Al-i İmran Suresi 178-179. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَلَا يَحْسَبَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا اَنَّمَا نُمْلِي لَهُمْ خَيْرٌ لِاَنْفُسِهِمْ اِنَّمَا نُمْلِي لَهُمْ لِيَزْدَادُوا اِثْمًا وَلَهُمْ عَذَابٌ مُهِينٌ مَا كَانَ اللّٰهُ لِيَذَرَ الْمُؤْمِنِينَ عَلٰى مَا اَنْتُمْ عَلَيْهِ حَتّٰى يَمِيزَ الْخَبِيثَ مِنَ الطَّيِّبِ وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُطْلِعَكُمْ عَلَى الْغَيْبِ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَجْتَبِي مِنْ رُسُلِهِ مَنْ يَشَاءُ فَاٰمِنُوا بِاللّٰهِ وَرُسُلِهِ وَاِنْ تُؤْمِنُوا وَتَتَّقُوا فَلَكُمْ اَجْرٌ عَظِيمٌ

178.

İnkar edenler, kendilerine vermiş olduğumuz mühletin, sakın kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz, onlara ancak günahları artsın diye mühlet veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.

Diyanet İşleri

179.

Allah, pisi temizden ayırıncaya kadar mü'minleri içinde bulunduğunuz şu durumda bırakacak değildir. Allah, size gaybı bildirecek de değildir. Fakat Allah, peygamberlerinden dilediğini seçer (gaybı ona bildirir). O halde, Allah'a ve peygamberlerine iman edin. Eğer iman eder ve Allah'a karşı gelmekten sakınırsanız sizin için büyük bir mükafat vardır.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEALİ:

178- O küfredenler bir süre kendilerini öyle bırakışımızı sakın ken­dileri için hayır sanmasınlar; onları bu bırakışımız günah artırmaları için­dir. Onlara aşağılayıcı bir azâb vardır.

179- Allah müʹminleri de şu bulunduğunuz hâl üzere bırakacak de­ğildir; sonunda murdarı temizden ayıracaktır. Allah sizi, (Peygamberi va­hiy yoluyla gaybden haberli kıldığı gibi) gaybden haberli kılacak da değil­dir; ama Allah peygamberlerinden dilediğini seçer (de ona gaybı bildirir). O halde siz Allahʹa ve Peygamberine imân edin. Eğer inanır (ve Allahʹtan korkup kötülüklerden) sakınırsanız, size büyük bir ecir vardır.

İNİŞ SEBEBİ

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir:

«Âdem bana arzolunduğu gibi ümmetim de bana arzolundu; kimlerin bana inanacağı, kimlerin de inanmıyacağı bildirildi. »

Bu hadîsi duyan münafıklar kendi aralarında, «Muhammed böyle id­dia ediyor, ama yanıbaşında bulunduğumuz halde bizim tutumumuzu bil­miyor», diyerek alaylı bir havaya girmişlerdi. Bunun üzerine yukarıdaki âyet indi. (Eshab-ı Nüzul/Nisaburî - Lübabu’t-Te’vîl/Alaeddin Ali)

İlim adamlarımızdan Kelbî şöyle diyor:

«Kureyş’ten bazı şahıslar peygambere gelip dediler ki: «Ya Muham­med! sana uymayanın ateşte kalacağını, uyanın ise Cennet ehlinden olup saadette olacağını iddia ediyormuşsun. O halde kimlerin Sana inanacağı­nı, kimlerin de inanmıyacağını bize haber versen ya! »

Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi.

