MEÂLİ:
160-161- Yahudîlerden (çoğunun) zulümleri, bir çoklarını Allah yolundan alıkoymaları, menʹedildikleri halde faiz almaları ve haksız sebeplerle insanların mallarını yemeleri sebebiyle (daha önce) kendilerine helâl kılınan iyi ve temiz şeyleri onlara harâm kıldık ve yine onlardan küfür üzere kalanlara elem verici bir azâp hazırladık.
162- Ama onlardan ilimde kök salıp derinleşenler, sana indirilene de, senden önce indirilene de inanan, namazı kılan, zekâtı veren, Allah’a ve Âhiret gününe imân eden müʹminlere gelince, işte onlara büyük bir ecir (karşılık ve mükâfat) vereceğiz.
YAHUDÎ IRKINI DOĞRU YOLA GETİRMEK
Gerçi doğru yola eriştirmek insanların elinde değildir. O ancak Allah’a hastır. Peygamberler, mürşitler ve olgun ilim adamlarının görevi doğru yolu göstermek, ona yönelmede rehberlik etmektir. Diyebiliriz ki, bu üç sınıf da onları ıslah etmede pek başarılı olamamışlardır. Ancak peygamberlikle hükümdarlığı nefsinde cemedenler müstesnâ.. Yahudîlerin zulüm ve taşkınlığını, insanların mallarını haksız sebeplerle yemelerini ancak bu vasıfta olanlar durdurabilmişlerdir. Musâ Peygamberde de bir bakıma liderlik vasfı vardı. Yani liderlikle peygamberliği kendinde toplamıştı. Dâvud Peygamberle, Süleyman Peygamberde bu iki vasfın bir arada bulunması çok daha belirgin idi. Sadece peygamberlik vasfıyla ortaya çıkan Zekeriya, Yahya ve İsâ Peygamberler bu millete olumlu yönde tesir edememiş, onlara yön vermekte fazla başarı sağlayamamışlardır. Üstelik Yahudi ırkına mensup olanlar kimine işkence etmişler, kimini öldürüp, kimini de ülkeden sürmüşlerdir.
Çünkü bu ırkın karakter ve mayası tamamen dünya saltanatına yönelik bir özellik taşımaktadır. Âhiret kavramından zevk almadıkları gibi, onu düşünmek de istemezler.
Bu yüzden tarihin birçok devirlerinde Allah’a karşı verdikleri sözü bozmuşlar, Musâ Peygambere, «Müşriklerin tanrıları gibi bize de bir tanrı yapıp meydana getir» demekten çekinmemişlerdir. Nitekim Musâ Peygamberin 40 gün Tûr-i Seynâ’da beklemesini fırsat sayarak altundan buzağı yapıp tapınmışlardı. Onlara göre, her şeyi maddeyle ölçmek gerekir. Allah’ı da bir cisim olarak görmek istemeleri bunun en açık örneklerinden biridir.
Kurʹân’da bütün bunların İlâhî sınırları aşmak anlamında «zulüm» tabiriyle açıklanması, Yahudîlerin nasıl bir haksızlık ve tuğyan içinde bulunduklarını göstermeğe yeter de artar.
İş bununla da kalmıyarak birçok insanları Allah yolundan alıkoymaları, âhireti inkâr ederek bu yolu tıkamaya çalışmaları; Tevrat’ta kesinlikle haram kılındığı halde faiz müessesesini işler hale getirmeleri büyük fitnelere yol açmış, hem kendilerine, hem diğer milletlere çok pahalıya malolmuştur.
Bu sebeple Allah dünyada bir cezâ olmak üzere -daha önce kendilerine helâl sayıldığı halde- iyi ve temiz şeylerden bir kısmını onlara haram kılmıştır.
En’am sûresinde bu tahrîm şöyle açıklanır:
«Yahudi (dininden) olanlara da (Tevratʹda) her tırnaklı olan hayvanı haram kıldık. Sığır ve koyunların da sırtlarında veya bağırsaklarında veya kemiğe karışık bulunan yağlar dışında iç yağlarını haram kıldık. Bu, aşırı gidip İlâhi sınırları aşmalarından, insan haklarına el uzatmalarından dolayı onlara verdiğimiz bir cezâdır ve elbette biz doğrularızdır. » (En’am sûresi âyet: 146)
Âhiretteki cezaları ise, elem verici bir azâbın hazırlandığı şeklinde açıklanmıştır.
