MEÂLİ:
177- Yüzlerinizi doğu ve batı yönüne çevirmeniz (hakiki imânı yansıtan) iyilik ve erdemlik değildir. Ama (gerçek) iyilik ve erdemlik: Allah’a, âhiret gününe, meleklere, kitaba ve peygamberlere inananların, malı -ona olan sevgisiyle- yakınlarına, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere, köle ve esirleri kurtarmaya harcayanların, namaz kılan ve zekât verenlerin; andlaşıp anlaştıkları zaman verdikleri sözü yerine getirenlerin; zorda, darda ve savaşın kızıştığında sabredenlerin (bu durumları ve imânları)dır. İşte bunlardır doğru olanlar ve bunlardır korunup sakınanlar!
İNİŞ SEBEBİ
Hıristiyanlar doğuya, Medine ve çevresinde yaşayan Yahudîler kuzey batılarına düşen Beytülmakdis’e yüzlerini çevirip ibâdetlerini yaparlardı. Bu nedenle herbiri gerçek iyiliğin, erdemliğin yöneldikleri tarafta olduğunu iddia edip dururdu.
İslâmʹın ilk yıllarında Kelime-i Şahadetʹi getirip Müslüman olanlar, namaz henüz farz kılınmadığı ve kıble de belirlenmediği için kendilerine uygun gelen cihete yönelip ibadetlerini yaparlardı. Bu inanç ve durum üzerine öldüklerinde cennet onlara vâcib olurdu. Hicretten birbuçuk yıl önce namaz farz kılınınca Müslümanlar hep birlikte Beytülmakdis’e yüzçevirip ibâdetlerini yaparlardı. Medineʹye hicret edildikten sonra kıble değiştirilip Mekke’deki kutsal mâbed Kâbe’ye yüzlerini çevirip ibâdet etmeğe başladıklarında, daha önce bu şerefe erişmeden ölen Müslümanlar için hayıflandılar. Bunun üzerine yukarıdaki âyet indi. Hakiki imân ve iyiliğin doğuya, batıya yönelmek olmadığı bildirilerek Yahudiler susturuldu, mü’minler sevindirildi. (Fazla bilgi için bak: Tefsîr-i İbn Cerîr Taberî - Lübabü’t-Te’vîl - Tefsîr-İ İbn Kesîr. Tefsîr-i Merağî).
İLGİLİ HADÎSLER
Ebû Zer (R. A. ), Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizden, «İmân nedir? » diye sorduğunda, Efendimiz yukarıdaki âyeti okumuştu. İkinci defa sorduğunda yine ayni âyeti okumuş, üçüncü defa sorduğunda, şöyle buyurmuştu: «Bir iyilik ettiğinde kalbin (vicdanın) bu işlediğini seviyor; bir kötülükte bulunduğunda kalbin ona kızıp üzülüyorsa (bu imânın kendisidir). » (İbn Ebî Hâtim / Hadis munkatı’dır).
Bir adam, sevgili Peygamberimiz (A. S. ) Efendimize gelip şunu sordu:
- Hangi sadaka ecir (sevâp ve karşılık) bakımından daha büyüktür?
Buyurdu ki:
- Sıhhatli olduğun, içinde mala karşı tutkun bulunduğu, fakirlikten korktuğun, zenginliği umduğun bir devrede verdiğin sadaka... Bir de sadaka vermeyi, can boğaza gelip falâna şu kadar, filâna şu kadar diyeceğin zamana geciktirme. Zaten o zaman malın falân ve filânındır. (Sahîh-i Buharî - Müslim: Ebû Hüreyre (R. A. )den).
«Miskin, şu dönüp dolaşan, bir iki hurma, bir iki lokmayla geri çevirdiği kimse değildir; lâkin miskin kendisini doygun kılan bir zenginlik bulamıyan ve kendisine dikkat edilmediğinden sadaka verilmiyen kimsedir. (Sahîh-İ Buharî - Müslim: Ebû Hüreyre (R. A. )den).
