Mü'min Suresi 10-17. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا يُنَادَوْنَ لَمَقْتُ اللّٰهِ اَكْبَرُ مِنْ مَقْتِكُمْ اَنْفُسَكُمْ اِذْ تُدْعَوْنَ اِلَى الْاِيمَانِ فَتَكْفُرُونَ قَالُوا رَبَّنَا اَمَتَّنَا اثْنَتَيْنِ وَاَحْيَيْتَنَا اثْنَتَيْنِ فَاعْتَرَفْنَا بِذُنُوبِنَا فَهَلْ اِلٰى خُرُوجٍ مِنْ سَبِيلٍ ذٰلِكُمْ بِاَنَّهُٓ اِذَا دُعِيَ اللّٰهُ وَحْدَهُ كَفَرْتُمْ وَاِنْ يُشْرَكْ بِهِ تُؤْمِنُوا فَالْحُكْمُ لِلّٰهِ الْعَلِيِّ الْكَبِيرِ هُوَ الَّذِي يُرِيكُمْ اٰيَاتِهِ وَيُنَزِّلُ لَكُمْ مِنَ السَّمَاءِ رِزْقًا وَمَا يَتَذَكَّرُ اِلَّا مَنْ يُنِيبُ فَادْعُوا اللّٰهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ رَفِيعُ الدَّرَجَاتِ ذُو الْعَرْشِ يُلْقِي الرُّوحَ مِنْ اَمْرِهِ عَلٰى مَنْ يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ لِيُنْذِرَ يَوْمَ التَّلَاقِ يَوْمَ هُمْ بَارِزُونَ لَا يَخْفٰى عَلَى اللّٰهِ مِنْهُمْ شَيْءٌ لِمَنِ الْمُلْكُ الْيَوْمَ لِلّٰهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ اَلْيَوْمَ تُجْزٰى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ لَا ظُلْمَ الْيَوْمَ اِنَّ اللّٰهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ

17.

İnkar edenler var ya, muhakkak onlara: "Allah'ın (size) gazabı, sizin kendinize olan gazabınızdan daha büyüktür. Çünkü siz imana çağırılırdınız da inkar ederdiniz" diye seslenilir.

Diyanet İşleri

11.

Onlar da şöyle derler: "Ey Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün, iki defa da dirilttin. Günahlarımızı kabulleniyoruz. Şimdi (bu ateşten) bir çıkış yolu var mı?"

12.

"Bu, sizin tevhid çerçevesinde Allah'a çağrıldığında inkar etmeniz, O'na ortak koşulduğunda ise inanmanız sebebiyledir. Artık hüküm yüce ve büyük Allah'a aittir."

13.

O, size ayetlerini gösteren, sizin için gökten bir rızık indirendir. Ancak O'na yönelen, düşünüp ibret alır.

14.

O halde, kafirlerin hoşuna gitmese de, siz dini Allah'a has kılarak O'na ibadet edin.

15.

O, dereceleri hakkıyla yükseltendir, Arş'ın sahibidir. Buluşma günü hakkında (insanları) uyarmak için, iradesiyle ilgili vahyi kullarından dilediğine, kendi indirir.

16.

O gün onlar ortaya çıkarlar. Onların hiçbir şeyi Allah'a gizli kalmaz. Bugün mülk (hükümranlık) kimindir? Tek olan, her şeyi kudret ve hakimiyeti altında tutan Allah'ındır

17.

Bugün herkese kazandığının karşılığı verilir. Bugün asla zulüm yoktur. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

10- İnkâr edip kâfir olanlara şöyle seslenilir: «Şüphesiz, Allah’ın gazâbı, sizin kendi nefislerinize olan gazap ve düşmanlığınızdan çok büyüktür. Hani (dünyada) imâna çağrıldığınız zaman, red ve inkâr ederdiniz. »

11- Derler ki: «Ey Rabbimiz! Bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin ve biz de günahlarımızı bir bir açıklayıp kabul ettik; artık çıkış için bir yol var mıdır? »

12- Bu böyledir; çünkü bir olan Allah’a çağrıldığınızda küfrederdiniz; O’na ortak koşulunca inanırdınız. Artık hüküm O Yüce Büyük Allah’a aittir.

