A'raf Suresi 159-162. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

وَمِنْ قَوْمِ مُوسٰٓى اُمَّةٌ يَهْدُونَ بِالْحَقِّ وَبِهِ يَعْدِلُونَ وَقَطَّعْنَاهُمُ اثْنَتَيْ عَشْرَةَ اَسْبَاطًا اُمَمًا وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰى مُوسٰٓى اِذِ اسْتَسْقٰيهُ قَوْمُهُ اَنِ اضْرِبْ بِعَصَاكَ الْحَجَرَ فَانْبَجَسَتْ مِنْهُ اثْنَتَا عَشْرَةَ عَيْنًا قَدْ عَلِمَ كُلُّ اُنَاسٍ مَشْرَبَهُمْ وَظَلَّلْنَا عَلَيْهِمُ الْغَمَامَ وَاَنْزَلْنَا عَلَيْهِمُ الْمَنَّ وَالسَّلْوٰى كُلُوا مِنْ طَيِّبَاتِ مَا رَزَقْنَاكُمْ وَمَا ظَلَمُونَا وَلٰكِنْ كَانُوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَ وَاِذْ قِيلَ لَهُمُ اسْكُنُوا هٰذِهِ الْقَرْيَةَ وَكُلُوا مِنْهَا حَيْثُ شِئْتُمْ وَقُولُوا حِطَّةٌ وَادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّدًا نَغْفِرْ لَكُمْ خَطِٓيـَٔاتِكُمْ سَنَزِيدُ الْمُحْسِنِينَ فَبَدَّلَ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْهُمْ قَوْلًا غَيْرَ الَّذِي قِيلَ لَهُمْ فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ رِجْزًا مِنَ السَّمَاءِ بِمَا كَانُوا يَظْلِمُونَ

162.

Musa'nın kavminden (insanları) hak ile doğru yola ileten ve onunla adaletli davranan bir topluluk da vardı.

Diyanet İşleri

160.

Biz onları on iki kabile halinde topluluklara ayırdık. (Tih sahrasında susuzluktan sıkılan) kavmi Musa'dan su istediğinde biz ona, "Asanı taşa vur" diye vahyettik. (Vurunca) taştan on iki pınar fışkırdı. Herkes (kendi) su içeceği yeri bildi. Üzerlerine bulutu da gölgelik yaptık ve onlara kudret helvası ve bıldırcın indirdik. "Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin iyi ve temiz olanlarından yiyin" (dedik). Onlar bize zulmetmediler, fakat kendi nefislerine zulmediyorlardı.

161.

O zaman onlara denilmişti ki: "Şu memlekete yerleşin. Orada dilediğiniz gibi yiyin ve 'Hıtta (Ya Rabbi, bizi affet)' deyin. Kentin kapısından eğilerek tevazu ile girin ki biz de sizin hatalarınızı bağışlayalım. İyilik edenlere daha da fazlasını vereceğiz."

162.

Onlardan zulmedenler hemen sözü, kendilerine söylenenden başka şekle soktular. Biz de zulmetmelerine karşılık üzerlerine gökten bir azab gönderdik.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

159- Musâ’nın kavminden bir topluluk var ki, hakkı doğruyu göste­rip irşâtta bulunurlar ve onunla adâleti yansıtırlar.

160- Biz, İsrâiloğullarıʹnı ayrı ayrı topluluk halinde on iki boy’a ayır­dık. Kavmi kendisinden su istediği zaman Mûsâ’ya «Asa’nı taşa vur, » diye vahyettik. Böylece taştan on iki pınar fışkırmaya başladı. Her boy’dan in­san, içeceği pınarı bilip belledi. Onların üzerinde bulutları gölge yaptık, ayrıca kendilerine kudret helvası ile bıldırcın kuşu indirdik. Sunduğumuz rızıkların iyi ve temizinden yeyin, dedik; ama onlar (tuttukları yanlış yol sebebiyle) bize haksızlık etmediler, kendilerine zulmettiler.