TARİHÎ YÖNÜ
Hicretten önce Müslümanlar Kudüsʹdeki kutsal mâbed Beytülmakdisʹe yüz çevirip ibâdet ederlerdi. Bu durumda Mekke’deki kutsal mâbed Kâbe onların arkasında kalmıyordu. Medine’ye hicret ettiklerinde durum değişti, Müslümanlar Beytülmakdis’e yönelirlerken bu defa Kâbe arkalarında kalıyordu. Yeryüzünde ilk yapılan ve İbrahim Peygamber tarafından temelleri yükseltilen, ayni zamanda Beytullah sayılan Kâbe’ye ibâdet ederken arka çevirmek, başta Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz olmak üzere bütün Müslümanları üzüyordu. Hicretten 16 ya da 17 ay sonra recep veya şaban ayında öğle namazında kıblenin değiştirilmesi hakkında İlâhî emir indi. Seleme oğullan mescidinde öğle namazını kılmakta olan Müslümanlar bu emri duyunca son iki rek’atte namazlarını bozmadan Kâbe’ye yöneldiler.
Bunun üzerine Medine Yahudileri, Müslümanların bu tutumunu şiddetle kınadılar, Beytülmakdis’ten başka yöne yüzçevirip yapılan ibâdeti Allah’ın kabul etmiyeceğini iddia ettiler. Bu tür sataşma, tartışma sürüp gitti. Cenâb-ı Allah hakiki imânın ve imândan fışkıran iyilik ve erdemliğin doğuya batıya yönelmek olmadığını yukarıdaki âyetlerle açıkladı. Kabul edilen gerçek imânın Allah’a, âhiret gününe, meleklere, Kitab’a ve peygamberlere inanmak olduğuna dikkatleri çekerek Müslümanları bir defa daha huzur ve gönül yatışkanlığına eriştirdi, inatçı Yahudileri de böylece susturdu.
İTİKADÎ YÖNÜ
İnanç dizisinde sözü edilen beş şeye imân etmek, diğer bütün itikadî esasları içermektedir. O halde belirtilen beş şeye gönülden inanmak imânın temeli, Müslümanın değişmiyen bağlantısıdır.
Allah’a inanmak, her şeyin başı, insan olmanın ölçüsü, mü’min olmanın derin mânasıdır. Çünkü bu, her iyiliğin esası, erdemliğin ölçüsü, kâinatı anlamanın en sağlam anahtarıdır. Hayrın başlangıcı bu inanç sınırından başlar da ebediyete doğru uzanıp gider. Dünya hayatının nedeni, ölmenin sırrı, kıyâmetin maksad ve gayesi bununla anlaşılır.
Âhirete imân, ikinci kademede, birinci kademedeki imânı tamamlar. Dünyada fazîlet ve iyiliğin tek hedefinin mutluluk olduğunu gönüllere işler. Ölümlü hayatta fazîlet ve iyilik bu hedefini çoğu kez bulamadığına göre, ikinci bir hayatın varlığı kendiliğinden ortaya çıkmış oluyor. Hak dinler bu ikinci hayata «âhiret» diyor.
İmânın bu ikinci kademesi sorumluluk duygusunu oluşturup vicdanı geliştiriyor. İnsan haklarına saygılı olmayı hatırlatıp toplum bünyesinde fazîlet tohumlarını filizlendiriyor.
Üçüncü kademede meleklere imân, vahye inanmanın aslını oluşturmaktadır. Çünkü Allah sözünü peygamberlere getiren, meleklerdir. Meleğin varlığını inkâr, önce vahyi, sonra Kitap ve peygamberliği inkârı gerektirir. Bütün bunları kabul etmemek, âhiretin mevcudiyetini reddetmektir.