13- 0 Allah ki, size açık belgelerini, muʹcize ve delillerini göstermek­te ve üzerinize gökten rızık indirmektedir. Ancak O’na yönelip gönül veren­ler öğüt ve ibret alırlar.

14- O halde kâfirler hoşlanmasa da siz (ey mü’minler! ) dini Allah’a hâlis kılarak gösterişten uzak, samimiyetle Oʹna duâ edip yalvarın.

15- Dereceleri yükselten, Arşʹın sâhibi, (insanları) kavuşma gününe karşı uyarmak için emrinden olan ruhu (vahyi) kullarından dilediğinin kal­bine indirir.

16- O kavuşma günü ki, onlar ortaya çıkarlar, onlardan hiçbir şey Allahʹa gizli kalmaz. Bugün mülk kimindir? Bir olan her şeyi kudret, salta­nat ve tasarrufu altında tutan Allahʹındır.

17- Bugün her kişi ne kazanmışsa onun karşılığını görür. Bugün hak­sızlık diye bir şey yoktur. Şüphesiz ki Allah, hesâbı çabuk görendir.

İLGİLİ HADÎSLER

Sahîh kaynakların tesbitine göre İhlâs üzere duâ hususunda Resûlül­lâh (A. S. ) Efendimiz ashabına şunu okumalarını tavsiye etmiş ve kendisi de namazlardan sonra ona devam etmiştir:

«Allahʹtan başka ilâh yoktur. O birdir; ortağı yoktur. Mülk Oʹnundur; hamd (her türlü güzel övgü) Oʹna mahsustur. Oʹnun kudreti her şeye ye­ter. Güç ve kuvvet ancak Oʹnunladır. Oʹndan başka ilâh yoktur. Ancak Oʹna ibâdet ederiz. Nîmet Oʹnundur; fazl-ü-kerem Oʹna gittir. Güzel övgü Oʹna mahsustur. Allahʹtan başka ilâh yoktur. Kâfirler istemese bile, (müʹminler) dini (ibâdeti) ancak Oʹna ıhlâsla has kılarlar. » (Müsned-i Ahmed: 2/177 - İbn Ebî Hâtim)

«O çok yüce, çok mübârek Allahʹa, kabul olunacağına kesinlikle ina­narak duâ ediniz. Biliniz ki Cenâb-ı Hak gerçekten gâfil bir kalpten yükse­len duâyı kabul etmez. » (Müsned-i Ahmed - İbn Kesîr: 4/73)

ALLAH’IN ÂYETLERİ ÜZERİNDE İNKÂR VE İNATLA TARTIŞAN KÂFİRLER

«İnkâr edip kâfir olan­lara şöyle seslenilir: Şüphesiz Allahʹın gazabı, sizin kendi nefsinize olan gazap ve düşmanlığınızdan çok büyüktür.. »

Kâinatın her parçası Allah’ın ayrı bir âyeti, varlığının bir başka delili­dir. İnen Kur’ân âyetleri ise, bize bunları tanıtmakta ve Cenâb-ı Hakk’a uza­nan doğru yolu göstermektedir.

Bunca âyet, belge ve delillere rağmen hâlâ inkârda ısrar edip hakika­te sırtını döndüren inkârcı sapıklar, dönüş yapmadan ölecek olurlarsa, ken­dilerine çok yazık etmiş ve bir bakıma kendi kendilerini cezalandırmış olur­lar. Böylece lâyık oldukları Cehennem’e girip yerlerini aldıktan sonra, Al­lahʹın onlar hakkındaki hükmünün değişmiyeceğini çok iyi anlamaya baş­lar ve büsbütün kahrolurlar. Allahʹın gazabının çok daha büyük olduğunu idrâk ederek, nice fırsatları kaçırdıklarına hayıflanırlar.

