MEÂLİ:
159- Musâ’nın kavminden bir topluluk var ki, hakkı doğruyu gösterip irşâtta bulunurlar ve onunla adâleti yansıtırlar.
160- Biz, İsrâiloğullarıʹnı ayrı ayrı topluluk halinde on iki boy’a ayırdık. Kavmi kendisinden su istediği zaman Mûsâ’ya «Asa’nı taşa vur, » diye vahyettik. Böylece taştan on iki pınar fışkırmaya başladı. Her boy’dan insan, içeceği pınarı bilip belledi. Onların üzerinde bulutları gölge yaptık, ayrıca kendilerine kudret helvası ile bıldırcın kuşu indirdik. Sunduğumuz rızıkların iyi ve temizinden yeyin, dedik; ama onlar (tuttukları yanlış yol sebebiyle) bize haksızlık etmediler, kendilerine zulmettiler.
161- Bir zaman onlara: Şu kasabaya yerleşin ve dilediğiniz yerde dilediğiniz gibi yeyin; «günahlarımızı ve ağırlıklarımızı kaldırıp at! » deyin ve kapıdan eğilerek tevâzu ile girin ki, hatâlarınızı bağışlayalım, denildi. İyilik edenlere mükâfatlarını artıracağız.
162- İçlerinden haksızlığı âdet edinenler kendilerine söyleneni başka bir söze çevirip değiştirdiler. Bu yüzden biz de onlara işledikleri haksızlığa karşılık gökten murdar bir azâp gönderdik.
HAKKI GÖSTERİP DOĞRUYA İRŞAT EDENLER
Kur’ân’da İsrâiloğulları’na geniş yer verilmiş ve asırları içine alan hayatları hakkında detaylı bilgiler sıralanmış ve öğüt, ibret alınacak safhaları yer yer anılmıştır. Zira hâlâ yaşamakta olan bu milletin uzun tarih hikâyesine bakılınca, nereden nereye geldikleri, nasıl zikzaklı bir yol çizdikleri rahatlıkla anlaşılır. İsrâiloğulları’nın imân temeli üzerinde yükselen faziletli dönemleri olduğu gibi, maddeyi ön plâna alıp zulüm ve haksızlıkta bulundukları dönemleri de var. Cenâb-ı Hakk’ın lûtuflarına mazhar kılındıkları ve O’nun kahrına uğradıkları devreleri de olmuştur. Bütün bunlar bize şunu öğretir: Bir millet kendini değiştirmedikçe Cenâb-ı Hak onlar hakkındaki hükmünü değiştirmiyor.
«Musa’nın kavminden bir topluluk var ki, hakkı, doğruyu gösterip irşatta bulunurlar ve onunla adâleti yansıtırlar. »
Sözü edilen topluluktan kimler kasdediliyor? Müfessirlerin farklı yorumları olmuştur. Bu, sadece bir çağa mahsus değildir, hemen her çağda o milletin bünyesinde doğruyu gösteren din adamları ve ilim adamları filizlenip çıkmıştır. Aynı zamanda İsrâiloğulları’ndan birçok peygamberler ve veliler de zuhur etmiştir. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz zamanında Abdullah b. Selâm ve emsali birkaç ilim adamının gerçeği görüp son Peygamberʹe imân etmekte tereddüt etmediklerini görüyoruz. İlgili âyetle daha çok bu şuurlu kişilere dikkatler çekilerek bir milletin bütünüyle kötü veya iyi olamıyacağı hatırlatılıyor.