Kitabʹa inanmak, bizi basit bir âlemden yüce bir âleme doğru çekip götürmekte, Allahʹın kullarından neler beklediğini öğretip kul ile Rabbi arasında en sağlam ve en doğru ilgiyi sağlamaktadır. İnsan aklıyla bilinmesi mümkün olmayan kutsî âlemden haber getirmekte, hayatın hem gayesini, hem hedefini gönüllere işlemektedir. Kelimenin tekil olarak konulması, kitap ehlinden her birinin bir olan Allah’a dosdoğru inandığı takdirde, diğer hak dinlerin hepsine, önce ve sonra gönderilenine inanması gereğini yansıtmaya yönelik bulunuyor.
Peygamberlere inanmak, onların kul ile Allah arasında açmış oldukları geniş caddede yürümeyi, ilâhî terbiye ile mükemmellik düzeyinde bulunan o bahtiyarları örnek almayı gerektirir. İnsan ruhunu tatmin eden, gönülleri dolduran, vicdanları serinleten hakikatleri ancak Peygamberlerden işitmek mümkündür. Onları birer dâhi gibi görmek, çok akıllı ve zeki kabul edip söyledikleri sözleri insan düşüncesi ölçüsünde saymak çok basit bir benzetme ve illetsiz bir kıyas olur.
SOSYAL YÖNÜ
Yardım yapılacak, merhamet eli uzatılacakların başında «zevilkurbâ»(yakınlar)nın öne alınmasını, ona öncelik tanınmasını hatırlatır. İyiliğe herkesten çok insanın yakınları lâyıktır. Onlardan ilgiyi kesmek, İlâhî rahmete açık olan kapıyı kapamaktır. «Miskinlere verdiğin sadaka, bir sadaka sayılır. Ama yakınlarına verdiğin sadaka iki sadaka sayılır. » buyuran Peygamberimiz (A. S. ) bunun önemini belirtmiştir.
Yetimlere yardımda bulunmak, onlara şefkat kucağını açmak, toplumun üzerimizdeki haklarından biridir. Bu bakımdan Sevgili Peygamberimiz (A. S. ) yetimliğin acısını için için duyan bir insan olarak da onları her bakımdan korumuş ve korumamızı tavsiye etmiştir:
«Kendisine veya başkasına ait yetimin (korunup bakılmasını) üzerine alan kimse var ya, benimle o, şu iki parmak gibi birarada cennetteyiz. » (Sahîh-i Müslim: Ebû Hüreyre (R. A. )den).
Kendi haline terkedilen yetimlerin bir gün cemiyet bünyesinde önlenmesi zor problemler doğuracağını unutmamak gerekir. Babasız bir çocuğu topluma kazandırmak, şüphesiz ki hizmetlerin en güzeli, merhametin en anlamlısıdır.
«Yoksullar» diye çevirdiğimiz «mesakîn» kelimesi, kendilerine yetecek kadar yiyecek ve giyeceği elde etmeğe güç getiremiyen, acizlik içinde kıvranıp yüzsuyu dökmeyen kişilere verilen bir sıfattır. Cemiyetin bir parçası sayılan bu zavallıları korumak, onlara yardım elini uzatmak her Müslümana düşen bir vecibedir. İkinci Halîfe Hazreti Ömer (R. A. ) bir gün Medine sokaklarından birinde titrek adımlarla zor yürüyebilen bir adama rasladı. Derhal ilgilendi ve bir gayr-i müslim vatandaş olduğunu öğrenince üzüldü, «Bu adamlar güçleri yerinde iken devlete vergi ödediler. Bugün onları perişan bir halde bırakmamız hiçbir insaf ölçüsüne girmez» dedi ve derhal Beytülmâl (İslâm hâzinesi)den ona maaş bağladı.
«Yolda kalmış» diye çevirdiğimiz «İbn-i sebîl = yol oğlu», İslâmın şefkat ve merhamet havası içinde kullandığı bir deyimdir. Memleketine, çoluk-çocuğuna, tanıdıklarına hemen yetişme imkânını bulamıyan bir yolcu aslında zengin de olsa, bu durumda yardıma muhtaç bulunuyorsa, ona yardım elini uzatmak Müslümanın şanındandır. Yol ve yolculuk onun anası, babası, yakını ve her şeyi sayılır. Böylelerine yardım, Müslümanlar arasındaki güveni artırır.