İşte âhiret gününde kendini böylesine elim bir çizgiye getiren kâfirler, o çok üzücü ortam içinde kendi kendilerine öfkelenip dünyada iken neden akıl ve idrâklerini iyi ve doğru yolda kullanmadıklarını düşünürler ve ister istemez kahrolup yoklara karışmayı isterler. Bunun üzerine görevli me­lekler onlara şöyle seslenirler: «Şüphesiz Allahʹın gazabı sizin kendi nef­sinize olan gazap ve düşmanlığınızdan çok büyüktür. Hani (dünyada) imâ­na çağrıldığınız zaman, red ve inkâr ederdiniz. Şimdi o yaptıklarınızın karşı­lığını görüyorsunuz. »

KÜFÜR RUHA EZİYET, KALBE YÜKTÜR

Küfür, hakkı red ve Cenâb-ı Hakkʹın varlığını, birliğini, kudret ve aza­metini inkârdır. O sebeple her yanıyla ruha sıkıntı verir, kalbe ağırlık geti­rir, sonsuz yaşama ümitlerini yok eder. Oysa ruh, Cenâb-ı Hakk’ın kudre­tinin tecelli ve tezahürüdür ve ancak o yüce kudrete imânla gıdalanır ve huzura kavuşur. Sonra da tertemiz bir halde O’na dönmekle ebediyen mut­lu ve bahtiyar olur. İnkâr ise, ruhu karartır; aynı zamanda huzursuz ve ka­rarsızlığa düşürür. Her bakımdan kalbe yük olup insanın iç ve dış âleminde denge ve düzeni bozar. Sirke balı nasıl ifsat ederse, inkâr da bütün kutsal değerleri ve yararları bozar. Böylece onun ruh ve bedende yaptığı tahribat, bıraktığı kir ve pas Cehennem ateşinde bile ebediyen paklanmaz.

İKİ ÖLÜM VE İKİ DİRİM

«Derler ki: Ey Rabbimiz, bizi iki de­fa öldürdün, iki defa dirilttin.. »

Âhiret gününde meleklerin sergilediği bu safhada iyice bunalıp ümitle­rini kaybeden kâfirler şöyle derler: «Ey Rabbimiz, bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin ve biz de günahlarımızı bir bir açıklayıp kabul ettik; artık çıkış için bir yol var mıdır? »

«İki ölüm»den maksat, biri dünyadaki hayatın son bulması; diğeri ise inkârcı sapıklara uygulanan kabir azabıyla bir bakıma ruhların öldürülürcesine cezalandırılmasıdır. İki dirimden biri, yoktan var kılınıp hayat dü­zeyine ayak basması; diğeri öldükten sonra ya kabirde ruhun bir bakıma değişik bir ölüm dönemi geçirip iyice uyanmasıdır, ya da ikinci hayata kal­dırılmasıdır. Ancak kabir âleminde inkârcı günahkârların ruhlarının karşı­laştığı azabın onlara bir ölüm dönemi geçirdiği şeklindeki yorumu şu iki âyet kuvvetlendirmektedir:

«(Onlar artık o gün) biz birinci ölümümüzden başka bir daha ölmeye­ceğiz ve biz azâba da uğratılmayacağız değil mi? (derler). » (Saffât Sûresi: 58)

«(Müʹminler) ilk ölümden sonra artık orada ölümü tadmazlar. (Allah) onları Cehennem azabından korumuştur. » (Duhân Sûresi: 56)

Böylece, âhirette ebedî saadet yurduna erişen mü’minlerin sadece dün­ya hayatlarının sona ermesiyle bir defaya mahsus olmak üzere ölümü tadmış olacakları açıklanırken, kâfirlerin bir ölüm değil iki ölüm tadacakları; biri dünya hayatları sona ererken, diğerinin kabir âleminde uğratılacakları elim azâptan dolayı ruhları ölürcesine bir dönem geçirirken gerçekleşeceği anlaşılıyor. Nitekim konumuzu oluşturan on birinci âyetle bu hususa işâret edilmektedir.