Böylece İsrâiloğullarıʹnın hepsini terazinin aynı kefesine koymamız doğru olmaz. Nitekim Âl-i İmrân sûresi 199. âyetle de onların bu özelliklerinden çok anlamlı bir ifadeyle bahsedilir: «Şüphesiz ki Kitap Ehliʹnden Allahʹa imân edip size ve kendilerine indirilene inanan, Allahʹa karşı üstün saygı duyup Oʹnun yüce huzurunda kalbi ürpererek eğilenler ve Allahʹın âyetlerini az ve önemsiz bir değere değiştirmeyenler vardır... »
TAŞTAN ONİKİ PINARIN FIŞKIRMASI
«Böylece taştan oniki pınar fışkırmaya başladı. »
Musa Peygamberʹin gösterdiği bu muʹcize, Bakara sûresinin 60. âyetiyle az değişik sözlerle açıklanmıştır. Burada geçmiş milletlerin hayatı söz konusu edilirken yine İsrâiloğullarıʹnın çok renkli ve zikzaklı tarihlerinden birkaç önemli safhaya dikkat çekiliyor ve Allah’ın onlara verdiği nimetler sıralanarak dosdoğru şükretmediklerine işârette bulunuluyor. Haksızlığı âdet edinen ve verdikleri sözü çarçabuk unutup Hakk’a karşı döneklik yapan bu millet çölde susuz kalınca, Allah tarafından büyük bir mu’cize daha ortaya konulmuş, yeniden imân ve güvenlerini sağlamlaştırmaları istenmiştir. Aynı zamanda o dönemde Sina çölünü mu’cize dışında başka bir şeyle aşmanın mümkün olmadığı onlara açık şekilde gösterilmiştir.
Bakara sûresinde taştan oniki pınar fışkırma mu’cizesinin çeşitli yönlerini açıkladık. Burada ise değişik bazı yönleri üzerinde durup Allahʹın sonsuz kudretini tanıtmaya çalışacağız:
a) İlâhî kudretin, diğer bir tabirle «kün» yani «ol» emri Musaʹnın Asâ’sında tecelli etmiş, onu asıl yapısından alıp çok yüksek bir ruhun imdadıyla donatmıştır. Öyle ki o ruhî kudret ve onun imdat ve inâyeti toprağa dokununca hemen yeşerir; ölüye dokununca hemen dirilir. Nitekim aynı ruhun bir başka tezahürüne mazhar kılınan İsa Peygamber, Allahʹın izniyle birkaç ölü dirilttikten sonra tekrar onları kabirlerine döndürmüştür. Yine bu ruhî kudret taşa dokununca pınarlar fışkırır; değneğe dokununca ona bir bakıma ayrı bir hayat verir. Bir iletimin içindeki enerji gücünü nasıl hemen görmek mümkün değilse, Asâʹdaki kudretin tecellisini ve taşıdığı enerjiyi görmek mümkün değildir; tamamıyla bir iman konusudur. Elektriği fiziksel kanunlarla bulup çözdüğümüz ve tezahürlerini gördüğümüz için şüpheye düşmeden kabul ediyor ve varlığına inanıyoruz.
b) O bakımdan Asâ’da ve Peygamber elinde veya dilinde tecelli eden yüce kudretin o tecellisini fiziksel yollardan çözmek mümkün değildir; çünkü bu kudret ve enerji, fizikötesinden gelmedir. Sadece ortada belirgin ve kalıcı tezahürü vardır ve bir yönüyle kabulü, sağlam bir imâna dayanır.
c) Neden Asâ taşa vurulmuş da rastgele bir toprağa vurulmamıştır? Suyun taştan fışkırıp akmasına pek az rastlanır; ama topraktan kaynayıp çıktığı çok yaygındır. Kudsî kudretin taşları delip pınar akıtması, muʹcize olarak daha çok dikkat çekici ve hayret uyandırıcıdır. Aynı zamanda katı kalbleri daha çok inceltip yumuşatıcı ve onlara yatkınlık sağlayıcıdır. Sonra da, Sina çölünü geçebilmenin ancak bu gibi muʹcizelerle mümkün olduğuna işarettir.
d) Hayat sırrının bütün özelliklerini kendinde taşıyan ruhî kuvvet, diğer bir tabirle kudsî kudret, bilindiği gibi Allah’tan gelmedir. Canlı bildiğimiz yaratıklara hareket ve yetenek sağlayan odur. Her canlıya fıtrî özelliğine göre bir güç ve enerji kaynağı olur. Bu kudretin daha güçlü anlamda ve değişik mahiyette Asâ’ya girmesi daha başka sırları doğurmuş ve taşlardan pınarlar fışkırtmıştır.
NEDEN ONİKİ PINAR?