Ebû Âliye diyor ki:

«Mü’minler, Peygamber (A. S. )dan, müʹminle münafıkı birbirinden ayıracak bir alâmet istediler. (Bu konuda kendilerine keşif kapısının açılmasını ta­lep ettiler). O sebeple yukarıdaki âyetler indi. » (Lübab - İbn Cerir)

İLGİLİ HADÎSLER

«İnsanların hayırlısı, ömrü uzun olup ameli güzel olandır. İnsanların şerlisi, ömrü uzun olup ameli kötü olandır. » (Tirmizî - Ahmed bin Hanbel: Abdullah b. Büsr’den. Sahihtir)

«Ümmetimin hayırlıları o kimselerdir ki, Allahʹtan başka ilâh olmadı­ğına, benim de Resûlüllâh bulunduğuma şehadet edip iyilikte bulunduk­ları zaman sevinirler, kötülükte bulundukları zaman istiğfar ederler. Üm­metimin şerlileri o kimselerdir ki, nîmet ve bolluk içinde doğmuş, onunla beslenip büyümüş, ama bütün himmet ve gayretleri çeşitli yemekler ve renk renk elbiselerdir. Konuşurken de ağızlarını eğip bükerek tumturaklı cümle kullanmaya çalışırlar. » (Ahmed bin Hanbel - Taberânî - İbn Hibbân: Akabe b. Amır’den)

«Allahʹın, isyân ve günahlara karşı hâlâ (süre ve bol nîmet) verdiğini gördüğünde bil ki bu Allahʹın onlara bir istidracı (mühlet vermesi)dir. » (Ebû Nuaym Hilye’de: Urve bin Ruvaym’den mürselen rivâyet etmiştir.)

İRADEMİZ DIŞINDA BİR KÂİNAT DÜZENİ VAR

«O küfredenler bir sü­re kendilerini öyle bırakışımızı sakın kendileri için hayır sanmasınlar. »

İnsan vücudunu bir bütün olarak dikkate aldığımızda, organları ara­sında bir bağlantı ve sağlam bir köprü bulunduğunu görürüz. Gelişen tıp ve anatomi bunu her geçen gün biraz daha belirgin hale getirmektedir. Eli­mizin bir parmağı sakatlanınca kavrama dengesi bozuluyor. Safra kesesi alınınca metabolizmada bazı aksaklıklar doğuyor. Ensemizdeki ufak pem­be doku kitlesinin yirminci asrın yarılarına kadar ne işe yaradığı bilinmi­yordu. Sonunda ilim adamları insan vücudunda yararsız bir organ, bir kit­le olmayacağı açısından hareketle bütün organlar arasında sıkı bir bağ bulunduğunu, birinin arızalanmasıyla diğerlerinin fonksiyonuna tesir et­tiğini ortaya çıkardılar. Aynı zamanda sözü edilen guddenin bedenin has­talıklarla mücadele vasıtası olduğunu isbat ettiler. Bu gudde çalışmayın­ca yabancı organizmalarla savaşan antikorlar imâl edilemiyor.

Bunun gibi doğumu önleme haplarının kadınlarda bir takım anormal­likler meydana getirdiği anlaşılmıştır. Çillerin çıkması, saçların dökülmesi bundan dolayıdır. Son yıllarda spiralin zararlı etkileri olduğu görüldü. Şöy­le ki, yapılan araştırmaya göre, spiral kullanan kadınlar diğerlerine oranla dokuz defa daha fazla yumurtalık ve yumurtalık kanalı enfeksiyonuna ya­kalanıyorlar. Bademciklerin bedenimizi mikroplardan koruduğu kesinlik kazanmıştır. Bu misalleri çoğaltmak mümkün. Asıl anlatmak istediğimiz şudur:

Sosyal olaylar da kâinat düzeninin bir oluşumunu, bir dengesini mey­dana getirmektedir. Konumuzu oluşturan âyetle, bir bakıma bu hususa işâret ediliyor: «O küfredenler bir süre kendilerini öyle bırakışımızı sakın kendileri için hayır sanmasınlar; onları bu bırakışımız günah artırmaları içindir. Onlara aşağılayıcı bir azâp vardır. »

Sosyal dengeyi ayakta tutan sebeplerden biri de işte budur. Küfre­denler olmasaydı inkâr fırtınası esmeseydi, imân edenlerde hareketsizlik başlar, dinî ve İlmî araştırma durur, hakla bâtıl arasındaki denge bozulur­du. Artık ne imânın gerçek anlamı bilinir ne hakiki mü’minin ölçüsü... İyi ile kötü, aşağılık ile erdemlik birbirinden ayırt edilemez duruma gelirdi.