Ayrıca iki ölüm ve iki dirimle ilgili şu yorumlara da yer verildiğini görü­yoruz:

a) İbn Abbas (R. A. ) ile İbn Mesʹûdʹa (R. A. ) göre: İnsanlar babalarının sulbünde ölgün bir halde idiler; sonra diriltildiler. Sonra da kurtulması müm­kün olmayan dünya hayatının son kertesine gelip noktalanmasıyla ikinci kez ölürler. Arkasından kıyâmet günü diriltilirler. İşte iki ölüm ve iki dirimin anlam ve yorumu budur.

b) Süddîʹye göre: Önce dünyada öldürülürler; sonra kabirde suâl için diriltilirler ve arkasından tekrar öldürülürler ve sonra da âhirette tekrar di­riltilirler.

Suddî’nin yorumuna pek iltifat edilmemiştir. Zira ölen bir kişinin bede­ninin artık kıyâmet kopuncaya kadar dirilmesi söz konusu değildir. Kabirde­ki sual, bedene değil, ruha yöneliktir. Ancak ruhla beden arasındaki mane­vî irtibat kıyâmete kadar sürer.

ÂHİRET AZABININ SEBEBİ

«Bu böyledir. Çünkü bir olan Allah’a çağrıldığınızda küfrederdiniz; Oʹna or­tak koşulunca inanırdınız. Artık hüküm O Yüce Büyük Allahʹa aittir. »

Âhiret azabını gerektiren birçok günah ve suçlar vardır; ama bunların en büyüğü küfür ve nifaktır. İlgili âyetle bu husus belirtilirken küfrün, sa­pıklığın iki nedeni üzerinde durulmaktadır.

a) İnkârcı maddeciler Allah’ın varlığını ve birliğini tasdîka çağrılınca, onu nefretle red ve inkâr ederler.

b) Allahʹa ortak koşulunca hemen kabul eder ve inanırlar.

Nitekim Mekke putperestlerinden çoğunun anlayış ve tutumu böyle idi. Günümüzün eğitilerek yetiştirilen inkârcı maddecilerinin de tutum ve düşünceleri buna yakın bir anlam ve hüküm taşımaktadır. Öyle ki, dine dâvete hiç tahammülleri yoktur. Allah’ın varlığını kabule yanaşmazlar; aksi­ne O’nu inkâr için durmadan delil toplayıp getirmeye ve bir takım mantıkî oyunlar düzenlemeye yeltenirler.

Putperest Araplar cehaletleri ve atalarının dinine körü körüne bağlı kalmaları yüzünden «Tevhîd İnancı»ndan uzaklaşmışlardı. Günümüzdeki inkârcılar ise, eğitim yoluyla saptırılıp beyinleri yıkandığı için sözü edilen inanç çizgisinden kopmuşlardır.

Kıyâmet günü insan için dönüşü mümkün olmayan yeni bir dönemdir. Öyle ki teklîf dönemi sona erip çok gerilerde kalmıştır. Artık ne peygamber gönderilir, ne kitap indirilir, ne de dost ve eğiticinin bir yararı olur. Tabii Cenâb-ı Hakkʹın şefaate izin verdikleri müstesnâ..

Hüküm o çok yüce, çok büyük Allahʹındır. Hazırladığı plân ve koydu­ğu kanunlar gereği hükmedecektir. Kimselerin itiraz hakkı olmayacak, özür beyan etmenin hiç bir anlam taşımıyacağı herkes tarafından bilinecektir. Şüphesiz ki Cenâb-ı Hakk’ın kulları hakkında vereceği hüküm bir yönüyle kullarının amel ve niyetine göredir, bir yönüyle de İlâhî adâletin şaşmaz­lığına yakışır anlamdadır.