Mu’cize neticesi taştan bir değil, tam oniki pınar fışkırması neye delâlet eder? Bilindiği gibi, Yakup Peygamberʹin oniki oğlu bulunuyordu. İsrâîloğulları onlara ulaşmaktadırlar ve böylece oniki sibta ayrılıyorlardı. Herbirine bir pınarın tahsisi, hem onları onore etmek, hem de aralarında izdihamı önleyip birlik ve beraberliklerini korumak içindi. Sibt, torun, evlâdın evlâdı anlamınaysa da burada Yakup Peygamber’in oniki oğullarının torunları demektir ve daha çok kabile mânasında kullanılmıştır. Aynı isim, Bakara 136, 140, Al-i İmrân 84 ve Nisâ 163. âyetlerde de geçmektedir.
Tevrat’ın Sayılar kitabının birkaç yerinde İsrâiloğulları’nın 12 sibtinden söz edilir. Her sibti bir bey temsil ediyordu. Ancak İsrâiloğullarıʹnı birinci derecede temsil edecek olan beyin değneğinin Şehadet çadırında yeşerip tomurcuk vermesi söz konusudur. O bakımdan üzerinde ismi yazılı olmak üzere her beyden bir değnek, Harun’un da adının yazılı bulunduğu Levi değneği de dahil olmak üzere 12 değnek alınıp şehadet çadırına konulmuş ve sadece Levi değneğinin tomurcuk verdiği görülmüştür. (Sayılar: 17/1-11) Bunun için İsrâiloğulları’na gönderilen peygamberlerin daha çok bu soydan seçildiği söylenir.
Tevrat’taki ilgili bilgilere dayanan bazı tarihçiler, 12 sibtin onunun Yakup Peygamberin on oğlunun soyundan, iki sibtinin de Yusuf Peygamberin iki oğlunun soyundan geldiğini belirtmişlerdir.
SİNA ÇÖLÜNDE BUNALMA
Eskiden Tîh adıyla anılan bu çöle sonraları Sina çölü denilmiştir. İsrâiloğulları’nın, Arz-ı mevʹûd’a yerleşmek üzere Mısır’dan ayrıldıktan sonra Sina çölünü geçmeleri zorunluydu. Süveyş ile Akabe körfezleri arasında üçgen şeklindeki yarımadanın uzunluğu 225 km. dir. Çoğu kısmı çöldür.
Uzun ve yorucu, yıpratıcı ve üzücü süren çöl yolculuğunda imânı zayıf olanların çoğu canından bezebilir; büyük nîmetlerin büyük külfetler karşılığında gerçekleşeceğini düşünmeyerek kutsal değerleri inkâr ve redde yeltenebilirler. Nitekim böyle olanlar zaman zaman Musa Peygamber’e başvurarak Mısırʹda kalmalarının daha hayırlı olacağını çekinmeden söyleyerek o büyük peygamberi üzmüşlerdi. Musa Peygamber, o güne kadar uyguladığı plân ve proğramın neticesiz kalmasından endişelenerek Cenâb-ı Hak’tan ferahlatıcı ve gönülleri yatıştırıcı nîmetler istemiş ve o nedenle ilâhî rahmet bir defa daha tecelli ederek bulutlar gölge yapmış; yiyecek olarak kudret helvası ile bıldırcın kuşları hazır bir nîmet olarak verilmiştir.
«Arz-ı mevʹud»a şükür ve minnet duygularıyla gelip yerleşmeleri gerekiyordu. Bu, ister Kudüs olsun, isterse Şittim veya Eriha olsun, onların asırlarca özlemini duydukları bir ülkeydi. O bakımdan bunca muʹcize ve ilâhî lûtuflar sayesinde birçok zorluklar geride bırakılıyor, yavaş yavaş va’dedilen ülkeye yaklaşıyorlardı. Yapacakları ilk iş, Allahʹın verdiği nusrat ve nîmeti hatırlayarak secde etmek ve «günahlarımızın ağır yükünü üzerimizden kaldır» diyerek tevazu, mahviyet ve Hakk’a teslimiyetle şehre girmekti. Ne var ki, içlerinde nîmeti görüp fakat onu lûtfedeni unutan ve haksızlığı âdet edinenler, Allahʹın sözünü kelime oyununa getirerek alaya aldılar. O yüzden üzerlerine sıkıntı, üzüntü ve hattâ ümitsizlik doğuran birtakım azâplar inmiştir.
