Ra'd Suresi 16-18. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ قُلِ اللّٰهُ قُلْ اَفَاتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِهِ اَوْلِيَٓاءَ لَا يَمْلِكُونَ لِاَنْفُسِهِمْ نَفْعًا وَلَا ضَرًّا قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَصِيرُ اَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُ اَمْ جَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَاءَ خَلَقُوا كَخَلْقِهِ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْ قُلِ اللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَسَالَتْ اَوْدِيَةٌ بِقَدَرِهَا فَاحْتَمَلَ السَّيْلُ زَبَدًا رَابِيًا وَمِمَّا يُوقِدُونَ عَلَيْهِ فِي النَّارِ ابْتِغَاءَ حِلْيَةٍ اَوْ مَتَاعٍ زَبَدٌ مِثْلُهُ كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْحَقَّ وَالْبَاطِلَ فَاَمَّا الزَّبَدُ فَيَذْهَبُ جُفَاءً وَاَمَّا مَا يَنْفَعُ النَّاسَ فَيَمْكُثُ فِي الْاَرْضِ كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلَّذِينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمُ الْحُسْنٰى وَالَّذِينَ لَمْ يَسْتَجِيبُوا لَهُ لَوْ اَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَمِيعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِهِ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ سُوءُ الْحِسَابِ وَمَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمِهَادُ

17.

De ki: "Göklerin ve yerin Rabbi kimdir?" "Allah'tır" de. De ki: "O'nu bırakıp da kendilerine (bile) bir faydası ve zararı olmayan dostlar (mabutlar) mı edindiniz?" De ki: "Kör ile gören bir olur mu? Ya da karanlıklarla aydınlık bir olur mu? Yoksa Allah'a, O'nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu yaratma ile Allah'ın yaratması onlara göre birbirine mi benzedi?" De ki: "Her şeyin yaratıcısı Allah'tır. O, birdir, mutlak hakimiyet sahibidir."

Diyanet İşleri

17.

O, gökten su indirdi de dereler kendi ölçülerince dolup aktı ve sel üste çıkan köpüğü aldı götürdü. Süs eşyası veya yararlanılacak bir şey elde etmek için ateşte erittikleri şeylerden de böyle köpük olur. İşte Allah, hak ile batıla böyle misal getirir. Köpüğe gelince sönüp gider. İnsanlara yararlı olan ise yerde kalır. İşte Allah, böyle misaller verir.

18.

Rablerinin emrine uyanlar için mükafatın en güzeli vardır. Ona uymayanlar ise, yeryüzünde olan her şey ve onun yanında bir katı daha kendilerinin olsa, kurtulmak için hepsini kurtuluş fidyesi olarak verirlerdi. İşte hesabın kötüsü bunlar içindir. Varacakları yer de cehennemdir. O ne kötü yataktır!

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

16- De ki: göklerin ve yerin Rabbi kimdir? De ki: Allahʹtır. De ki: böyle iken Allahʹı bırakıp kendilerine ne bir yarar ne de bir zarar vermeye mâlik olamıyanları mı dost ve yardımcı ediniyorsunuz? De ki: görmeyenle gören bir midir? Veya karanlıklarla aydınlık eşit midir? Yoksa Allahʹın ya­rattığı gibi yaratan ortaklar mı buldular da o sebeple yaratma hususu on­lar üzerinde bir benzetme mi meydana getirdi? De ki: her şeyin yaratanı Allahʹtır. O, birdir, mutlak üstündür, her şeyi kaza ve kader çizgisine, irâ­desine, hükmüne sokan O’dur.

17- Gökten su indirdi de dereler kendi ölçüsünce dolup taştı. Sel, üste çıkan köpüğü yüklenip götürdü. Süs eşyası veya yararlanılacak (baş­ka) bir şey elde etmek amacıyla ateşte ısıtıp erittikleri şeylerden de bu­nun gibi köpük (posa) meydana gelir. İşte Allah hak ile bâtıla böyle misâl getirir. Köpüğe gelince, uçup gider; insanlara yarar sağlayan şeylere ge­lince, yerde (dipte) kalır. İşte Allah, böylece misâller getirir.