İLÂHÎ KUDRETİN KEMÂLİ

«O Allah ki, sîze açık belgelerini, mu’cize ve delillerini gösterir; üzerinize gökten rızık indirirdi... »

İnkârcı sapıkların, verilecek azap ile tehdît edilip ölmeden önce iyi dü­şünmelerine işârette bulunulduktan sonra, Allahʹın kudretinin yüceliği ve kemaliyle ilgili belgelerle akıllarına ışık tutuluyor ve malzeme veriliyor. Ay­nı zamanda düşünce ufkunu genişletip dini ve sağlığı koruyan iki önemli İlâhî beyâna dikkatler çekiliyor. Şöyle ki:

a) İnsanın kendi yapısında ve dış âleminde İlâhî varlığa ve birliğe de­lâlet eden sayısı belirsiz delil ve belgeler her gün gözler önüne serilmekte ve her parçası Cenâb-ı Hakkʹın kudret fırçasının çizgilerini taşımaktadır. Ak­lını bu düzeye getirip kullanan kimseler için din ve dünya nimetleri birlikte gerçekleşir.

b) Gökten kaynakları besleyecek, toprağa feyiz ve bereket verecek rı­zık indirilmektedir. Böylece her olay bir kanunu yansıtmakta, her kanun İlâhî kudreti temsîl etmektedir.

GÖKTEN RIZIK İNDİRİLMESİNİN İLMÎ AÇIKLAMASI

İlk nazarda suların buharlaşması, bulut ve yağmurun meydana gel­mesi ve beraberinde toprağa yararlı maddeler taşıması; güneş ışınlarının bitki, hayvan ve toprağa hayat vermesi düşünülebilir. Ama bilimsel olarak bu konuyu incelediğimiz zaman gökten rızkın nasıl oluşup indiğini daha iyi anlarız. Şöyle ki:

Yağmurlu havada yıldırım ve şimşeklerin tesiriyle havadaki oksijen ve azot birleşerek renksiz azot-monoksit gazını oluşturmaktadır. Bu gaz da tekrar oksijenle birleşerek turuncu renkli azot-dioksit meydana gelmekte ve yine yıldırım ve şimşeklerin tesiriyle havadaki nemlik ve azottan amon­yak meydana gelmektedir. Azot-dioksit ise nemliliğin tesiriyle nitrik-aside dönüşmekte, böylece nitrik-asit ile amonyak havada bulunan karbonik asit­le birleşerek amonyum-nitrat ve amonyum-karbonat oluşmaktadır.

İşte oluşup meydana gelen bütün bu tuzlar yağmurla birlikte yeryüzü­ne inmekte ve yerdeki mevcut kalsiyum tuzları ile birleşerek kalsiyum- nitratı meydana getirmektedir. Bitkiler de bu tuzu emerek gelişme imkânı bulmaktadır.

Böylece bitkileri yiyip beslenen hayvanlar çeşitli proteinler oluştur­makta ve hayvanların etini, sütünü, yumurtasını yiyen insanlar yeterince gıdasını alıp beslenmektedir.

Bu plânlı, proğramlı ameliye ve alış-verişten anlıyoruz ki Kurʹânʹda Ce­nâb-ı Hakk’ın rızkı gökten indirdiği açıklanırken bize ip ucu verilmekte, İl­mî araştırma yapanlara ışık tutulmakta ve hareket noktası belirlenmek­tedir. (Bilgi için bak: Rûm Sûresi: 24, Râd Sûresi: 12, 13. âyetlerin tefsiri)

ÂYET VE BELGELERLE ALLAHʹA İNANIP YÖNELMEK

Yukarıda da belirtildiği gibi, Cenâb-ı Hakk’ın varlığına inanmakta tak­lît ile yetinmeyip tahkikî anlamda isbat edip kabullenmek, insanın kalbin­de köklü bir imân oluşturur. Kur’ân-ı Kerîm her vesileyle insan aklına ses­lenmekte, ışık tutup malzeme vermek suretiyle onu bu gerçeğe çevirmek istemektedir.

