Bakara Suresi 177. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

لَيْسَ الْبِرَّ اَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلٰكِنَّ الْبِرَّ مَنْ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِ وَالْمَلٰٓئِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيِّنَ وَاٰتَى الْمَالَ عَلٰى حُبِّهِ ذَوِي الْقُرْبٰى وَالْيَتَامٰى وَالْمَسَاكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ وَالسَّائِلِينَ وَفِي الرِّقَابِ وَاَقَامَ الصَّلٰوةَ وَاٰتَى الزَّكٰوةَ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ اِذَا عَاهَدُوا وَالصَّابِرِينَ فِي الْبَأْسَاءِ وَالضَّرَّاءِ وَحِينَ الْبَأْسِ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذِينَ صَدَقُوا وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ

177.

İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir. Asıl iyilik, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekatı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah'a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.

Diyanet İşleri

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

177- Yüzlerinizi doğu ve batı yönüne çevirmeniz (hakiki imânı yan­sıtan) iyilik ve erdemlik değildir. Ama (gerçek) iyilik ve erdemlik: Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere inananların, malı -ona olan sevgisiyle- yakınlarına, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, di­lenenlere, köle ve esirleri kurtarmaya harcayanların, namaz kılan ve ze­kât verenlerin; andlaşıp anlaştıkları zaman verdikleri sözü yerine geti­renlerin; zorda, darda ve savaşın kızıştığında sabredenlerin (bu durum­ları ve imânları)dır. İşte bunlardır doğru olanlar ve bunlardır korunup sakınanlar!

İNİŞ SEBEBİ

Hıristiyanlar doğuya, Medine ve çevresinde yaşayan Yahudîler kuzey batılarına düşen Beytülmakdis’e yüzlerini çevirip ibâdetlerini yaparlardı. Bu nedenle herbiri gerçek iyiliğin, erdemliğin yöneldikleri tarafta ol­duğunu iddia edip dururdu.

İslâmʹın ilk yıllarında Kelime-i Şahadetʹi getirip Müslüman olanlar, namaz henüz farz kılınmadığı ve kıble de belirlenmediği için kendilerine uygun gelen cihete yönelip ibadetlerini yaparlardı. Bu inanç ve durum üzerine öldüklerinde cennet onlara vâcib olurdu. Hicretten birbuçuk yıl önce namaz farz kılınınca Müslümanlar hep birlikte Beytülmakdis’e yüzçevirip ibâdetlerini yaparlardı. Medineʹye hicret edildikten sonra kıble de­ğiştirilip Mekke’deki kutsal mâbed Kâbe’ye yüzlerini çevirip ibâdet etme­ğe başladıklarında, daha önce bu şerefe erişmeden ölen Müslümanlar için hayıflandılar. Bunun üzerine yukarıdaki âyet indi. Hakiki imân ve iyi­liğin doğuya, batıya yönelmek olmadığı bildirilerek Yahudiler susturuldu, mü’minler sevindirildi. (Fazla bilgi için bak: Tefsîr-i İbn Cerîr Taberî - Lübabü’t-Te’vîl - Tefsîr-İ İbn Kesîr. Tefsîr-i Merağî).

İLGİLİ HADÎSLER

Ebû Zer (R. A. ), Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizden, «İmân nedir? » diye sorduğunda, Efendimiz yukarıdaki âyeti okumuştu. İkinci defa sordu­ğunda yine ayni âyeti okumuş, üçüncü defa sorduğunda, şöyle buyur­muştu: «Bir iyilik ettiğinde kalbin (vicdanın) bu işlediğini seviyor; bir kö­tülükte bulunduğunda kalbin ona kızıp üzülüyorsa (bu imânın kendisi­dir). » (İbn Ebî Hâtim / Hadis munkatı’dır).

Bir adam, sevgili Peygamberimiz (A. S. ) Efendimize gelip şunu sordu:

- Hangi sadaka ecir (sevâp ve karşılık) bakımından daha büyüktür?