Dilenenlere gelince, ihtiyaçların sokağa çıkardığı fakirlerdir. Aslında İslâmʹa göre dilenmek haramdır. Ne var ki sıkıntıya düşen, aç kalan kimselerle cemiyet ilgilenmiyorsa, o takdirde günlük nafakalarını elde etmek için böylelerin kapı kapı dolaşıp dilenmesine cevâz verilmiştir.
Köle ve esirlerin yardıma muhtaç bulunduklarını anlatmaya lüzum görmüyoruz. Bütün bunlara yardım etmek zekâta bağlı bir konu değildir. Bunlar için belli bir zaman ve yer de söz konusu olamaz. Cömertlik imânın gereğidir.
«Namazı kılan»
Allah hakiki imân ve fazîletin ölçü ve anlamını açıkladıktan sonra böyle bir imânın merhamet duygularını nasıl kamçılayacağına işâret etti ve sosyal yapımızdaki katkılarını sıraladı; sonra imânın ikinci derecede ve fakat birinci derecedeki meyveleri kadar önemli ve yararlı meyvelerini belirtirken «namaz kılmayı» öne aldı. Çünkü namaz küfürle imân arasında alâmet-i farikadır. Yakınlara, fakirlere, yoksullara, yetimlere, yolda kalmışlara, esir ve kölelere yardım etmek gelişen vicdanın gereği, Allah’a kul olmanın rahmetle yuğrulmuş ölçüsüdür. Namaz kılmak, ruhun gıdası, olgun insan olmanın yolu, Allah’a karşı görevlerimizin en üstünü ve en şereflisidir. Ama en uygun biçimde derin anlamıyla birlikte bilincine erişilmiş bir namaz kasdedilmiştir. Böyle bir namaz iyilik ve erdemliliğin rüknü, imânın sağlam dayanağıdır.
Kur’ân’da namazın dünyada iken insana sağlayacağı yararlar şu sözlerle anlatılmaktadır:
«(Ey Peygamber! ) Kitaptan sana vahyedileni oku; namazı kılmaya devam et; çünkü namaz cidden ahlâk dışı davranışlardan, (dine, akla ve sahih örfe ters düşen) uygunsuz şeyden alıkoyar. » (Ankebût sûresi âyet: 45).
«Şüphesiz ki insan, hırslı açgözlü yaratılmıştır. Kendisine bir kötülük dokununca basar feryadı. Bir iyilik erişince de (kıskanır da onu başkasından) menʹeder. Ancak şunlar müstesnâ: Namaz kılanlar ve namazlarına devam edenler. » (Meâric sûresi âyet: 19-23).
«Zekât veren»
İslâm dininde namazın ne kadar önemli bir yeri varsa, zekâtın da o derecede ve belki sosyal yönden daha anlamlı bir yeri vardır. Kur’ân’da pek az yerde namazdan söz edilirken zekât onunla birlikte anlatılmaz. Böylece bu iki ibâdet -biri bedenî, diğeri malî olmak üzere- iyilik ve erdemliğin omurgasını oluşturmaktadır. Diğer bir deyimle namaz, rûh ve vicdanı arındırmakta, zekât gönül rahatlığı, iç huzuru doğurmaktadır. O nedenle her biri imânın açık belgeleri, İslâm’ın farklı belirtileridir.
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizden sonra zekât vermemekte direnen bazı Arap kabileleri üzerine birinci halîfe Ebûbekir (R. A. ) asker göndermiştir. Yeri gelince bu konuya tekrar döneceğiz. Ancak diyebiliriz ki zekâtı gerektiği halde vermiyen kimse, İslâm’ın büyük rükünlerinden birini yıkmış sayılır. Ayni zamanda mânevî alanda imâm kökünden sarsıp mefluç hale getirmiş olur.