O halde hem sosyal dengeyi -bu açıdan da- sağlamak, hem düşünce ve inanca aktivite kazandırmak, hem insanlar arasındaki fikir ve inanç alış-verişini sürdürmek için inanmışlara yer verildiği kadar inkârcılara da planda yer verilmiştir. İnkârcılar küfür ve inatlarını artırdıkça, inanmışlar da imân ve fazîletlerini artırır; tıpkı başağın olgunlaşması, güneşin ısısının artmasına bağlı bulunduğu gibi. İşte bu oluşum ve olaylar sosyal haya­tımızın organları mesabesindedir. Kâfirlerin tamamen yok edilmesi müca­dele ruhunun durması demektir.

Şu halde müʹminin Allah yolunda can vermesi, insanlığa saadet ha­vasını estirir. Münafıkların cihada katılmayıp biraz daha yaşamaya çalış­ma arzuları ve mü’minlerin kötü bir akıbete uğramalarını istemeleri, aşa­ğılık ve rüsvaylık havası estirir. Ama saadet havasının değeri bir bakıma bununla anlaşılır. Ölen veya gazi olarak yaşayan hem güzel örnek, hem saygın bir ortam hazırlamıştır. Ölümden kaçan, inanmadığı için cihada katılmayan ise hem kötü misal bırakmıştır, hem de itibarını kaybetmiştir. Bu iki organ anlamındaki tutum ve davranış birbirine bağlı bulunuyor. Bi­rinin olmayışı diğerinin fonksiyonunu zedeliyor.

ZAYIF İMÂNLILAR VE TABİİ ELEME KANUNU

«Sonunda murdarı temizden ayıracaktır. »

Canlılar âleminde «Doğal Seleksiyon» dedikleri tabii eleme kanunu, güçlünün yaşamasını, güçsüzün elenmesini tezgâhlar. Böylece güçlüyle güçsüz birbirinden ayrılır ve kâinattaki bu tür oluşumlar kendi ortamların­da denge ve düzeni sağlar.

İnanan bir toplulukta da durum bundan farksızdır: Tahkiki imânla Taklidi imânı, mü’minle münafıkı ayırt edebilmek veya imân ve irâdesi sağlam ve sadık olan mü’minle imân ve irâdesi çok zayıf kişileri birbirin­den ayırmak da Sünnetullah ile gerçekleşir. Bu sünnet sırası gelince hük­münü yürütür. Böylece tabii eleme kanununa bağlı bulunan olay toplum yapısında meydana gelir. Kur’ân buna Uhud savaşını misal veriyor. Re­sûlüllâh (A. S. ) Efendimiz savaşa hazırlanırken bir taraftan münafıklar, bir yandan da imân ve irâdesi zayıf olanlar derhal renklerini belli ettiler. İlk adımda tabii eleme kanunu zayıfları elemeye başladı. Savaş sonrası uğ­ranılan hezimet ve yenilgiyi hakiki mü’minler İslâm’ın lehine değerlendi­rirken, zayıf mü’minler ve münafıklar İslâmʹın aleyhine yorumladılar, ümit­leri sarsıldı, cihat ruhunu bir anda kaybeder gibi oldular. Böylece iyiler kötülerden, gerçek ve sadık mü’minler münafıklardan ayırt edilmiş oldu. Herkes kendine lâyık yeri aldı, itirazlar kalktı. Daha önce güçlü bir imâna sâhip olduğunu iddia eden veya öyle sananların bu olaydan sonra kaç kırat oldukları anlaşıldı.

Kur’ân bu eleme kanununu şu âyetle bize hatırlatmakta, Sünnetul­lahʹı daha iyi anlamamıza yardımcı olmaktadır:

«Allah mü’minleri de şu bulunduğunuz hal üzere bırakacak değildir; sonunda murdarı temizden ayıracaktır. »

HER MÜʹMİNE GAYBIN KAPISI AÇILSAYDI NE OLURDU?