TEVRATʹta da hayvan iç yağlarının haram kılındığına dair altı yerde gereken açıklamaya rastlamaktayız. Daha önce Âl-i İmrân 93. âyetin tefsirinde bu hususa kısmen temas etmiştik. Burada sadece Tevratʹtan bir belgeyi nakletmekle yetineceğiz: «Ve Rab, Musaʹya söyleyip dedi: İsrâil oğullarına söyle: Hiçbir yağ, öküz yahut koyun, keçi yağı yemiyeceksiniz. » (Tevrat/Levililer: 7/22 - S. 104. Kitab-ı Mukaddes Şirketi)
TIRNAKLI HAYVANLARLA İÇ YAĞLARININ HARAM KILINMASINDAKİ HİKMET
«Yahudilerden (çoğunun) zulümleri sebebiyle (daha önce) kendilerine helâl kılınan iyi ve temiz şeyleri onlara haram kıldık. »
Yahudîlerin işleyegeldikleri haksızlıklar sebebiyle dünyevî bir cezâ olarak neden tırnaklı hayvanların etiyle iç yağları haram kılınmış da başka yiyecekler değil? Bunun sebep ve hikmetini anlayabilmek için o çağa kadar uzanmak gerekir. Gerçi Enʹam sûresinde bunun yeteri kadar açıklaması yapılmıştır. Ama yeri gelmişken bunun bazı sebep ve hikmetlerini kısaca açıklamamızda yarar vardır. Önce şunu belirtelim ki hayvanî kökenli organik maddeler, hücre yapımızın temel taşını oluşturmaktadır. Bu gibi organik maddelere protein adı verilmekte ve beslenme için vazgeçilmez birer unsur oldukları bilinmektedir. Çünkü yağ ve şekerlerle birlikte enerji verme işlevinde rol alırlar. Özellikle hayvanî proteinler, insan organizması için büyük önem taşıyan aminoasitler bakımından bitkisel proteinlere göre daha zengindir.
Bu hususu dikkate alarak Yahudîlerin o günkü geçim kaynaklarını gözden geçirince daha çok ticaret ve hayvancılıkla uğraştıkları anlaşılır. İbranilerin yurdu olan ve tarihî bir ülke kabul edilen Filistin topraklarının hem ziraate, hem de hayvancılığa elverişli olduğu muhakkaktır. Gereğinden fazla proteinli maddeleri, özellikle et, yağ ve benzeri gıda maddelerini yemek nefsi iyice azdırır, şehveti tahrik eder. Gayretini midesine yönelten insanların çoğu Yaratanına karşı âsi olur. Tarihte bunun birçok örnekleri vardır. Hem onların azgınlığını frenlemek, hem de et, yağ gibi temel gıda maddelerinden onları mahrûm bırakmak bir bakıma dünyevî cezâ, bir bakıma da ıslâh yollarından biridir.
Ayrıca çok sıcak bir iklimde hayvanî yağları, özellikle iç yağları yemenin sağlığı bozacağını da dikkate aldığımızda, bunun da bir bakıma dünyevî cezâ, bir bakıma da o insanların ve gelecek olan kuşaklarının sağlığını korumaya yönelik bir tedbîr olacağını düşünebiliriz.
Diğer kuvvetli bir ihtimal de şudur: Beslenme hususunda çok yararlı olan hayvanî et ve yağlar, başka hiçbir amaç güdülmeden doğrudan haram kılınıp, Yahudîler, dünyevî bir cezâ olarak bu nîmetlerden mahrum bırakılmışlardır.
MİLLETLERİ ÇÖKERTEN DÖRT GÜNAH
«Yahudîlerin (çoğunun) zulümleri… sebebiyle... »
Milletlerin hem kendilerinden yana, hem insanlıktan yana yararlı bir düzeye gelip uzun süre varlıklarını devam ettirmelerinde daha çok üç şeyin birleşip birbirine destek olmasına ihtiyaç vardır: Akıl, ilim ve din. Neden bu üçü? sorusuna ise şu cevabı vermek mümkündür:
Kâinat insan aklının arzuladığı plâna göre meydana getirilmiş değildir. O halde sadece akıl yoluyla ruhumuzla uyum sağlayacak bir hayat düzeni kurmamız mümkün değildir. Aklın kudretini ortaya koyacak ilme, ilme ve akla yön veren, ışık tutan dine ve dinî ahlâka ihtiyaç vardır.
Buna hayatın sehpası veya üçlü sünneti diyebiliriz. Kurʹân Yahudîlerin zaman zaman bu üçlü sünnete uymadıklarını, dikkatleri fazlasıyla çekecek ölçü ve anlamda açıklayarak dört büyük günaha kaydıklarını, bu yüzden zilletten zillete, esaretten esarete uğradıklarını hatırlatıyor. Ayrıca milletleri çökerten dört büyük günahı birkaç yerde tekrarlıyarak hafıza ve idrakimizde derin iz bırakmak istiyor.