Buyurdu ki:

- Sıhhatli olduğun, içinde mala karşı tutkun bulunduğu, fakirlikten korktuğun, zenginliği umduğun bir devrede verdiğin sadaka... Bir de sa­daka vermeyi, can boğaza gelip falâna şu kadar, filâna şu kadar diyece­ğin zamana geciktirme. Zaten o zaman malın falân ve filânındır. (Sahîh-i Buharî - Müslim: Ebû Hüreyre (R. A. )den).

«Miskin, şu dönüp dolaşan, bir iki hurma, bir iki lokmayla geri çevir­diği kimse değildir; lâkin miskin kendisini doygun kılan bir zenginlik bulamıyan ve kendisine dikkat edilmediğinden sadaka verilmiyen kimse­dir. (Sahîh-İ Buharî - Müslim: Ebû Hüreyre (R. A. )den).

TARİHÎ YÖNÜ

Hicretten önce Müslümanlar Kudüsʹdeki kutsal mâbed Beytülmakdisʹe yüz çevirip ibâdet ederlerdi. Bu durumda Mekke’deki kutsal mâbed Kâbe onların arkasında kalmıyordu. Medine’ye hicret ettiklerinde durum değişti, Müslümanlar Beytülmakdis’e yönelirlerken bu defa Kâbe arka­larında kalıyordu. Yeryüzünde ilk yapılan ve İbrahim Peygamber tarafın­dan temelleri yükseltilen, ayni zamanda Beytullah sayılan Kâbe’ye ibâdet ederken arka çevirmek, başta Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz olmak üzere bütün Müslümanları üzüyordu. Hicretten 16 ya da 17 ay sonra recep ve­ya şaban ayında öğle namazında kıblenin değiştirilmesi hakkında İlâhî emir indi. Seleme oğullan mescidinde öğle namazını kılmakta olan Müs­lümanlar bu emri duyunca son iki rek’atte namazlarını bozmadan Kâbe’­ye yöneldiler.

Bunun üzerine Medine Yahudileri, Müslümanların bu tutumunu şid­detle kınadılar, Beytülmakdis’ten başka yöne yüzçevirip yapılan ibâdeti Allah’ın kabul etmiyeceğini iddia ettiler. Bu tür sataşma, tartışma sürüp gitti. Cenâb-ı Allah hakiki imânın ve imândan fışkıran iyilik ve erdemliğin doğuya batıya yönelmek olmadığını yukarıdaki âyetlerle açıkladı. Ka­bul edilen gerçek imânın Allah’a, âhiret gününe, meleklere, Kitab’a ve peygamberlere inanmak olduğuna dikkatleri çekerek Müslümanları bir defa daha huzur ve gönül yatışkanlığına eriştirdi, inatçı Yahudileri de böylece susturdu.

İTİKADÎ YÖNÜ

İnanç dizisinde sözü edilen beş şeye imân etmek, diğer bütün itikadî esasları içermektedir. O halde belirtilen beş şeye gönülden inanmak imânın temeli, Müslümanın değişmiyen bağlantısıdır.

Allah’a inanmak, her şeyin başı, insan olmanın ölçüsü, mü’min ol­manın derin mânasıdır. Çünkü bu, her iyiliğin esası, erdemliğin ölçüsü, kâinatı anlamanın en sağlam anahtarıdır. Hayrın başlangıcı bu inanç sı­nırından başlar da ebediyete doğru uzanıp gider. Dünya hayatının nede­ni, ölmenin sırrı, kıyâmetin maksad ve gayesi bununla anlaşılır.

Âhirete imân, ikinci kademede, birinci kademedeki imânı tamamlar. Dünyada fazîlet ve iyiliğin tek hedefinin mutluluk olduğunu gönüllere işler. Ölümlü hayatta fazîlet ve iyilik bu hedefini çoğu kez bu­lamadığına göre, ikinci bir hayatın varlığı kendiliğinden ortaya çıkmış olu­yor. Hak dinler bu ikinci hayata «âhiret» diyor.

İmânın bu ikinci kademesi sorumluluk duygusunu oluşturup vicdanı geliştiriyor. İnsan haklarına saygılı olmayı hatırlatıp toplum bünyesinde fazîlet tohumlarını filizlendiriyor.