«Allah sizi gaybden haberli kıla­cak değildir. »

Bu, aslında Devr-i Saadette mü’minlerin bir istek ve samimi arzusu olarak belirmişti.. Münafıkların her devirde ve her toplumda olduğu gibi, bir takım gizli planları, sinsî faaliyetleri vardı. Savaşa çıkılırken bazı ma­zeretler ileri sürerek katılmıyanlar oluyordu. Ölçülü ölçüsüz konuşanlar da eksik değildi. Bu durumda kim ne idi ve öne sürdüğü mazeret ve sarfettiği sözün samimiyetle ilgi nisbeti neydi? Bu pek bilinmiyordu. Ger­çi Allah’ın Resulü vahiy yoluyla bütün bunları biliyordu, fakat açıklamaya mezun değildi. Mü’minlerden çoğu Allahʹın kendilerine bu konuda gaybın kapılarını açmasını, insanların içyüzü hakkında keşif ve müşahede yo­luyla bilgi verilmesini arzuladılar. Böyle bir arzunun gerçekleşmesi iyi ni­yetle de olsa birçok sakıncalar doğururdu. O kadar ki, toplum yapısında­ki organlar arasında dengesizliğe yol açar, bir takım huzursuzlukları dâ­vet ederdi. Bunları kısaca özetliyecek olursak, şöyle sıralıyabiliriz:

Gaybe muttali’ olmak:

a) İnsan tabiatını değiştirir,

b) Toplum düzenini bozar,

c) Sınıf farkı doğurur,

d) Aklın ve sıhhatli düşüncenin değerini düşürür,

e) Sevgi bağlarını koparır, akrabalık ilgisini dumura uğratır,

f) Çalışma zevkini giderir, mücadele aşkını başka biçimde geliştirir.

Bu ve benzeri sebeplerle Allah murdarı temizden ayırmayı mü’minlere keşif ve keramet yoluyla değil, cihat yoluyla, çetin imtihanlara tabi tut­ma sünnetiyle bağlantılı kılmıştır.

RİVÂYETLER - YORUMLAR

İmlâ: Uzun ömür, tatlı hayat, bir süre kendi haline bırakmak anlam­larına gelir.

«Şu bulunduğunuz hal üzere bırakacak değildir»:

Ayetinde kime hitap edilmiştir, yani muhatap kimdir? Bu hususta farklı yorumlar yapılmıştır:

a) İbn Abbas, Dahhak, Mukatil, Kelbî ve birçok müfessirlere göre, muhatap kâfirler ile münafıklardır. Yani Allah, sizin ey inkârcılar bulundu­ğunuz küfür, nifak ve Peygambere düşmanlık üzere, müminleri yardımsız bırakacak değildir.

b) Hitap müşrikleredir. Mü’minlerden maksat, henüz baba sülbünde, ana rahminde olanlardır. Yani Allah sizin çocuklarınızdan imân edecek olanları, sizin bulunduğunuz şirk ve inkâr üzere bırakacak değildir.

c) Hitap mü’minleredir. Yani Allah sîzleri ey mü’minler! bulunduğu­nuz şu mü’minle münafık karması üzere bırakacak değildir.

İlim adamlarımızın çoğu bu üçüncü yorumu daha çok benimsemiş­lerdir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, imân nîmetinden, şehit olanların Allah katında­ki yüksek derecelerinden, imân birliğine yönelmenin yararlarından bahse­dildi. Mü’minler kendi aralarında sağlam bir cemaat oluşturdukları ve bu yoldan hareketle imkân ve irâde sınırına gelme şuurunu taşıdıkları takdir­de inkârcıların onlara zarar veremiyeceği belirtildi. Kâfirlerin Sünnetullah gereği bir süre bulundukları hal üzere bırakılacakları, yani kendilerine mühlet verileceği açıklandı.

Aşağıdaki âyetle, mü’minlerin, bulundukları mü’min, münafık karma­sı üzere bırakılmıyacağı, murdarı temizden, samimi imân sahibini, mü’min görünümündeki sahte münafıktan ayırmak için Sünnetullahʹın hükmünü yürüteceği ve cimriliğin de bir kıstas olacağı belirtiliyor.