Al-i İmran Suresi 165-168. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

اَوَلَمَّٓا اَصَابَتْكُمْ مُصِيبَةٌ قَدْ اَصَبْتُمْ مِثْلَيْهَا قُلْتُمْ اَنّٰى هٰذَا قُلْ هُوَ مِنْ عِنْدِ اَنْفُسِكُمْ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ وَمَا اَصَابَكُمْ يَوْمَ الْتَقَى الْجَمْعَانِ فَبِاِذْنِ اللّٰهِ وَلِيَعْلَمَ الْمُؤْمِنِينَ وَلِيَعْلَمَ الَّذِينَ نَافَقُوا وَقِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا قَاتِلُوا فِي سَبِيلِ اللّٰهِ اَوِ ادْفَعُوا قَالُوا لَوْ نَعْلَمُ قِتَالًا لَاتَّبَعْنَاكُمْ هُمْ لِلْكُفْرِ يَوْمَئِذٍ اَقْرَبُ مِنْهُمْ لِلْاِيمَانِ يَقُولُونَ بِاَفْوَاهِهِمْ مَا لَيْسَ فِي قُلُوبِهِمْ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِمَا يَكْتُمُونَ اَلَّذِينَ قَالُوا لِاِخْوَانِهِمْ وَقَعَدُوا لَوْ اَطَاعُونَا مَا قُتِلُوا قُلْ فَادْرَؤُ۫ا عَنْ اَنْفُسِكُمُ الْمَوْتَ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ

166.

Onların (müşriklerin) başına (Bedir'de) iki mislini getirdiğiniz bir musibet (Uhud'da) sizin başınıza geldiğinde, "Bu, nereden başımıza geldi?" dediniz, öyle mi? De ki: "O (musibet), kendinizdendir." Şüphesiz Allah'ın gücü her şeye hakkıyla yeter.

Diyanet İşleri

166-167.

(166-167) İki topluluğun (ordunun) karşılaştığı günde başınıza gelen musibet Allah'ın izniyledir. Bu da mü'minleri ortaya çıkarması ve münafıklık yapanları belli etmesi içindi. Onlara (münafıklara), "Gelin, Allah yolunda savaşın veya savunmaya geçin" denildi de onlar, "Eğer savaşmayı bilseydik, arkanızdan gelirdik" dediler. Onlar o gün, imandan çok küfre yakın idiler. Ağızlarıyla kalplerinde olmayanı söylüyorlardı. Oysa Allah, içlerinde gizledikleri şeyi çok iyi bilmektedir.

168.

(Onlar), kendileri oturup kaldıkları halde kardeşleri için, "Eğer bize uysalardı, öldürülmezlerdi" diyen kimselerdir. De ki: "Eğer doğru söyleyenler iseniz kendinizden ölümü savın."

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

165- Hal böyle iken, düşmanlarınıza iki misli dokundurduğunuz bir musibet size dokununca mı, «bu neden böyle? » dediniz! De ki: Bu kendinizdendir. Doğrusu Allahʹın kudreti her şeye yeter.

166 - 167- İki topluluğun karşılaştığı günde başınıza gelen musibet de Allahʹın izniyledir. Bu da müʹminleri belirlemesi, münafıklık yapanları da ayırt etmesi içindir ki onlara: «Geliniz Allah yolunda savaşınız veya (hiç olmazsa) savunmaya geçiniz» denilmişti; onlar ise «Biz savaşmasını (veya savaş olacağını) bilseydik arkanızdan gelirdik» diye cevap vermiş­lerdi. Onlar o gün imândan çok küfre yakındılar. Kalblerinde olmayanı ağızlarıyla söylüyorlardı. Allah neyi gizlediklerini daha iyi bilendir.

168- O münâfıklar ki, oturdular da savaşa katılan kardeşleri için, «Bize uyup kalsalardı öldürülmezlerdi» dediler. De ki: Eğer doğrulardan iseniz haydi kendinizden ölümü geri çevirin!

İNİŞ SEBEBİ

Hattab oğlu Ömer (R. A. ) diyor ki:

«Uhud savaşında mü’minlerin başına gelen musibetin iki misli Bedir savaşında düşmanlarının başına gelmişti. Bedir savaşında müşrikler 70 kadar ölü, bir o kadar da esir vermişlerdi. Uhud savaşında Müslümanlar sadece 70 kadar şehit vermişti. Ayrıca Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz ya­ralanmıştı. Böylece Müslümanlar Bedir savaşında tam bir üstünlük, Uhud savaşının başlangıcında da kısmî bir başarı sağlamışlardı. İslâmʹın bu iki savaşta iki galibiyeti söz konusudur. Müşrikler ise sadece Uhud savaşında bir süre ve bir defaya mahsus olmak üzere üstünlük elde etmişlerdi. (Esbâb-ı Nüzul / Nisâburî - İbn Kesîr)

Bedir savaşında elde edilen esirler öldürülmeyip kurtuluş akçesi alı­narak salıverilmişlerdi. Uhud’da ise sözü edilen hezimet müʹminleri şaşkına döndürmüş, yaptıkları hatayı unutarak «Bu neden böyle oldu? » diye söylenmişlerdi.