18- Rablerinin çağrısına olumlu cevap verip gelenlere, en güzeli vardır. Onun çağrısına olumlu cevap vermeyenler ise, yeryüzündekilerin hepsi ve bir misliyle beraber onların olmuş olsaydı, (herhalde) onu kurtu­luş fidyesi verirlerdi. İşte bunlara hesabın kötüsü vardır; yurtları Cehennem’dir, o ne kötü yataktır.

İLGİLİ HADÎSLER

«Şüphesiz ki, Allah’ın benimle gönderdiği doğru yol ve ilim, bir kara parçasına dokunan yağmura benzer. O kara parçasının bir kısmı, suyu kabullenir de çokça çayır-çimen yeşertir. Bir kısmı ise, suyu iyice içine alıp toplar da Allah onunla insanlara yarar sağlar: İçerler, otlatırlar, sular­lar ve ziraat ederler onunla. Bir kısmı da kaygandır, suyu tutmaz, çayır-çimen de yeşertmez.

İşte bu misal, Allah’ın dininde anlayışlı ve bilgili olan ve Allahʹın be­nimle gönderdiği şeylerle kendisini yararlandıran kimseye benzer. O hem yararlanır, hem de öğrenir ve öğretir. Ve şu kimse gibi ki, başını kaldırıp bakmaz; Allahʹın benimle gönderdiği hidâyeti (doğru yolu) kabul et­mez.. » (Buharî/ilim: 20- Müslim/fezâil: 15- Ahmed: 4/399)

«Benimle sizin durumunuz, ateş yakıp kelebek ve uçan çekirgelerin gelip ona düşmesine ve onun da o gelenleri ateşten uzaklaştırmaya çalış­masına benzer. Ben, ateşe düşmemeniz için eteğinizden tutup çekerim; siz ise, elimden kurtulup kaçmaya (ateşe doğru gitmeğe) çalışırsınız! » (Buharî/enbiyâ: 40, rikak: 26- Müslim/fezâil: 17, 18, 19- Tirmizî/edeb: 28- Ahmed: 2/244, 312 - 3/392)

ALLAH HAKKINDA YANLIŞ DÜŞÜNCE VE HATALI İNANÇ

«De ki: Göklerin ve yerin Rabbi kimdir? De ki: Allah’tır... »

İlgili âyetle, Mekke ve çevresindeki putperestlerin Allah hakkında doğ­ru bir bilgileri olmadığı, çok yanlış inançlara sahip bulundukları belirtiliyor. Aynı zamanda Allah hakkında yeterli ve köklü bilgiye sahip olmayanlar da uyarılıyor.

Nitekim müşriklere, «göklerin ve yerin yaratanı kimdir? » diye soruldu­ğunda, «Allah... » derlerdi. Buna rağmen putlardan, yıldızlardan ve bazı canlı yaratıklardan, Allah’tan istenecek şeyleri isterlerdi de Allahʹa yakı­şanı o gibi bâtıl ilâhlara yakıştırırlardı. O yüzden onlara hem putperest, hem de müşrik denilmiştir.

Allahʹtan başka edindikleri ilâhlara tapmadıkları zaman onlara bir za­rar, taptıkları zaman bir fayda veremiyecekleri açık-seçik ortada iken, ba­zı kimseler nasıl oluyor da Allah’ı bırakıp onları dost ve yardımcılar, kur­tarıcı ve şefaatçiler ediniyorlar?! Kur’ân bu olayı açıklarken hayret ifadesi kullanarak, Allah’ın mükemmel ve kusursuz sanatının eşsiz ve benzersiz eseri olan insanın bu kadar küçülmesini ve kendisi gibi, hattâ kendisinden çok aşağı derecede olanları ilâh edinip tapmasını; eliyle yaptığı putların karşısına geçip dua ve ibâdette bulunmasını şaşılacak bir tutum, hayret edilecek bir düşünce ve anlayış olarak vasıflandırıyor. Böyle bir inanç ve düşüncenin körlük üstüne körlük, karanlık üstüne karanlık olduğunu ha­ber vererek; insanların mutlak düzen karşısında akıllarını ve zekâlarını iyi­ce kullanmaları isteniliyor.