Tevrat’ta o azabın taûn, veba ve kolera olduğu ve 24. 000 kişinin o yüzden öldüğü yazılıdır. (Tevrat-Sayılar: 5/9)
Bakara sûresinde azâba sebep olarak fiskleri, yani ilâhî sınırları aşıp azgınlık etmeleri gösterilirken, burada zulümleri, yani haksızlığı âdet edinmeleri sebep olarak belirtilir. Kurʹânʹda aynı konu birkaç yerde anlatılırken bazı kelime değişikliklerine ve nüanslara rastlanır. Önce bu, Kurʹânʹda uygulanan İlâhî uslûbun gereğidir. Sonra da İsrâiloğullarıʹnın felâket ve meskenetine daha çok bu iki günahın sebep olduğunu belirtmek söz konusudur.
Tevratʹta onların bu iki günahı, Moab kızlarına tecavüzde bulunup zina ettikleri ve Moab ilâhlarına, yani putlara secde ettikleri şeklinde açıklanır. (Tevrat-Sayılar: 25/1-2)
Diğer yandan Tevratʹta, kayadan su fışkırma olayı şöyle anlatılır:
«İsrâiloğullarıʹnın bütün cemaati Rabbin emrine göre Sina çölünden konaktan konağa göç edip Refidimʹde kondular; ve kavma içecek su yoktu. Ve kavm Musa ile çekişip dediler: Bize su ver de içelim. Ve Musa onlara dedi: Niçin benimle çekişiyorsunuz? Niçin Rabbi deniyorsunuz? Ve kavm orada susadı; ve kavm Musaʹya karşı söylenip dedi: Bizi, oğullarımızı ve hayvanlarımızı susuzlukla öldürmek için, niye bizi Mısır’dan çıkardın? Ve Musa RABBE feryat edip dedi: Bu kavma ne yapayım? Az daha beni taşlayacaklar. Ve Rab, Musa’ya dedi: Kavmin önüne geç ve İsrail ihtiyarlarından birkaçını seninle beraber al; ırmağa vurduğun değneği eline al ve yürü. İşte, ben orada, Horeb’de kaya üzerinde, senin önünde duracağım ve kayaya vuracaksın ve kavm içsin diye ondan sular çıkacak. Ve Musa, İsrail ihtiyarlarının gözü önünde böyle yaptı. Ve o yerin adını Massa (deneme) koydu ve Meriba (Yehova bayrağımdır) koydu, çünkü İsrâîloğulları çekiştiler ve çünkü: Acaba RAB aramızda mı yoksa değil mi? diyerek RABBİ denediler. » (Tevrat - Çıkış: 17/1-7)
Böylece taştan su fışkırtma mu’cizesi, Tevratʹta farklı ve detaylı şekilde anlatılır. Tercüme hatasından dolayı Allahʹa cismaniyet yakıştırılır anlamda bir ifade kullanılır. Kur’ân-ı Kerîmʹde konunun özeti ana çizgisiyle açıklanarak Allah’a nisbet edilen cismaniyet tashîh edilir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, İsrâîloğulları arasında insanları doğru yola irşat edenlerin de bulunduğu belirtilerek hepsini terazinin aynı kefesine koymanın doğru olmayacağına işâret edildi.
Sonra da İsrâiloğullarıʹnın ciddi bir otorite altına alınıp disiplinli ve düzenli bir ordu kurmaları ve Musaʹdan (A. S. ) sonra da dağınıklıktan kurtulmaları için oniki aşirete ayrıldıkları ve her aşireti Yakup soyundan bir beyin temsil ettiği anlatıldı. Sina çölünde indirilen muʹcizelerle, aşılması mümkün olmayan öldürücü çölü aştıkları hatırlatıldı. Sonra da vaʹdedilen kasabaya gelip yerleştiklerinde Allahʹa verdikleri sözü unuttuklarına dikkat çekildi. Nankör bir milletin başına gelen felâketlerden ibret ve öğüt alınması üzerinde duruldu.
Aşağıdaki âyetlerle İsrâiloğullarıʹnın bir zamanlar cumartesi yasağına uymadıkları, benzeri bazı kötülüklere daldıkları, bu sebeple şiddetli azaba uğratıldıkları hatırlatılıyor. Allah’ın verdiği bunca nîmetlerin şükrünü yerine getirmeyen bu milletin maymun karakterli kimseler oldukları belirtilerek onların zikzaklı hayatlarından ve dönemlerinden ibret alınmasının gereğine işaret ediliyor.