161- Bir zaman onlara: Şu kasabaya yerleşin ve dilediğiniz yerde dilediğiniz gibi yeyin; «günahlarımızı ve ağırlıklarımızı kaldırıp at! » deyin ve kapıdan eğilerek tevâzu ile girin ki, hatâlarınızı bağışlayalım, denildi. İyilik edenlere mükâfatlarını artıracağız.

162- İçlerinden haksızlığı âdet edinenler kendilerine söyleneni baş­ka bir söze çevirip değiştirdiler. Bu yüzden biz de onlara işledikleri hak­sızlığa karşılık gökten murdar bir azâp gönderdik.

HAKKI GÖSTERİP DOĞRUYA İRŞAT EDENLER

Kur’ân’da İsrâiloğulları’na geniş yer verilmiş ve asırları içine alan ha­yatları hakkında detaylı bilgiler sıralanmış ve öğüt, ibret alınacak safha­ları yer yer anılmıştır. Zira hâlâ yaşamakta olan bu milletin uzun tarih hi­kâyesine bakılınca, nereden nereye geldikleri, nasıl zikzaklı bir yol çizdik­leri rahatlıkla anlaşılır. İsrâiloğulları’nın imân temeli üzerinde yükselen fa­ziletli dönemleri olduğu gibi, maddeyi ön plâna alıp zulüm ve haksızlıkta bulundukları dönemleri de var. Cenâb-ı Hakk’ın lûtuflarına mazhar kılın­dıkları ve O’nun kahrına uğradıkları devreleri de olmuştur. Bütün bunlar bize şunu öğretir: Bir millet kendini değiştirmedikçe Cenâb-ı Hak onlar hakkındaki hükmünü değiştirmiyor.

«Musa’nın kavminden bir topluluk var ki, hakkı, doğruyu gösterip irşatta bulunurlar ve onunla adâleti yansıtırlar. »

Sözü edilen topluluktan kimler kasdediliyor? Müfessirlerin farklı yo­rumları olmuştur. Bu, sadece bir çağa mahsus değildir, hemen her çağda o milletin bünyesinde doğruyu gösteren din adamları ve ilim adamları fi­lizlenip çıkmıştır. Aynı zamanda İsrâiloğulları’ndan birçok peygamberler ve veliler de zuhur etmiştir. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz zamanında Abdul­lah b. Selâm ve emsali birkaç ilim adamının gerçeği görüp son Peygam­berʹe imân etmekte tereddüt etmediklerini görüyoruz. İlgili âyetle daha çok bu şuurlu kişilere dikkatler çekilerek bir milletin bütünüyle kötü veya iyi olamıyacağı hatırlatılıyor.

Böylece İsrâiloğullarıʹnın hepsini terazinin aynı kefesine koymamız doğru olmaz. Nitekim Âl-i İmrân sûresi 199. âyetle de onların bu özellik­lerinden çok anlamlı bir ifadeyle bahsedilir: «Şüphesiz ki Kitap Ehliʹnden Allahʹa imân edip size ve kendilerine indirilene inanan, Allahʹa karşı üs­tün saygı duyup Oʹnun yüce huzurunda kalbi ürpererek eğilenler ve Al­lahʹın âyetlerini az ve önemsiz bir değere değiştirmeyenler vardır... »

TAŞTAN ONİKİ PINARIN FIŞKIRMASI

«Böylece taştan oniki pınar fışkırmaya başladı. »

Musa Peygamberʹin gösterdiği bu muʹcize, Bakara sûresinin 60. âye­tiyle az değişik sözlerle açıklanmıştır. Burada geçmiş milletlerin hayatı söz konusu edilirken yine İsrâiloğullarıʹnın çok renkli ve zikzaklı tarihle­rinden birkaç önemli safhaya dikkat çekiliyor ve Allah’ın onlara verdiği ni­metler sıralanarak dosdoğru şükretmediklerine işârette bulunuluyor. Hak­sızlığı âdet edinen ve verdikleri sözü çarçabuk unutup Hakk’a karşı dö­neklik yapan bu millet çölde susuz kalınca, Allah tarafından büyük bir mu’cize daha ortaya konulmuş, yeniden imân ve güvenlerini sağlamlaştır­maları istenmiştir. Aynı zamanda o dönemde Sina çölünü mu’cize dışında başka bir şeyle aşmanın mümkün olmadığı onlara açık şekilde gösteril­miştir.