Kendi kısır düşünce çemberi içinde bocalayıp Allah’ın varlığını kabul etmeyenler ise, bu incelikleri, hakikat ve hikmetleri düşünme ihtiyacını duy­mazlar. Her şeye madde gözüyle bakıp onun ötesinde mânevî kutsal de­ğer; sağlam ve değişmeyen bir plân ve devam edegelen proğram aramaz­lar.

O halde kendi yapısında İlâhî kudretin hilkat damgasını ve O’nun sa­natının incelik ve mükemmelliğini taşıyan insana yakışan odur ki: Kendi­siyle o sonsuz kudret arasında en sağlam irtibatı oluşturan tahkikî imâna sahip olmaktır. Böyle bir imân ise, sâlih amel denilen feyizli ürünler verir. Dini ve dindarlığı gösterişten uzak tutup İhlâs derecesine yükseltir.

İNKÂR ÇEMBERİNİ KIRIP AŞMAK

«O halde kâfirler hoşlanmasa da siz (ey müʹminler), dini Allahʹa hâlis kılarak gösterişten uzak, samimi­yetle Oʹna duâ edip yalvarın. »

İnkârcı sapıklar herkesin kendilerinin inanç ve anlayış doğrultusunda yürümesini ister ve kendilerine uyanları alkışlarlar. Hakk’ı red ve inkâr et­meyi, ibâdeti alay konusu yapmayı aydın ve ilerici kişi olmanın gereği sa­yarlar. Ellerine geçirdikleri dünya nîmetlerini ve sağladıkları makam ve mer­tebeleri dinsizlerden yana arpalık düzeyine getirirler. Allahʹa dosdoğru imân edenleri hor ve hakîr görüp küçümserler.

İşte böylesine üzücü ortam ve çevre içinde bulunan mü’minler, imân­dan kaynaklanan şahsiyetlerini, vakar ve sabırlarını izhar edip kulluğu, din ve dindarlığı Allah’a hâlis kılarlarsa, kendilerini Cenâb-ı Hakk’ın geniş lütuf ve inâyetine lâyık görülme düzeyine getirmiş olurlar. Zira imân son de­rece kıymetli bir cevherdir. Onu satın alabilmek İçin üstün gayret ve feda­kârlıklar göstermek ve birtakım sıkıntılara katlanmak gerekir.

İşte konumuzu oluşturan âyetlerde mü’minlerin İhlâs ile Allah’a yönel­melerinin anlam ve hikmeti budur.

DERECELERİN YÜKSELTİLMESİ

«Dereceleri yükselten, Arşʹın sâhibi.. »

Cenâb-ı Hakkʹın celâl ve azametini yansıtan üç sıfatının tecellisine yer verilmekte ve böylece gerçek büyüklük ve yüceliğin, ancak Allahʹın lâyık gördüğü kimselerde tezahür edeceğine işârette bulunulmaktadır.

Şüphesiz büyüklüğün, yüceliğin sınırı ve sonu yoktur. O da bütünüyle Allah’a mahsustur. Ne var ki O, dileyip seçtiği kullarının derecelerini yük­seltir; ama kulları O’nun derecesini yükseltemez. Çünkü O her bakımdan kemal üzeredir. Öyle ki, dünyadan da, içindeki makam ve mertebelerden de; göklerden ve ondaki derecelerden de çok daha yüksek ve yüce olan şerefli Arş’ın sâhibidir. O’nun kudreti, tedbîr ve tasarrufu Arş’a tecelli et­mekte ve oradan varlık âlemine yönelmektedir.

