İşte Kur’ân, «imân ettim, fazîlet mücadelesi verdim, insanlıktan yana bir nice fedakârlıklara katlanarak hizmet sundum da ne oldu? Bir sürü inkârcı ve çıkarcı ham ervah bol nîmet içinde yüzerken ben dertten, felâket ve musîbetten yakamı kurtaramadım! » diye yanlış bir düşünceye sapılmamasını hatırlatarak gerçek saadetin şu geçici birkaç günlük dünya hayatında değil, ebedî olan âhiret yurdunda olduğunu Sünnetullah ölçüsü içinde veriyor:
«(Amellerinizin) karşılığını ancak kıyâmet günü tam olarak göreceksiniz», yani noksansız verilecek ve böylece imân temeli üzerinde yükselen fazîlet saadete, inkâr bataklığında yeşeren rezîlet de felakete kavuşacaktır.
MAL VE CAN İLE İMTİHAN EDİLME
«Şanıma and olsun ki, mallarınızda ve canlarınızda ciddi bir sınavdan geçirileceksiniz.. »
Kur’ân ferdi ve toplumu dar açıdan kurtarıp onlara geniş ufuklar açar. Yakın ve önemsiz amaç ve hedefe takılıp kalanları çekip alır, yüce ve sonsuzluk vaʹdeden hedef ve amaçlara yöneltir. Zira mal ve can gibi iki fâniye gönül verip hayattan maksadın bu ikisine kavuşmak ve devam ettirmek olduğunu sanan bir kafa ve kalbin büyük dâvaları, insanlığın selâmetiyle ilgili meseleleri düşünüp anlaması çok zordur. Hani küçük ve önemsiz işlerle uğraşanların büyük işlere yüzçevirmesini görmek âdeta mümkün değildir. Yeryüzünde en üstün bir hizmeti yüklenen, Allahʹın halîfesi olma payesine lâyık görülen insan bu doğrultuda hareket ettiği, diğer bir deyimle bu imân bilinciyle hayatın anlam ve amacını düşünebildiği ölçüde muhteremdir, huzurludur, başarılıdır. Mal ve cana gelen felâket, noksanlık ve musibete, çoktan hazır bulunduğu için de üzgün değildir. Saadet caddesinde Allahʹa uzanan yolda -yüce nîmetlere doğru yönelirken- bu tür engel ve dikenlerin varlığını bildiği için katlanır; sonucun selâmetle noktalanacağına yürekten inanır.
Bu bakımdan onun hayatı kendi çıkarından yana değil, toplum ve milletin Yaratan’a kul olmasını sağlamaktan yanadır. Bunu da ancak İlâhî nizam ölçüleri içinde gerçekleştirmeye çalışır; himmet ve gayreti Allahʹı memnun etmeye yöneliktir. Gözleri büyük dâvaların, yüksek gayelerin gerçekleştirilmesine çevrilmiştir. O artık yemek, evlenmek, nefsi tatmin etmek için yaşamıyor, yaşamak için bunlardan meşru olanına el uzatıyor.
Büyük dâvaların büyük himmetler, yüksek ve sağlam irâdeler, sarsılmıyan imânlar istediğini çok İyi bilir. Bunun karşısına küfür ve tuğyanın, şahsî çıkarların, makam ve koltuk meraklılarının çıkacağını hesaba katarak gelen incitici, üzücü ve yorucu söz ve davranışlara karşı sabır gösterir.
Kur’ân-ı Kerîm mü’mine bunu hatırlatarak sesleniyor:
«Şanıma and olsun ki, mallarınızda ve canlarınızda ciddi bir sınavdan geçirileceksiniz ve gerek sizden önce kendilerine kitap verilenlerden, gerekse müşriklerden birçok incitici (sözler ve davranışlar) duyacaksınız. Eğer sabreder (takvâ ölçüleri içinde) sakınırsanız, işte bu azmedilecek işlerdendir. »
YORUMLAR
Metaʹ:
a) Bir süre yararlanılan şey,
b) İhtiyacı bir müddet için gidermekte kullanılan sıradan eşya, alet ve edavat,
c) Satılık kumaş, gibi mânalara delâlet eder.
Meta-ı gurur:
a) Dış görünümüyle çekici olup aslında aldatıcı olan bir mal, makam ve dünyalık,
b) Alıcıyı aldatmak için ambalajını çekici yapıp satıldıktan sonra değeri çok düşük olduğu anlaşılan herhangi bir eşya,
c) Refah dolu bir hayat gibi manalara gelir. Çünkü mevcut nîmetler ne kadar çekici olursa olsun, âhirette mü’minlere sunulacak nîmetler karşısında çok önemsiz kalır. Ve işte o zaman dünya metaının insanı ne kadar aldattığı anlaşılır, neden sonra.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle Kitap ehlinden daha çok Yahudilerin İslâm’a ve onun Peygamberine incitir ölçüde söz sarfettikleri; bazı kırıcı ve mesafeyi açıcı davranışlarda bulundukları belirtildi. Buna karşı takvânın gereğine bağlı kalınarak sabredilmesi ve böylece iyi bir sonucun elde edilebileceği hatırlatılarak bazı tavsiyeler yapıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, Kitap ehlinin Tevrat ve İncilʹdeki hakikatleri gizliyerek Allah’a vermiş oldukları sözü yerine getirmediklerine değiniliyor; bu anlayış ve tutum içinde ısrar eden bir milletten iyi niyet ve yakın ilgi beklenemiyeceğine işâret ediliyor. Allah kitabının önemsiz meta’ karşılığında değiştirilmesinin veya belgelerinin gizlenmesinin din ve ilim adına bir cinayet olduğuna atıflar yapılarak İslâm ilim adamlarının dikkati çekiliyor.