Üçüncü kademede meleklere imân, vahye inanmanın aslını oluşturmaktadır. Çünkü Allah sözünü peygamberlere getiren, me­leklerdir. Meleğin varlığını inkâr, önce vahyi, sonra Kitap ve peygamber­liği inkârı gerektirir. Bütün bunları kabul etmemek, âhiretin mevcudiyetini reddetmektir.

Kitabʹa inanmak, bizi basit bir âlemden yüce bir âleme doğ­ru çekip götürmekte, Allahʹın kullarından neler beklediğini öğretip kul ile Rabbi arasında en sağlam ve en doğru ilgiyi sağlamaktadır. İnsan ak­lıyla bilinmesi mümkün olmayan kutsî âlemden haber getirmekte, haya­tın hem gayesini, hem hedefini gönüllere işlemektedir. Kelimenin tekil olarak konulması, kitap ehlinden her birinin bir olan Allah’a dosdoğru inandığı takdirde, diğer hak dinlerin hepsine, önce ve sonra gönderilenine inanması gereğini yansıtmaya yönelik bulunuyor.

Peygamberlere inanmak, onların kul ile Allah arasında aç­mış oldukları geniş caddede yürümeyi, ilâhî terbiye ile mükemmellik dü­zeyinde bulunan o bahtiyarları örnek almayı gerektirir. İnsan ruhunu tat­min eden, gönülleri dolduran, vicdanları serinleten hakikatleri ancak Pey­gamberlerden işitmek mümkündür. Onları birer dâhi gibi görmek, çok akıllı ve zeki kabul edip söyledikleri sözleri insan düşüncesi ölçüsünde saymak çok basit bir benzetme ve illetsiz bir kıyas olur.

SOSYAL YÖNÜ

Yardım yapılacak, merhamet eli uzatılacakların başında «zevilkurbâ»(yakınlar)nın öne alınmasını, ona öncelik tanınmasını ha­tırlatır. İyiliğe herkesten çok insanın yakınları lâyıktır. Onlardan ilgiyi kes­mek, İlâhî rahmete açık olan kapıyı kapamaktır. «Miskinlere verdiğin sadaka, bir sadaka sayılır. Ama yakınlarına verdiğin sadaka iki sadaka sayılır. » buyuran Peygamberimiz (A. S. ) bunun önemini belirtmiştir.

Yetimlere yardımda bulunmak, onlara şefkat kucağını açmak, toplumun üzerimizdeki haklarından biridir. Bu bakımdan Sevgili Peygam­berimiz (A. S. ) yetimliğin acısını için için duyan bir insan olarak da onları her bakımdan korumuş ve korumamızı tavsiye etmiştir:

«Kendisine veya başkasına ait yetimin (korunup bakılmasını) üzeri­ne alan kimse var ya, benimle o, şu iki parmak gibi birarada cennette­yiz. » (Sahîh-i Müslim: Ebû Hüreyre (R. A. )den).

Kendi haline terkedilen yetimlerin bir gün cemiyet bünyesinde ön­lenmesi zor problemler doğuracağını unutmamak gerekir. Babasız bir ço­cuğu topluma kazandırmak, şüphesiz ki hizmetlerin en güzeli, merhame­tin en anlamlısıdır.

«Yoksullar» diye çevirdiğimiz «mesakîn» kelimesi, ken­dilerine yetecek kadar yiyecek ve giyeceği elde etmeğe güç getiremiyen, acizlik içinde kıvranıp yüzsuyu dökmeyen kişilere verilen bir sıfattır. Ce­miyetin bir parçası sayılan bu zavallıları korumak, onlara yardım elini uzatmak her Müslümana düşen bir vecibedir. İkinci Halîfe Hazreti Ömer (R. A. ) bir gün Medine sokaklarından birinde titrek adımlarla zor yürüye­bilen bir adama rasladı. Derhal ilgilendi ve bir gayr-i müslim vatandaş ol­duğunu öğrenince üzüldü, «Bu adamlar güçleri yerinde iken devlete ver­gi ödediler. Bugün onları perişan bir halde bırakmamız hiçbir insaf ölçü­süne girmez» dedi ve derhal Beytülmâl (İslâm hâzinesi)den ona maaş bağladı.