İslâm’ın insanlık dini olduğunu, sosyal adâleti en uygun biçimde gerçekleştirici bulunduğunu, insanlıktan yana her türlü hayır ve fazîlet kapılarını açık tuttuğunu bilmeyen bazı bilgisizler zekâttan kurtulmanın çarelerini araştırır: Ya malını nisabdan düşürmek için senesi dolmadan bir kısmını karısına bağışlar, ya da gelir getiren bir gayr-i menkule yatırın İnancı çok zayıf olanlardan bir kısmı da kendine göre bir çare düşünür: Malının zekâtını bir torba içine yerleştirip zekâta müstehak olan bir fakire verdikten sonra ayni torbanın o fakir tarafından kendisine bağışlanmasını sağlar ve sonra da fakirin eline birkaç kuruş sıkıştırıp meseleyi çözdüğünü zanneder. Üstelik buldukları bu çareye «çare-i şer’iyye» derler. Bu da işledikleri büyük günaha bir büyük günah daha ekliyerek İslâm şeriatını küçültmeye, kıymetini düşürmeye yönelik bir düşünce ve harekettir. El-Merağî’nin dediği gibi, bu tarz hile ve çareler Şeriatten değildir. Allah hem Kitabının yetmiş yerinde zekâttan söz etsin, verilmesini emretsin, teşvikte bulunsun; vermiyeni elîm bir azâb ile korkutsun, hem de göndermiş olduğu dinde bu gibi basit ve ölçüsüz hile ve çarelere kapı açsın; mümkün müdür? Evet bu tür hile ve çareler şer’î değil, sadece şeytanîdir. Daha doğrusu Allah’ın hükmüne razı olmamak, onu değiştirmeye kalkışmaktır.
Dinde bilgili ve anlayışlı olmak, Allah’ın kulları hakkında hayır dolu irâdesidir. Bu irâdenin yönelmediği bir kulda arzulanan dinî anlayışın bulunması çok zordur. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz buna temasla buyuruyor ki:
«Allah kimin hakkında hayır murad ederse, onu dinde bilgili ve anlayışlı kılar. » (Buharî - Müslim: Muaviye (R. A. )den).
«İbâdetin en üstünü, fıkıh (dinde bilgili ve anlayışlı) olmaktır. Dindarlığın en üstünü haram ve şüpheli şeylerden kaçınmak, iffetli yaşamaktır. » (Taberânî: İbn Ömer (R. A. )dan).
AHLÂKÎ YÖNÜ
İyilik ve erdemliğin günlük yaşantımızdaki yerini, sosyal yapımızdaki önemini belirttikten sonra ahlâkımız üzerindeki olumlu etkilerine geçiyoruz. Allah sağlam bir imânın yararlı meyvesini iyilik ve fazîlet potasında şekillendirdikten sonra bunun insan ahlâkıyla olan bağlantısını iki önemli hususta noktalamaktadır:
«Andlaşıp anlaştıkları zaman verdikleri sözü yerine getirenler.. »
Allahʹa dosdoğru imân edenlerin bir konuda andlaşması ve verdikleri söz son derece önemlidir. Doğruyu söylemek, ahde vefa etmek, yapılan andlaşma ve anlaşmaları bozmamak güzel ve köklü ahlâkın belirtisi olduğu gibi, kök salmış bir imânın da ayrılmaz parçasıdır. İnsanlar arasından yine onlardan yana çıkarılmış en hayırlı ümmet, son peygamberin ümmeti olduğuna göre, onların her söz ve davranışı diğer insanlar için sadece örnek ve model niteliğini taşımalıdır. İşte Kur’ân’da onların bu özelliğine parmak basılmakta ve dikkatler bu konuya çekilmektedir.
Ancak yapılan andlaşma Allah ve Resûlünün emir ve tavsiyelerine uygun olmadığı zaman veya dininin esaslarıyla ters düştüğü takdirde hüküm değişir.