O bakımdan Cenâb-ı Hak vahyi dilediğine indirir ve dilediğinin kalbini bu İlâhî iltifatına mazhar kılar. O halde en şerefli, en saygın, en aziz insan, Allah’tan en çok korkup, kötülüklerden sakınan ve günlük hayatını İlâhî nizama göre düzenleyen kimsedir. (Bilgi için bak: Hücurat Sûresi: 13. âyetin tefsiri)

Âyette geçen «ruh»tan maksat, vahiydir. Nitekim Nahl Sûresi’nin ikin­ci âyetinde bu husus yeterince açıklanmıştır.

Böylece Kurʹân-ı Kerîm’de geçen «ruh» ismi, bulunduğu cümle ve ko­nuya göre beş şekilde yorumlanır:

1- Melek Cebrâîl ve indirdiği vahiy,

2- İnsana hayat ve yetenek veren, fakat mahiyeti bilinmeyen mânevî varlık,

3- Kurʹân-ı Kerîm,

4- Allahʹın yarattıklarından çok büyük bir varlık,

5- Kalplere hayat verip dimağları aydınlatan İlâhî kelâm..

İLÂHÎ VAHYİN HEDEF VE AMACI NEDİR?

«(insanları) kavuşma gününe karşı uyar­mak için emrinden olan ruhu (vahyi) kullarından dilediğinin kalbine indirir. »

Cenâb-ı Hakk’ın peygamberlere indirdiği vahyin birçok amaç ve hik­metleri söz konusudur. Onlardan başta geleni, insanların dünya ile âhiret arasında köprü kurup dengeli, düzenli bir hayat yaşamalarını ve selîm bir kalp ile Allah’a kavuşmalarını sağlamaktır.

Bu bakımdan ilgili 15. âyetle sözü edilen inceliğe değinilerek o güne «yevm-i telâk» denilmiştir. Zira bedenlerle ruhlar, idare edenlerle idare edi­lenler, putlarla putperestler, zâlimlerle mazlûmlar, Allah için dostluk kuran­lar birbirlerine mülaki olup karşılaşacaklar. Her şeyden önce herkes Al­lah’ın tecelli edecek adâletine ve hükmüne kavuşmuş bulunacak.

İlk insan Adem (A. S. )dan son doğacak insana kadar gelip geçenlerin hepsi kabirlerinden kaldırılacak, gizli kapalı hiçbir şey kalmayıp ortaya dö­külecek ve öylece herkes ne olduğunu, kaç kırat bulunduğunu anlayacak; hüküm münhasıran Allah’ın olacak. (Bilgi için bak: Âdiyat Sûresi: 9-11. ve Zilzâl Sûresi âyetleri tefsiri)

O GÜN MÜLK KİMİNDİR?

«Bugün mülk kimindir? Bir olan, her şeyi kudret, saltanat ve tasarrufu altında tutan Allahʹındır. »

Geçici bir mülke bağlanıp güvenmek büyük gaflettir. Şu dünyada biz insanların zâhiren sâhip olduğumuz her mülk eğreti olarak elimizde bulu­nuyor. O halde mülkün hakikî sahibi değilizdir. Nitekim kıyâmet olayı mey­dana gelip her canlı ölünce, dünya bomboş kalacak ve bu sırada Cenâb-ı Hak varlık âlemine şöyle seslenecek : «Bugün mülk kimindir? » O’nun bu sorusuna cevap veren bulunmayacak. O, kendi kudretinin üstünlüğünü iz­hâr edip kendi sorusunu kendisi cevaplayacak: «Bir olan, her şeyi kudret, saltanat ve tasarrufu altında tutan Allah’ındır. »

Diğer bir yoruma göre: Cenâb-ı Hak insanları ikinci hayata kaldırıp dirilttikten sonra aynı soruyu soracak ve görevli melekler belirtilen şekilde cevap verecek.