«Yolda kalmış» diye çevirdiğimiz «İbn-i sebîl = yol oğlu», İslâmın şefkat ve merhamet havası içinde kullandığı bir deyimdir. Mem­leketine, çoluk-çocuğuna, tanıdıklarına hemen yetişme imkânını bulamıyan bir yolcu aslında zengin de olsa, bu durumda yardıma muhtaç bulu­nuyorsa, ona yardım elini uzatmak Müslümanın şanındandır. Yol ve yol­culuk onun anası, babası, yakını ve her şeyi sayılır. Böylelerine yardım, Müslümanlar arasındaki güveni artırır.

Dilenenlere gelince, ihtiyaçların sokağa çıkardığı fakir­lerdir. Aslında İslâmʹa göre dilenmek haramdır. Ne var ki sıkıntıya düşen, aç kalan kimselerle cemiyet ilgilenmiyorsa, o takdirde günlük nafakaları­nı elde etmek için böylelerin kapı kapı dolaşıp dilenmesine cevâz veril­miştir.

Köle ve esirlerin yardıma muhtaç bulunduklarını anlat­maya lüzum görmüyoruz. Bütün bunlara yardım etmek zekâta bağlı bir konu değildir. Bunlar için belli bir zaman ve yer de söz konusu olamaz. Cömertlik imânın gereğidir.

«Namazı kılan»

Allah hakiki imân ve fazîletin ölçü ve anlamını açıkladıktan sonra böyle bir imânın merhamet duygularını nasıl kamçılayacağına işâret etti ve sosyal yapımızdaki katkılarını sıraladı; sonra imânın ikinci derecede ve fakat birinci derecedeki meyveleri kadar önemli ve yararlı meyvelerini belirtirken «namaz kılmayı» öne aldı. Çünkü namaz küfürle imân arasın­da alâmet-i farikadır. Yakınlara, fakirlere, yoksullara, yetimlere, yolda kalmışlara, esir ve kölelere yardım etmek gelişen vicdanın gereği, Allah’a kul olmanın rahmetle yuğrulmuş ölçüsüdür. Namaz kılmak, ruhun gıdası, olgun insan olmanın yolu, Allah’a karşı görevlerimizin en üstünü ve en şereflisidir. Ama en uygun biçimde derin anlamıyla birlikte bilincine eri­şilmiş bir namaz kasdedilmiştir. Böyle bir namaz iyilik ve erdemliliğin rüknü, imânın sağlam dayanağıdır.

Kur’ân’da namazın dünyada iken insana sağlayacağı yararlar şu söz­lerle anlatılmaktadır:

«(Ey Peygamber! ) Kitaptan sana vahyedileni oku; namazı kılmaya de­vam et; çünkü namaz cidden ahlâk dışı davranışlardan, (dine, akla ve sahih örfe ters düşen) uygunsuz şeyden alıkoyar. » (Ankebût sûresi âyet: 45).

«Şüphesiz ki insan, hırslı açgözlü yaratılmıştır. Kendisine bir kötülük dokununca basar feryadı. Bir iyilik erişince de (kıskanır da onu başka­sından) menʹeder. Ancak şunlar müstesnâ: Namaz kılanlar ve namazla­rına devam edenler. » (Meâric sûresi âyet: 19-23).

«Zekât veren»

İslâm dininde namazın ne kadar önemli bir yeri varsa, zekâtın da o derecede ve belki sosyal yönden daha anlamlı bir yeri vardır. Kur’ân’da pek az yerde namazdan söz edilirken zekât onunla birlikte anlatılmaz. Böylece bu iki ibâdet -biri bedenî, diğeri malî olmak üzere- iyilik ve erdemliğin omurgasını oluşturmaktadır. Diğer bir deyimle namaz, rûh ve vicdanı arındırmakta, zekât gönül rahatlığı, iç huzuru doğurmak­tadır. O nedenle her biri imânın açık belgeleri, İslâm’ın farklı belirtileri­dir.

Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizden sonra zekât vermemekte direnen bazı Arap kabileleri üzerine birinci halîfe Ebûbekir (R. A. ) asker göndermiştir. Yeri gelince bu konuya tekrar döneceğiz. Ancak diyebiliriz ki zekâtı ge­rektiği halde vermiyen kimse, İslâm’ın büyük rükünlerinden birini yıkmış sayılır. Ayni zamanda mânevî alanda imâm kökünden sarsıp mefluç hale getirmiş olur.