Yukarıdaki âyet, bunun neden böyle olduğunu açıklar mânada in­miştir.

İTİKADI YÖNÜ

(Külli ve cüzʹî irâdeler)

«Bu neden böyle? dediniz. De ki: bu, kendinizdendir. »

İnsan bir bakıma tam irâdeye sâhip değildir. İlâhî irâdeyle vücut bu­lan ve insan hayatını belli bir süre devam ettirmeğe yönelik olan kanun­lar, insan irâdesi dışında işler durumdadır; aynı zamanda hayatımızın bir­çok yönleriyle ilgilidir. O halde Sünnetullah denilen bu kanunlar biz iste­sek de, istemesek de şaşmadan hedefine doğru gider; kendisine uyan­ları mutlu, uymayanları mutsuz eder.

Bu nedenle diyebiliriz ki, insan irâdesi sınırlıdır ve birçok tarafıyla İlâhî irâdeye bağlıdır. Bir bakıma ise, bütünüyle İlâhî irâdeye bağlıdır. Şöy­leki küllî irâde cüz’î ve sınırlı irâdeyi meydana getirmiş ve fakat onu sı­nırlı biçimde serbest bırakmıştır. İlâhî irâde ve kudretle var olan insan, vücudunun bazı bölümlerini harekete geçirme ve kullanma irâdesine sa­hiptir, ama bütünüyle bu mekanizmaya hâkim değildir. Beynimiz istesek de istemesek de faaliyetini sürdürmektedir. İç organlarımız da öyle. Kal­bimize «dur, çalışma» desek, o yine çalışacaktır.

Bundan çıkaracağımız sonuç şudur: Biz kendimizi yaratmadığımıza göre, başka üstün bir kudretin irâdesi yaratılmamızı sağlamıştır. O hal­de biz o kudrete bağlı bulunuyoruz, tamamıyla O’nunuzdur, kendimize ait değilizdir.

Ancak bu yüce ve sonsuz kudret bizim önümüze -hayatımız ve var­lığımızla ilgili- kanunlar koymuş; cüz’î bir irâde vermek suretiyle bizi bu kanunlarla başbaşa bırakmıştır. Dilediği zaman müdahale de edebilir. Akıl ve irâdemizle ona uyduğumuz ve peygamberi dinlediğimiz nisbette hayat bize güler yüzünü gösterir. Uymadığımız nisbette de bizi üzer ve ağlatır.

İşte Kur’ân’da konumuzla ilgili âyet bu derin mâna ve hikmeti yansıt­maktadır. Bedir savaşında düşmana oranla sayı ve teçhizat bakımından zayıf durumda olan İslâm mücahitleri buna rağmen parlak bir zafer elde etmişlerdi. Uhud savaşında ise, biraz daha güçlü ve hazırlıklı olmalarına rağmen yenilgiye uğramışlardı. Bunun verdiği şaşkınlıkla mü’minler, «Bu neden böyle oldu? » demekten kendilerini alamamışlardı. Kur’ân bunun cevabını, İslâm Akaidinin önemli bir bölümünü aydınlatır ölçü ve anlamda veriyor:

«De ki: Bu, kendinizdendir. » İrâdenizi İlâhî Sünnet doğrultusunda kullanmadığınızın tabii sonucu ve gereken cezâsıdır. Peygamberin verdiği emir, bu Sünnete tamamen uygundu. Ama sizin bu emre muhalefetiniz Sünnete ters düşmüştür. Başınıza gelen musîbet bundandır. Küllî irâde kimseye haksızlık etmez, O en doğru yolu çizip önünüze koymuş ve sizi serbest bırakmıştır. Ama siz cüz’î irâdenizle bu çizginin dışına çıktınız. O halde başınıza gelen kendinizdendir.

Allah’ın kudreti her şeye yeter

Ama Allah’ın kanunları değişmez. Meğerki bir mu’cize meydana ge­tire; bu da istisnâ teşkil eder.

Allah dileseydi o anda sizi galip duruma getirebilirdi; çünkü kudreti bütün kâinatı kapsayıp kuşatmıştır. Fakat hem koyduğu Sünnetin şaşmadan devam etmesi gereklidir; hem de böyle bir fırtınada gerçek mü’min­lerle, İslâm’a gönlü yatışmayan münafıkları belirlemekte büyük yararlar vardır. Kur’ân buna «Allahʹın izni» tabirini vererek akidenin diğer önemli bir kısmına dikkatleri çekmiştir.