Bakara sûresinde taştan oniki pınar fışkırma mu’cizesinin çeşitli yön­lerini açıkladık. Burada ise değişik bazı yönleri üzerinde durup Allahʹın sonsuz kudretini tanıtmaya çalışacağız:

a) İlâhî kudretin, diğer bir tabirle «kün» yani «ol» emri Musaʹnın Asâ’sında tecelli etmiş, onu asıl yapısından alıp çok yüksek bir ruhun imdadıy­la donatmıştır. Öyle ki o ruhî kudret ve onun imdat ve inâyeti toprağa do­kununca hemen yeşerir; ölüye dokununca hemen dirilir. Nitekim aynı ru­hun bir başka tezahürüne mazhar kılınan İsa Peygamber, Allahʹın izniyle birkaç ölü dirilttikten sonra tekrar onları kabirlerine döndürmüştür. Yine bu ruhî kudret taşa dokununca pınarlar fışkırır; değneğe dokununca ona bir bakıma ayrı bir hayat verir. Bir iletimin içindeki enerji gücünü nasıl he­men görmek mümkün değilse, Asâʹdaki kudretin tecellisini ve taşıdığı enerjiyi görmek mümkün değildir; tamamıyla bir iman konusudur. Elektri­ği fiziksel kanunlarla bulup çözdüğümüz ve tezahürlerini gördüğümüz için şüpheye düşmeden kabul ediyor ve varlığına inanıyoruz.

b) O bakımdan Asâ’da ve Peygamber elinde veya dilinde tecelli eden yüce kudretin o tecellisini fiziksel yollardan çözmek mümkün değildir; çün­kü bu kudret ve enerji, fizikötesinden gelmedir. Sadece ortada belirgin ve kalıcı tezahürü vardır ve bir yönüyle kabulü, sağlam bir imâna dayanır.

c) Neden Asâ taşa vurulmuş da rastgele bir toprağa vurulmamıştır? Suyun taştan fışkırıp akmasına pek az rastlanır; ama topraktan kaynayıp çıktığı çok yaygındır. Kudsî kudretin taşları delip pınar akıtması, muʹcize olarak daha çok dikkat çekici ve hayret uyandırıcıdır. Aynı zamanda katı kalbleri daha çok inceltip yumuşatıcı ve onlara yatkınlık sağlayıcıdır. Sonra da, Sina çölünü geçebilmenin ancak bu gibi muʹcizelerle mümkün olduğu­na işarettir.

d) Hayat sırrının bütün özelliklerini kendinde taşıyan ruhî kuvvet, di­ğer bir tabirle kudsî kudret, bilindiği gibi Allah’tan gelmedir. Canlı bildiği­miz yaratıklara hareket ve yetenek sağlayan odur. Her canlıya fıtrî özel­liğine göre bir güç ve enerji kaynağı olur. Bu kudretin daha güçlü anlamda ve değişik mahiyette Asâ’ya girmesi daha başka sırları doğurmuş ve taş­lardan pınarlar fışkırtmıştır.

NEDEN ONİKİ PINAR?

Mu’cize neticesi taştan bir değil, tam oniki pınar fışkırması neye de­lâlet eder? Bilindiği gibi, Yakup Peygamberʹin oniki oğlu bulunuyordu. İs­râîloğulları onlara ulaşmaktadırlar ve böylece oniki sibta ayrılıyorlardı. Herbirine bir pınarın tahsisi, hem onları onore etmek, hem de aralarında izdihamı önleyip birlik ve beraberliklerini korumak içindi. Sibt, torun, evlâdın evlâdı anlamınaysa da burada Yakup Peygamber’in oniki oğulla­rının torunları demektir ve daha çok kabile mânasında kullanılmıştır. Aynı isim, Bakara 136, 140, Al-i İmrân 84 ve Nisâ 163. âyetlerde de geçmektedir.