İslâm’ın insanlık dini olduğunu, sosyal adâleti en uygun biçimde ger­çekleştirici bulunduğunu, insanlıktan yana her türlü hayır ve fazîlet ka­pılarını açık tuttuğunu bilmeyen bazı bilgisizler zekâttan kurtulmanın ça­relerini araştırır: Ya malını nisabdan düşürmek için senesi dolmadan bir kısmını karısına bağışlar, ya da gelir getiren bir gayr-i menkule yatırın İnancı çok zayıf olanlardan bir kısmı da kendine göre bir çare düşünür: Malının zekâtını bir torba içine yerleştirip zekâta müstehak olan bir faki­re verdikten sonra ayni torbanın o fakir tarafından kendisine bağışlanma­sını sağlar ve sonra da fakirin eline birkaç kuruş sıkıştırıp meseleyi çöz­düğünü zanneder. Üstelik buldukları bu çareye «çare-i şer’iyye» derler. Bu da işledikleri büyük günaha bir büyük günah daha ekliyerek İslâm şe­riatını küçültmeye, kıymetini düşürmeye yönelik bir düşünce ve hareket­tir. El-Merağî’nin dediği gibi, bu tarz hile ve çareler Şeriatten değildir. Allah hem Kitabının yetmiş yerinde zekâttan söz etsin, verilmesini emret­sin, teşvikte bulunsun; vermiyeni elîm bir azâb ile korkutsun, hem de göndermiş olduğu dinde bu gibi basit ve ölçüsüz hile ve çarelere kapı açsın; mümkün müdür? Evet bu tür hile ve çareler şer’î değil, sadece şey­tanîdir. Daha doğrusu Allah’ın hükmüne razı olmamak, onu değiştirmeye kalkışmaktır.

Dinde bilgili ve anlayışlı olmak, Allah’ın kulları hakkında hayır dolu irâdesidir. Bu irâdenin yönelmediği bir kulda arzulanan dinî anlayışın bu­lunması çok zordur. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz buna temasla buyuruyor ki:

«Allah kimin hakkında hayır murad ederse, onu dinde bilgili ve anla­yışlı kılar. » (Buharî - Müslim: Muaviye (R. A. )den).

«İbâdetin en üstünü, fıkıh (dinde bilgili ve anlayışlı) olmaktır. Din­darlığın en üstünü haram ve şüpheli şeylerden kaçınmak, iffetli yaşamak­tır. » (Taberânî: İbn Ömer (R. A. )dan).

AHLÂKÎ YÖNÜ

İyilik ve erdemliğin günlük yaşantımızdaki yerini, sosyal yapımızda­ki önemini belirttikten sonra ahlâkımız üzerindeki olumlu etkilerine ge­çiyoruz. Allah sağlam bir imânın yararlı meyvesini iyilik ve fazîlet pota­sında şekillendirdikten sonra bunun insan ahlâkıyla olan bağlantısını iki önemli hususta noktalamaktadır:

«Andlaşıp anlaştıkları zaman verdikleri sözü yerine getirenler.. »

Allahʹa dosdoğru imân edenlerin bir konuda andlaşması ve verdik­leri söz son derece önemlidir. Doğruyu söylemek, ahde vefa etmek, yapı­lan andlaşma ve anlaşmaları bozmamak güzel ve köklü ahlâkın belirtisi olduğu gibi, kök salmış bir imânın da ayrılmaz parçasıdır. İnsanlar ara­sından yine onlardan yana çıkarılmış en hayırlı ümmet, son peygamberin ümmeti olduğuna göre, onların her söz ve davranışı diğer insanlar için sadece örnek ve model niteliğini taşımalıdır. İşte Kur’ân’da onların bu özelliğine parmak basılmakta ve dikkatler bu konuya çekilmektedir.

Ancak yapılan andlaşma Allah ve Resûlünün emir ve tavsiyelerine uygun olmadığı zaman veya dininin esaslarıyla ters düştüğü takdirde hü­küm değişir.