Dünyanın huzur içinde ve bayındır bir ölçüde devamı için yapılan andlaşmalara bağlı kalmak gerektir. Hele bunu bozan Müslümanlar olursa, o zaman sulh ve selâmet dini olan İslâm’a ihanet edilmiş, Kur’ân’ın hakemliği bir tarafa itilmiş sayılır. Milletler arasındaki çatışmanın, kabileler arasındaki İtişmenin, akraba arasındaki gerginliğin bir ucu, ahde vefasızlığa dayanır. Mahkemelerimizde cereyan eden bu tür davaların %75’ni ihânet, verilen sözü yerine getirmemek, ahde vefa etmemek ve yakınların, komşu ve çevrenin haklarına dolaylı yoldan el uzatmak oluşturmaktadır.
«Zorda ve darda.. » sözlerine çevirdiğimiz «be’sâ ve darrâʹ» kelimelerini şöyle de açıklayabiliriz: B ü ’ s ’ sıkıntı ve fakirliktir. Darrâ’: İnsana zarar veren hastalık ve yara; kıymetli bir şeyi kaybetme, sevdiğinden uzak kalmaktır. Be’s’i ise kızışan savaşla yorumlayanlar çoğunluktadır.
Allahʹın sözü edilen üç durumda sabretmeyi övmesi ve sabredilmeye değer diğer şeylerden bahsetmemesi bu üç şeyin çok önemli olduğunu belirtmek ve bunlara karşı sabırlı olan bir mü’minin diğer şeylere karşı rahatlıkla sabredeceğini hatırlatmak içindir.
İnsan irâdesi ve bu irâdeyle gelişen rûh, bütün olgunluk ve irfanını daha çok sözü edilen üç olay karşısında isbat edebilir. Bunun için Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz savaşırı kızışıp iki ordu karşı karşıya geldiği zaman savaş alanından kaçmayı büyük günahlardan saymış ve böylesinin tevbesinin kabul olunacağında şüphe izhâr etmiştir.
Sağlam bir imân mâneviyatı kuvvetlendirir, cesareti artırır, Allah yolunda ölmeyi şereflerin en üstünü kabul eder ve bu uğurda hayatı hiçe saymanın yüksek şuur ve anlamını gönüllere ve dimağlara işler. Hakiki imândan mahrum olanlar ise, yaşamayı her zaman ölmeğe tercih ederler. Savaşa isteyerek değil, kanunlara boyun eğmek zorunda bulundukları için katılırlar. Bu nedenle insanlık tarihinde Allahʹa gönülden inanıp bağlananlardan daha kahramanca savaşanlar, onlar gibi Allah yolunda ölmeye can atanlar pek az görülmüştür. «İşte bunlardır doğru olanlar ve bunlardır korunup sakınanlar (Allah’tan korkup yaşayışını ilâhî sınırlar İçinde düzene sokanlar.)»
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle imânın esasları, iyilik ve erdemliğin mâna ve hedefi, sonuç ve gayesi; ibâdetin önemi; dikkat çekici üç durumda sabretmenin derin anlamı belirtildikten ve bütün bunların sağlam bir imân doğrultusunda gerçekleşebileceğinden; Allah korkusu ve O’na olan üstün sevgi ve saygı düzeyinde gerçek değerini bulacağından söz edildikten sonra aşağıdaki âyetlerle böylesine semereli bir imân ve irfana erişen müʹminlerin kısas konusunda adâlet ölçülerini aşmayacağı ve gerekirse misillemeyi bırakıp kısmî bir bağışlamaya gidebileceği ve böylece bir canı, ölümü hak etmesine rağmen hayat nîmetine kavuşturmanın inceliği üzerinde duruluyor; iyilik ve fazîletin kaynağı sayılan bir imânın adâlet ölçülerine, eşit haklara saygılı bulunacağına işâret ediliyor ve sonra da kısas (misilleme)nin felsefesi yapılarak nedenselliği belirtiliyor; ölüm cezasının karşısında olanlara toplum psikolojisini, insan denilen bu meçhulü iyi tanımaya çalışmalarını dolaylı yoldan tenbih ederek akıllarını kullanmaları öneriliyor.