GÖRMEYENLE GÖREN BİR OLUR MU?

«De ki: Görmeyenle gören bir midir? »

Biri önünü görüp varacağı yeri bilerek yol alır; diğeri yedildiği takdir­de bir yere gidebilir. Yedenle yedilen eşit olur mu? Onun gibi, dosdoğru imân edip içini ve dışını aydınlatanla; inkâr, inat ve ümitsizliğin doğurduğu karanlıklar içinde bocalayanlar bir olur mu? Biri insanlığa rahmet, diğeri azaptır. Biri çevresini aydınlatır, diğeri karanlığa boğmaya çalışır. Biri hil­katin hikmetini ve amacını bilip hayatını ona göre düzene sokmakta, diğe­ri gayesizlik havası içinde gününü gün etme ölçüsüzlüğü içinde ömrünü tüketmektedir. Biri Allah’ına inanıp O’na yakın olma gayreti içinde gönül sofasına erişmekte, diğeri Allahʹı inkâr edip iç sıkıntısı içinde bocalamak­tadır.

Bir düşünürün dediği gibi, Allah’ını bulan kimse, ne kaybetmiştir? Al­lah’ını kaybeden ne bulmuştur? Şüphesiz ki, Allah’ını bulan, huzur, sükûn, kanaat, sevgi, saygı, ümit ve güven bulur. Onu kaybeden bunların hepsini kaybetmiş olur.

Şüphesiz ki, Allah’ın yokluğunu isbat etmek mümkün değildir. Ama O’nun varlığına ve birliğine delâlet eden milyonlarca delil ve belge mev­cuttur. Daha doğrusu kâinatın her parçası O’nun damgasını taşımakta, her şey O’nu tesbîh ve tenzîh etmektedir.

ALLAHʹIN YARATTIĞI GİBİ YARATMA GÜCÜNE SAHİP OLAN ORTAKLARI MI VARDIR?

«Yoksa Allahʹın yarattığı gibi yaratan ortaklar mı buldular da o sebeple yaratma hususu onlar üze­rine bir benzetme mi meydana getirdi?! »

İlim adamları asırlardır araştırmalar, deneyimler, gözlemler yaptılar da ancak insan bedenini, binadaki tuğlalar misali örüp meydana getiren hücrelerin varlığını tesbit ettiler. Hücre yapısını oluşturan protoplazmayı gördüler, analizini yapıp albuminden oluşan madde olduğunu, yani kar­bon, oksijen, azot, hidrojen ve kükürtten bileşen bir sıvı maddeden mey­dana geldiğini gün ışığına çıkardılar. Fakat hücredeki canlılık vasfının ve­ya olayının nasıl meydana geldiğini bulamadılar. Hücreyi oluşturan mad­deleri belli ölçü ve terkiplerde biraraya getirebildiler, ama ona canlılık ve­remediler. Onun için Kurʹân-ı Kerîm, ilgili âyetle, «yoksa Allahʹın yarattığı gibi yaratan ortaklar mı buldular? » buyurarak, Allah’tan başka yaratma kudretine sahip başka bir varlığın bulunmadığını vurguluyor. Böylece ilim adamlarına, konuyu bu açıdan ele almalarını hatırlatarak hareket nokta­larını belirliyor.

Konuyu biraz daha açıklamak gerekirse, döl yatağına düşen aşılı yu­murtayı misal verebiliriz. Sözü edilen yumurta bölünerek çoğalır ve her bölünme ve çoğalmayla birlikte canlılık vasfı da çoğalır, yani bölünmeden meydana gelen her hücre aynı zamanda canlıdır. Bu bölünme 2, 4, 8, 16, 32, 64... şeklinde, gittikçe çoğalıp hızlanarak devam eder. Yeni canlının hücre çoğalması başlayınca meydana gelen ilk 32 hücre, toparlak bir hal alır. Bu toparlağın içi sıvı ile doludur. İşte insan olsun, hayvan olsun, meydana gelecek yaratığın başlangıcı bu 32 hücredir. Bir bebeğin doğum zamanı gelinceye kadar bu hücreler 45 defa bölünürler. Bu bölünme so­nucunda hücrelerin sayısı 26 trilyonu bulur. İşte bu yüksek rakam yeni doğan bir bebekteki hücrelerin sayısıdır.