İlâhî İrâde

İlâhî İrâde iki yönde tecelli eder: Biri sebep ve sünnete bağlı olmak­sızın; diğeri sebep ve sünnete bağlı olarak ortaya çıkar. «O (Allah), bir şeyi (var kılmayı) dileyince, O’nun emri sadece «ol! » demesidir, o şey he­men oluverir. » (Yâsîn sûresi: 82) meâlindeki âyet birinci irâdeyle ilgilidir. «İki topluluğun karşılaştığı günde başınıza gelen musibet de Allahʹın izniyledir. » meâlin­deki âyet ise, ikinci irâdeyi yansıtır. (Âl-i İmrân: 166)

TARİHÎ YÖNÜ

Âyet-i Kerîmeyle daha çok Uhud savaşında cereyan eden olayların nedeni üzerinde duruluyor. Mekke müşrikleri savaş için Medine dolayla­rına geldiklerinde, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz bir meydan savaşından zi­yade Medine’de kalıp savunma durumuna geçmeyi düşünüyordu. Bu dü­şünce aynı zamanda münafıkların başı Abdullah bin Ubeyʹin arzusu isti­kametinde idi. Ansarʹın ileri gelenleri ise, Medineʹde kalmayı bir zül sa­yarak Medine dışına çıkılıp gelen düşmanı karşılamayı daha uygun gö­rüyorlardı. Bu düşünce Ashabın çoğu tarafından tasvip gördüğü için Re­sûlüllâh kendi düşüncesinden vazgeçerek evine döndü ve savaşa çık­mak için zırhını giyinip silahını kuşandı. Ansardan bazı zatlar Resûlüllahʹa muhalefet ettiklerinin farkına vararak büyük bir pişmanlık duydular ve durumu Hz. Peygambere bildirdiler. O da: «Bir peygambere, savaşa ha­zırlanıp silah kuşandıktan sonra geri dönmek yaraşmaz» diyerek alınan kararın uygulanacağını belirtti. Münafıklar tedirgin oldular, çıkıp çıkma­makta hayli tereddüt geçirdiler. Sonunda gizli bir plânla savaşa çıkmayı kabul eden Abdullah bin Ubey ve yandaşları da hazırlandılar. Bin kişilik bir ordu yola çıktı. Çok geçmeden Abdullah bin Ubey gizli plânını ortaya koydu: Kendisine uyan üçyüz kişiyle geri döneceğini duyurdu. Mücahit­lerden Amr bin Haram (R. A. ) onun bu davranışını kınadı, çünkü amacının ne olduğunu az-çok tahmin ediyordu. Rivayete göre, Amr, Abdullah bin Ubeyyʹe yaklaşarak şöyle dedi:

«Size Allah’ı hatırlatırım; Peygamberinizi ve kendi vatandaşlarınızı terkedip gitmeniz doğru değildir. Bu fikrinizden vazgeçiniz. » Onlar ise: «Savaşmasını veya savaş olacağını bilseydik, herhalde size uyar, ayrılmazdık» diyerek yarı alaylı bir tavırla savaşa katılmıyacaklarını belirttiler. Kalblerinde olmayanı ağızlarıyla söyleyip münafıklığın alâmetini bir kez daha ortaya koydular. Allah onların kalblerinde gizlediklerini çok daha iyi bilir.

Konumuzu oluşturan âyet bir bakıma bu olayı hatırlatmakta, müʹminlerin daha uyanık olmalarına işârette bulunmaktadır.

Münafıkların amacı, İslâm ordusunun moralini bozmak, Hz. Muham­medʹe olan bağlılık ve inançlarını sarsmak, böylece hem savaşın kaderi­ni müşrikler lehine çevirmek, hem Müslümanlar arasına fitne tohumlarını atıp onları bu konuda birbirine düşürmekti. Oysa hak bir an için yenilgiye uğrasa da hakikatte üstündür.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Geçen âyetlerle Uhud savaşında müʹminlerin yenilgiye uğramasının sebebi açıklandı. O gün münafıkların küfre daha yakın bulundukları ve nihâyet İlâhî irâdenin ne yolda tecelli ettiği ve edeceği belirtildi. Ölümden kaçmanın veya korkmanın fazla bir yarar sağlamıyacağı hatırlatılarak imândan gelen bir cesaretin her zaman için faydalı olacağına işâret edildi.

Aşağıdaki âyetle, İslâm’ın insanlıktan yana açmış olduğu hidâyet yo­lunda Allah için şehit edilenlerin Allah katında diri oldukları, canlarına karşılık üstün nîmetlere, ferahlatıcı saadetlere nasıl eriştikleri çok duyar­lı ve anlamlı biçimde anlatılıyor.

Sonra da İslâm düşmanlarının toplanıp gelmesinden endişe etmiyen kâmil müʹminlerin yine imânlarından dalga dalga yükselen kahramanlık­larına dokunularak bunun yenilmez bir kuvvet olduğu hatırlatılıyor. Ayrı­ca mü’minlerin bütün felâket ve musibetlere rağmen Allah ve Resûlüne nasıl bir teslimiyet içinde bağlandıkları en canlı örnek olarak sergileniyor.