Mülkün bütünü Allahʹa ait ilân edilirken iki önemli sıfat anılmaktadır: Vâhid ve Kahhar.. Birincisi her türlü eş ve ortağı, yardımcı ve desteği red­detmekte; İkincisi her şeyin O’nun kahr-u saltanatının önünde baş eğdiği­ni; yegâne üstünlüğün Oʹna ait bulunduğunu açıklamaktadır.

MUTLAK ADÂLET VE HESAPTA SÜRAT

«Bugün her kişi ne kazanmışsa onun karşılığını görür. Bugün haksızlık diye bir şey yoktur. Şüphesiz ki Allah hesabı çabuk görendir. »

«Kirâmen Kâtibîn» denilen «Hafeze» meleklerinin tesbiti, amel defterle­ri, konuşturulan organların şehadeti en sağlıklı belgeler olarak ortaya konu­lur. Her şeyi en iyi bilen Cenâb-ı Hak adâlet terazisini kurar. Herkes dünya­da niyeti doğrultusunda işlediğinin karşılığını eksiksiz görür. Zira Cenâb-ı Hakk’ın kurduğu düzende, yaptığı işlerde, verdiği hükümlerde zulüm, den­gesizlik, düzensizlik hiçbir zaman söz konusu olamaz. O, mutlak anlamda kemal mertebesinde âdildir. 17. âyetle bu husus çok kısa ve özlü anlatım­la açıklanmaktadır.

İlim ve kudretinin sınırı, tecellilerinin sayısı hiçbir rakamla ifade edile­mez. Çünkü rakam kapsamına girmez. Yerler, gökler ve varlık âlemi bütü­nüyle O’nun kudret elindedir. Bütün insanların hesabını aynı anda ve çok kısa bir sürede görecek kudrettedir. Her insana aynı anda hitap etmek O’na ağır gelmez. Amel defterlerinin tamamını aynı anda okutup amelleri ortaya koymak bir müşkilat doğurmaz. Dünya’da bile bir düğmeyi çevirmek­le yüz binlerce ampul bir anda yanmakta; elektronik beyin denilen bilgi­sayar, verilen proğramı bir kaç saniyede ekrana getirmekte ve bir ülkede hazırlanan bir konu, meydana gelen bir olay aynı anda bütün dünya ül­kelerinin televizyonlarında gösterilmektedir.

İnsan zekâsı ve gücü böylesine bir başarı sağlarken, onu yaratıp var­lık alanına getiren Cenâb-ı Hakkʹın sonsuz ve sınırsız kudreti neler yapa­maz? İşte bunun için 17. âyetin sonunda «Allah hesabı çabuk görendir» buyurulmakta ve O’nun kudretine yakışan sürati düşünmemiz ilhâm edil­mektedir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, mevcut imkân ve yeteneklerini hakkı arayıp bul­ma yolunda kullanmayıp kendilerine zulmeden inkârcı sapıkların, âhiret gününde gerçeği görüp anlayınca bir çıkış yolu arayacakları konu edildi. Sonra da İlâhî kudretin yüceliğine delâlet eden belgelere yer verilerek bir­takım uyarılar yapıldı. Hesapların çarçabuk görüleceği gün gelmeden önce, insanın kendi kendini hesaba çekip hayatını İlâhî düzene uydurmasının ge­reği üzerinde duruldu.

Aşağıdaki âyetlerle, yüreklerin gırtlaklara gelip dayanacağı, zâlimler için hiçbir yardımcı dostun bulunmayacağı âhiret gününün dehşetiyle, in­kârcı zâlimlerin uyarılması emrediliyor. Cenâb-ı Hakk’ın ancak hak ile hük­medeceği hatırlatılarak, İlâhî adâletin şaşmazlığına dikkatler çekiliyor. Son­ra da inkâr ve zulümleri sebebiyle yıkılıp sadece kalıntıları yer yer ayakta duran milletlerin tarihini ve yıkılış sebeplerini incelemeleri, öylece İlâhî hük­mün, olayların tekerrür etmesiyle tekrarlanacağının bilinmesi isteniliyor.