Tevrat’ın Sayılar kitabının birkaç yerinde İsrâiloğulları’nın 12 sibtinden söz edilir. Her sibti bir bey temsil ediyordu. Ancak İsrâiloğullarıʹnı birinci derecede temsil edecek olan beyin değneğinin Şehadet çadırında yeşerip tomurcuk vermesi söz konusudur. O bakımdan üzerinde ismi yazılı olmak üzere her beyden bir değnek, Harun’un da adının yazılı bulunduğu Levi değneği de dahil olmak üzere 12 değnek alınıp şehadet çadırına konulmuş ve sadece Levi değneğinin tomurcuk verdiği görülmüştür. (Sayılar: 17/1-11) Bunun için İsrâiloğulları’na gönderilen peygamberlerin daha çok bu soydan seçildiği söylenir.

Tevrat’taki ilgili bilgilere dayanan bazı tarihçiler, 12 sibtin onunun Ya­kup Peygamberin on oğlunun soyundan, iki sibtinin de Yusuf Peygamberin iki oğlunun soyundan geldiğini belirtmişlerdir.

SİNA ÇÖLÜNDE BUNALMA

Eskiden Tîh adıyla anılan bu çöle sonraları Sina çölü denilmiştir. İs­râiloğulları’nın, Arz-ı mevʹûd’a yerleşmek üzere Mısır’dan ayrıldıktan sonra Sina çölünü geçmeleri zorunluydu. Süveyş ile Akabe körfezleri arasında üç­gen şeklindeki yarımadanın uzunluğu 225 km. dir. Çoğu kısmı çöldür.

Uzun ve yorucu, yıpratıcı ve üzücü süren çöl yolculuğunda imânı za­yıf olanların çoğu canından bezebilir; büyük nîmetlerin büyük külfetler karşılığında gerçekleşeceğini düşünmeyerek kutsal değerleri inkâr ve red­de yeltenebilirler. Nitekim böyle olanlar zaman zaman Musa Peygamber’e başvurarak Mısırʹda kalmalarının daha hayırlı olacağını çekinmeden söy­leyerek o büyük peygamberi üzmüşlerdi. Musa Peygamber, o güne kadar uyguladığı plân ve proğramın neticesiz kalmasından endişelenerek Ce­nâb-ı Hak’tan ferahlatıcı ve gönülleri yatıştırıcı nîmetler istemiş ve o ne­denle ilâhî rahmet bir defa daha tecelli ederek bulutlar gölge yapmış; yi­yecek olarak kudret helvası ile bıldırcın kuşları hazır bir nîmet olarak ve­rilmiştir.

«Arz-ı mevʹud»a şükür ve minnet duygularıyla gelip yerleşmeleri ge­rekiyordu. Bu, ister Kudüs olsun, isterse Şittim veya Eriha olsun, onların asırlarca özlemini duydukları bir ülkeydi. O bakımdan bunca muʹcize ve ilâhî lûtuflar sayesinde birçok zorluklar geride bırakılıyor, yavaş yavaş va’dedilen ülkeye yaklaşıyorlardı. Yapacakları ilk iş, Allahʹın verdiği nusrat ve nîmeti hatırlayarak secde etmek ve «günahlarımızın ağır yükünü üzerimizden kaldır» diyerek tevazu, mahviyet ve Hakk’a teslimiyetle şehre girmekti. Ne var ki, içlerinde nîmeti görüp fakat onu lûtfedeni unutan ve haksızlığı âdet edinenler, Allahʹın sözünü kelime oyununa getirerek alaya aldılar. O yüzden üzerlerine sıkıntı, üzüntü ve hattâ ümitsizlik doğuran bir­takım azâplar inmiştir.

Tevrat’ta o azabın taûn, veba ve kolera olduğu ve 24. 000 kişinin o yüz­den öldüğü yazılıdır. (Tevrat-Sayılar: 5/9)

Bakara sûresinde azâba sebep olarak fiskleri, yani ilâhî sınırları aşıp azgınlık etmeleri gösterilirken, burada zulümleri, yani haksızlığı âdet edin­meleri sebep olarak belirtilir. Kurʹânʹda aynı konu birkaç yerde anlatılırken bazı kelime değişikliklerine ve nüanslara rastlanır. Önce bu, Kurʹânʹda uy­gulanan İlâhî uslûbun gereğidir. Sonra da İsrâiloğullarıʹnın felâket ve mes­kenetine daha çok bu iki günahın sebep olduğunu belirtmek söz konusu­dur.