Dört büyük günahı şöyle sıralayabiliriz:
1. Zulüm - haksızlık
2. İnsanları Allah yolundan alıkoymak
3. Faizle iş görmek, onu yaygınlaştırmak
4. İnsanların mallarını haksız ve bâtıl sebeplerle yemek..
MİLLETLERİ YAŞATAN İLİM ADAMLARI
«Ama onlardan ilimde kök salıp derinleşenler... » ʹ
Kur’ân ilgili âyetle ilim adamlarına dikkatleri çekmekte, bunların ülkenin temel direkleri ve aydınlatıcı lâmbaları olduklarına işâret etmektedir. Bu arada gerçek ilim adamlarının vasıflarını belirterek inananlara bu husustaki kıstası en anlamlı biçimde şöyle sunuyor:
1. Ciddi bir tahsil yapmak,
2. Araştırıcı ruhuna sahip olmak,
3. Bıkmadan yorulmadan ilim doğrultusunda ilerlemek,
4. İlimde kök salıp derinleşmek,
5. İlmin bir yüzünü dünyaya, diğer yüzünü âhirete çevirmesini bilmek ve inanmak,
6. İlmi hem insan zekâsını, hem de ruhunu geliştirme hizmetine sevketmek,
7. Dünya ile âhiret, beden ile ruh, insan ile bağlı bulunduğu hayat kanunu arasında uyum sağlamaya yöneltmek..
Bütün bu vasıflar fizikle metafizik arasında uyumlu bir denge sağlar. İnsan ile yaratanı arasındaki engelleri kaldırır. Aklın dünya ile âhiret meselelerini derinlemesine kavramaya yetmediğini öğretir. Dinin lüzumunu bütün safiyetiyle belirgin hale getirir.
İşte bu ölçüdeki ilim adamlarıdır ki, ülkeleri kalkındırır, faziletli kuşakların hayat sahnesine çıkmasını hızlandırır, Allah korkusunu bütün sevgi ve haşmetiyle kalblere ve dimağlara yerleştirirler. Milleti uzun ömür-. lü, dayanıklı ve ahenkli düzeyde tutarlar. Hakiki medeniyetin temelini en sağlam biçimde oluştururlar. İnsanca yaşamanın bütün yollarını açarlar. Geleceğin çok umut verici olduğunu kanıtlarlar.
Bunun için Kur’ân sadece zekâları geliştiren tek yönlü bir ilmi ve ilim adamını övmüyor. Nitekim bu seviyede olan Yahudi ırkında bazı ilim adamlarının, din olarak İslâmiyeti seçtikleri bir gerçektir.
Sonra da Yahudilerden bilgi ve ilgisini hakikatı bulup seçmeye çeviren müʹminler şu altı esastan dördüne inandıkları ve ikisini imanlarının gereği olarak uyguladıkları için iki büyük mükâfatla müjdelenmişlerdir: Hz. Muhammedʹe (A. S. ) indirilen vahye ve kitaba, Oʹndan önce indirilen vahye ve kitaplara, Allah’a ve Âhiret gününe, Allahʹın belirlediği anlamda inanırlar ve namaz kılıp zekât verirler.
İşte ilmin rehberliğinde semavî dinlerin birleştiği esaslarda birleşen ve böylece sürtüşme, tartışma, kin ve düşmanlığın Allah’ın indirdiği hiçbir dinde yeri olmadığını ilân eden âlimler her devirde yaşadıkları muhit ve çevrelerine ışık tutup rahmet olmuşlardır. Kur’ân-ı Kerîmʹde sık sık övülen ilim adamları ancak bu kıratta olanlardır.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle zaman zaman insanlığı tedirgin eden Yahudî ırkının haksızlıkları, taşkınlıkları, başkalarının mallarını bâtıl sebeplerle yemeleri, her şeyin maddeyle ölçülmesine yol açan, yardımlaşma ve dayanışma ruhunu öldüren faizi yaygınlaştırmaları söz konusu edildi ve bu açıdan hareketle mü’minler uyarıldı. Sonra gerçek ilim adamlarının vasıfları belirtildi. Ülkelerin kurtulmasının hakikatı arayan ilim adamlarının yetiştirilmesiyle selâmete erişeceğine işâret edildi.
Aşağıdaki âyetlerle tekrar Yahudîlerin geçmişte olduğu gibi, hakkın ve fazîletin karşısında durdukları, son peygamberin rahmet meşalesini söndürmek babında üstün gayret ve akla gelmedik entrikalar çevirdikleri açıklanıyor. İstek ve iddialarında samimi ve ciddi olmadıklarını isbat sadedinde geçmiş peygamberlere indirilen vahyin anlam ve kapsamı üzerinde duruluyor. Sonra da peygamberlerin gönderilmesinin asıl amacı belirtiliyor.