Dünyanın huzur içinde ve bayındır bir ölçüde devamı için yapılan andlaşmalara bağlı kalmak gerektir. Hele bunu bozan Müslümanlar olur­sa, o zaman sulh ve selâmet dini olan İslâm’a ihanet edilmiş, Kur’ân’ın hakemliği bir tarafa itilmiş sayılır. Milletler arasındaki çatışmanın, kabi­leler arasındaki İtişmenin, akraba arasındaki gerginliğin bir ucu, ahde ve­fasızlığa dayanır. Mahkemelerimizde cereyan eden bu tür davaların %75’ni ihânet, verilen sözü yerine getirmemek, ahde vefa etmemek ve yakınların, komşu ve çevrenin haklarına dolaylı yoldan el uzatmak oluş­turmaktadır.

«Zorda ve darda.. » sözlerine çevirdiğimiz «be’sâ ve darrâʹ» kelimelerini şöyle de açıklayabiliriz: B ü ’ s ’ sıkıntı ve fakirliktir. Darrâ’: İnsana zarar veren hastalık ve yara; kıymetli bir şeyi kaybetme, sevdiğinden uzak kalmaktır. Be’s’i ise kızışan savaşla yorumlayanlar çoğunluktadır.

Allahʹın sözü edilen üç durumda sabretmeyi övmesi ve sabredilmeye değer diğer şeylerden bahsetmemesi bu üç şeyin çok önemli olduğunu belirtmek ve bunlara karşı sabırlı olan bir mü’minin diğer şeylere karşı rahatlıkla sabredeceğini hatırlatmak içindir.

İnsan irâdesi ve bu irâdeyle gelişen rûh, bütün olgunluk ve irfanını daha çok sözü edilen üç olay karşısında isbat edebilir. Bunun için Re­sûlüllâh (A. S. ) Efendimiz savaşırı kızışıp iki ordu karşı karşıya geldiği zaman savaş alanından kaçmayı büyük günahlardan saymış ve böylesinin tevbesinin kabul olunacağında şüphe izhâr etmiştir.

Sağlam bir imân mâneviyatı kuvvetlendirir, cesareti artırır, Allah yo­lunda ölmeyi şereflerin en üstünü kabul eder ve bu uğurda hayatı hiçe saymanın yüksek şuur ve anlamını gönüllere ve dimağlara işler. Hakiki imândan mahrum olanlar ise, yaşamayı her zaman ölmeğe tercih ederler. Savaşa isteyerek değil, kanunlara boyun eğmek zorunda bulundukları için katılırlar. Bu nedenle insanlık tarihinde Allahʹa gönülden inanıp bağ­lananlardan daha kahramanca savaşanlar, onlar gibi Allah yolunda öl­meye can atanlar pek az görülmüştür. «İşte bunlardır doğru olanlar ve bunlardır korunup sakınanlar (Allah’tan korkup yaşayışını ilâhî sınırlar İçinde düzene sokanlar.)»

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle imânın esasları, iyilik ve erdemliğin mâna ve hedefi, sonuç ve gayesi; ibâdetin önemi; dikkat çekici üç durumda sab­retmenin derin anlamı belirtildikten ve bütün bunların sağlam bir imân doğrultusunda gerçekleşebileceğinden; Allah korkusu ve O’na olan üs­tün sevgi ve saygı düzeyinde gerçek değerini bulacağından söz edildik­ten sonra aşağıdaki âyetlerle böylesine semereli bir imân ve irfana eri­şen müʹminlerin kısas konusunda adâlet ölçülerini aşmayacağı ve gere­kirse misillemeyi bırakıp kısmî bir bağışlamaya gidebileceği ve böylece bir canı, ölümü hak etmesine rağmen hayat nîmetine kavuşturmanın inceliği üzerinde duruluyor; iyilik ve fazîletin kaynağı sayılan bir imânın adâlet ölçülerine, eşit haklara saygılı bulunacağına işâret ediliyor ve son­ra da kısas (misilleme)nin felsefesi yapılarak nedenselliği belirtiliyor; ölüm cezasının karşısında olanlara toplum psikolojisini, insan denilen bu meçhulü iyi tanımaya çalışmalarını dolaylı yoldan tenbih ederek akılları­nı kullanmaları öneriliyor.