Hangi kimya laboratuvarında böylesine canlı ve düzenli hücreler mey­dana getirilerek istenilen sonuca varılabilir? Bu mümkün müdür? Kim Al­lah ile yarışabilir? Bir hücreyi bile meydana getiremezken, kalkıp Allah’ı inkâr etmek veya Oʹna ortak koşmak derin bir gafletin, haddini bilmezli­ğin tâ kendisi değil midir?

Kemik hücreleri incelendiğinde, şu harika olay karşımıza çıkmaktadır: Bu hücreler kendi kendilerine vücudumuzdaki kemikleri ne bir eksik, ne de bir fazla meydana getirirler. Deri hücreleri insanın aklının alamıyacağı bir doğrulukla vücudun nerelerini kaplayacağını bilir, ona göre çalışırlar. Sı­cak ve ıslak bir ortamda geçen bu inanılmaz hayat faaliyetinde her hücre tam bulunması gereken yeri alır. Deri hücreleri göz hizasında saydamlaşır, saydam tabakayı meydana getirir.

Bu misalleri çoğaltmak mümkün. Ama hatıra gelen bir soru vardır, o da, canlı olan her hücre yüklendiği proğramı aksatmadan, bir yanlışlığa meydan vermeden nasıl oluyor da yerine getirebiliyor? İşte insan aklının cevap bulup veremediği bu hassas noktada Allah’ın varlığı, ilmi ve kud­reti devreye giriyor. O bakımdan ilgili âyette, Allah hakkında şüpheli olan­ların veya O’na ortak koşanların, ya da büsbütün inkâr edenlerin anlayış ve tutumları hayretle karşılanıyor.

DE Kİ: HER ŞEYİ YARATAN ALLAHʹTIR

Allah önce canlının yapısını meydana getirecek hücreyi yaratır ve ona canlılık verir. Bölünüp belli bir düzeye gelince ona İnsanî ruhu yerleş­tirir. Bütün bu kimyasal, biyolojik ve matematiksel olaylar birbirini düzenli şekilde izlerken beşer kudretini aşar. Nitekim günümüze kadar yapılan İl­mî çalışmalar, ancak ilâhî kudret tezgahında oluşturulan bu olayların ana­lizini yapabilmektedir. Eğer ortada böyle bir terkip olmasaydı, analizi de elbette söz konusu olamazdı.

Gerçek bu olunca, canlıdaki canlılığı ve ana rahmindeki ceninin taşı­dığı hayvanî ve İnsanî ruhları, İlâhî kudrete irca’ etmemek, körlük ve basîretsizlik değil midir? Aynı zamanda karanlık bir cehalet sayılmaz mı? Bir hücreyi olsun yaratamıyanlar, nasıl olur da Allah’ı inkâr edebilirler?! Can­lının cansızdan meydana gelmediği muhakkaktır. O halde canlıyı meydana getiren Allah’ın kusursuz tezgâhı önünde eğilip Oʹna secde etmekten başka yol var mıdır? Akıl ve idrâk bu yoldan başka bir yol gösterebilir mi?

Âyetin son kısmında Allah hakkında iki sıfat kullanılmıştır ki, her yö­nüyle büyük bir hikmeti ve inceliği yansıtmaktadır:

1. V â h i d

2. K a h h a r

Birincisi, Allah’ın ülûhiyette ortağı, dengi ve benzeri olmadığına, tek­rar etmiyen bir olduğuna, eşyanın her parçasında Oʹnun birliğinin damga­sının bulunduğuna delâlet eder. İkincisi ise, Allahʹın mutlak üstün olduğu­nu, varlık âlemini hüküm ve irâdesi altında tuttuğunu, her şeyin o yüksek kudretin karşısında baş eğip emrine râm olduğunu ifade eder. O halde bir canlı yaratabilmek için, birçok sıfatlarla beraber bu iki sıfatı da kemal mertebesinde taşımak gerekir. O da hiç bir zaman beşer için mümkün de­ğildir. Hakikat bu olunca, yaratan ancak O’dur, kâinat her zerresiyle, ato­muyla Oʹnun kudretinin ve ilminin tasarrufu altındadır.