Tevratʹta onların bu iki günahı, Moab kızlarına tecavüzde bulunup zina ettikleri ve Moab ilâhlarına, yani putlara secde ettikleri şeklinde açıkla­nır. (Tevrat-Sayılar: 25/1-2)

Diğer yandan Tevratʹta, kayadan su fışkırma olayı şöyle anlatılır:

«İsrâiloğullarıʹnın bütün cemaati Rabbin emrine göre Sina çölünden konaktan konağa göç edip Refidimʹde kondular; ve kavma içecek su yok­tu. Ve kavm Musa ile çekişip dediler: Bize su ver de içelim. Ve Musa on­lara dedi: Niçin benimle çekişiyorsunuz? Niçin Rabbi deniyorsunuz? Ve kavm orada susadı; ve kavm Musaʹya karşı söylenip dedi: Bizi, oğullarımı­zı ve hayvanlarımızı susuzlukla öldürmek için, niye bizi Mısır’dan çıkardın? Ve Musa RABBE feryat edip dedi: Bu kavma ne yapayım? Az daha beni taşlayacaklar. Ve Rab, Musa’ya dedi: Kavmin önüne geç ve İsrail ihti­yarlarından birkaçını seninle beraber al; ırmağa vurduğun değneği eline al ve yürü. İşte, ben orada, Horeb’de kaya üzerinde, senin önünde dura­cağım ve kayaya vuracaksın ve kavm içsin diye ondan sular çıkacak. Ve Musa, İsrail ihtiyarlarının gözü önünde böyle yaptı. Ve o yerin adını Massa (deneme) koydu ve Meriba (Yehova bayrağımdır) koydu, çünkü İsrâîloğul­ları çekiştiler ve çünkü: Acaba RAB aramızda mı yoksa değil mi? diyerek RABBİ denediler. » (Tevrat - Çıkış: 17/1-7)

Böylece taştan su fışkırtma mu’cizesi, Tevratʹta farklı ve detaylı şe­kilde anlatılır. Tercüme hatasından dolayı Allahʹa cismaniyet yakıştırılır anlamda bir ifade kullanılır. Kur’ân-ı Kerîmʹde konunun özeti ana çizgi­siyle açıklanarak Allah’a nisbet edilen cismaniyet tashîh edilir.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle, İsrâîloğulları arasında insanları doğru yola irşat edenlerin de bulunduğu belirtilerek hepsini terazinin aynı kefesine koyma­nın doğru olmayacağına işâret edildi.

Sonra da İsrâiloğullarıʹnın ciddi bir otorite altına alınıp disiplinli ve dü­zenli bir ordu kurmaları ve Musaʹdan (A. S. ) sonra da dağınıklıktan kurtul­maları için oniki aşirete ayrıldıkları ve her aşireti Yakup soyundan bir be­yin temsil ettiği anlatıldı. Sina çölünde indirilen muʹcizelerle, aşılması müm­kün olmayan öldürücü çölü aştıkları hatırlatıldı. Sonra da vaʹdedilen ka­sabaya gelip yerleştiklerinde Allahʹa verdikleri sözü unuttuklarına dikkat çekildi. Nankör bir milletin başına gelen felâketlerden ibret ve öğüt alın­ması üzerinde duruldu.

Aşağıdaki âyetlerle İsrâiloğullarıʹnın bir zamanlar cumartesi yasağına uymadıkları, benzeri bazı kötülüklere daldıkları, bu sebeple şiddetli aza­ba uğratıldıkları hatırlatılıyor. Allah’ın verdiği bunca nîmetlerin şükrünü yerine getirmeyen bu milletin maymun karakterli kimseler oldukları belir­tilerek onların zikzaklı hayatlarından ve dönemlerinden ibret alınmasının gereğine işaret ediliyor.