HAK İLE BÂTILA MİSAL

«Gökten su indirdi de dereler kendi ölçüsünce dolup taştı. Sel üste çıkıp köpüğü yüklenip gö­türdü.. »

Kur’ân-ı Kerîm ilgili âyetle, Allah’ın varlığına, birliğine, mutlak kudreti­ne, yüksek irâdesine delâlet eden ve daha çok İlmî bir anlam taşıyan bel­geleri gözler önüne serdikten sonra, hak ile bâtılın daha iyi anlaşılıp tefrik edilmesi için önce akıl yoluyla duyguya, duygu yoluyla da akla ve her iki yoldan ilme geçişler sağlıyor ve şu iki misali veriyor:

1- Yağmurun yağması sonucu derelerin kendi ölçülerine göre dolup taşması,

2- Sel üstüne çıkan köpüğün yüklenip götürülmesi ve bir süre son­ra köpüğün sönüp kaybolması..

Yüce âlemden İlâhî rahmet ve feyiz iner de kalp ve vicdanlar, idrâk ve anlayışlar kendi ölçülerine, imân ve irfanlarına göre onlardan nasiple­rini alırlar ve öylece dolup taşarlar. Üste çıkan şüphe ve tereddüt köpük­leri çok geçmeden sönüp gider.

Hak, şatafatlı değildir; ama o hep güçlüdür, kudretlidir ve mütevazidir. Kendi doğrultusunda hedefine ilerlerken feyiz ve rahmet, adâlet ve hakseverlik, Yüce Yaratan’a kulluk ve teslimiyet bırakır. Tıpkı dereleri dol­duran yağmur gibi.. Arazi üzerinden akıp giderken bir yandan ona hayat verir, ekin için yararlı mil bırakır. Oysa o mil suyun içinde seyrederken pek görünmez. Ayrıca yağan yağmurla birlikte toprak için çok faydalı maddeler de iner. Bâtıl ise, şatafatı sever, içi boştur, tıpkı köpük gibi, suyun üstünde yüzer, dikkatleri çeker. Fakat az sonra sönüp gider, geriye yararlı bir şey bırakmaz.

Kur’ân-ı Kerîm Levh-i Mahfuz’dan indikten sonra, gönülleri vadiler mi­sali, anlayış, imân ve irfanları nisbetinde doldurmaktadır; dolup taşınca da oradaki şüphe, cehalet, inat ve benzeri köpükleri üste çıkarır ve çok geç­meden o köpükler sönüp kaybolur.

Gönül vadisi küfür ve azgınlıkla veya nifak ve şikakla tıkanmışsa, Kur’ân’ın feyiz ve bereketine pek yer kalmamış sayılır. Önce o tıkanmaya sebep olan nesneleri Kelime-i Şehadetle temizlemek gerekir.

Süs eşyası ve yararlı şeylerin imal edildiği kıymetli madenler de böy­ledir. Ateşte, türüne göre belli bir ısı derecesinde tutulunca erirler, karışık olan posa ve cüruf ayrılır, asıl cevher meydana çıkar. Hak ile bâtıl kazara birbirine karışır da neyin nesi olduğu pek anlaşılmazsa, Kurʹân’ın potasına konulup eritilince, hak bütün sadeliğiyle ortaya çıkar, bâtıl ise posa ve cü­ruf misali bir tarafa atılır.

İlgili âyetle ayrıca, insanlardan yana sadece suyun değil, birçok faydalı madenlerin de yaratıldığı belirtiliyor. Sudan yararlanmaya çalıştığımız gibi, yeraltı ve yerüstü madenlerden de yararlanmamız konu ediliyor. Ancak sözü edilen madenlerin ciddi şekilde analizlerinin yapılmasına, hangisinin hangi ısı derecesinde eridiğinin tesbiti cihetine gidilmesine ihtiyaç söz ko­nusudur ki, âyette bilhassa buna işâret edilmektedir.

ALLAHʹIN DAVETİNE OLUMLU CEVAP VERENLER

«Rablarının çağrısına olumlu cevap verip ge­lenlere, en güzeli vardır. »

Cenâb-ı Hak, kendi varlık ve kudretini insanlara, yine onların duygu, akıl, idrâk ve anlayış yollarıyla gösterip öğretmeğe, ilim yoluyla tanıtıp belletmeğe geniş çapta imkân hazırlamış, gereken malzemeyi vermiş ve sonra da onları çağrısına hazır duruma getirmek için kitap indirmiş ve peygamber göndermiştir.

Böylece hiçbir zaman körükörüne bir davet, boş ve anlamsız bir ses­lenme söz konusu değildir. Allah önce sofrayı donatıp hazırlamış, sonra da insanları o sofraya dâvet etmiştir. Sofra ortada yoksa, dâvet de olamaz.

Rabbü’l-âlemîn olan Allah, rahmet, gufran, inâyet, feyiz ve bereketini kullarına eriştirmek için insanı bunları alıp benimseyecek vasıflarda yara­tıyor, sonra da bunlardan yararlanma yol ve yöntemini açıklayan kitap in­diriyor ve bununla da yetinmeyip, o kitabı en güzel şekilde açıklayan pey­gamberler gönderiyor. Her şey tamam olup ortam hazır olunca da dâvet başlıyor. Olumlu cevap verenlere daha güzeli, daha iyisi veriliyor. Bu da şüphesiz ki, ebedî saadet yurdu olan Cennet’tir ve oradaki nîmetlerin en üstünü de ilâhî rızadır.

Olumlu cevap vermeyenlere gelince: Artık onlara hazırlanıp takdim edilecek başka bir sofra yoktur. Çünkü ömürleri boyunca önlerine konu­lan İlâhî sofra hep açık vaziyette onları beklemekteydi. Ruhuna gıda ver­mek, vicdanını arındırmak, kalbini feyiz ve rahmetle doldurmak, ümit do­lu bir hayat yaşamak isteyenler, kendi kaderlerini böylece belirlemiş olur­lar. Allah kimseye haksızlık etmez, ama insanlar kendilerine haksızlık eder­ler.

Yarın kıyâmet pazarında, düne kadar hayal sandıkları şeylerin, inan­mak istemedikleri safhaların hakikat olduğunu ayan, beyan görünce, iş­ledikleri suçu, yüklendikleri vebali, yaptıkları ihmali anlayacaklar, neden sonra.. Ve işte o zaman dünya dolusu ve bir misli de beraberinde altınları olsa fidye vermekte bir an bile tereddüt etmiyecekler. Ne yazık ki, ne bu imkâna sâhiptirler, ne de orada altın ve gümüşün değeri vardır. İşte hesabın kötüsü bunlaradır. Varacakları yer Cehennem’dir ve orası çok kötü bir ya­taktır..

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, gökleri ve yeri belli düzen ve dengede tutan Al­lahʹın ancak ibâdet edilmeğe lâyık olduğu açıklandı. Rab sıfatıyla kâinatı yönlendirdiğine işâretle her şeyin Oʹnun buyruğuna baş eğdiğine atıf ya­pıldı. Sonra da O’nun hayat veren dâvetine olumlu ve olumsuz cevap ve­renlere nasıl bir karşılık hazırlandığı anlatıldı.

Aşağıdaki âyetlerle, Cenâb-ı Hak tarafından indirilen hakkı görenle görmeyenin eşit olmadığı belirtiliyor.. Sonra da bu gerçeği ancak sağduyu sahiplerinin idrâk edeceği hatırlatılarak onların sekiz kadar özellikleri an­latılıyor.