MEÂLİ:
15- Âyetlerimiz onlara karşı açık-seçik okunduğu zaman, bize kavuşmayı ummayanlar, «bundan başka bir Kur’ân getir veya bunu değiştir» derler. De ki: Onu kendiliğimden değiştiremem, bu bana yakışır şey değildir, (böyle bir hak ve yetkim söz konusu değildir); ben ancak bana vahyedilene uyarım. Eğer Rabbıma isyân edersem, o büyük günün azâbından korkarım.
16- De ki: Eğer Allah dileseydi ben size onu okumaz ve O da size (benim vasıtamla) bildirilmemiş olurdu. Elbette bundan önce aranızda bir ömür bulundum; artık aklınızı kullanmaz mısınız?
17- Allahʹa karşı yalan uydurandan veya O’nun âyetlerini yalan sayandan daha zâlim kim olabilir? Doğrusu suçlu günahkârlar kurtuluşa erişemezler.
İNİŞ SEBEBİ
Mukatil’e göre, Mekke müşriklerinin ileri gelenlerinden beş kişi, Hz. Peygamber’e (A. S. ) başka bir Kurʹân getirmesini veya putları kötüleyen âyetleri değiştirmesini önermişlerdi. O sebeple yukarıdaki âyetler indi ve istenilen hususlarda Hz. Muhammedʹin (A. S. ) hiçbir yetkisinin bulunmadığı açıklandı. (Lübabuʹt-te’vîl)
KENDİ ANLAYIŞLARINA GÖRE BİR DİN VE BİR KİTAP ARZU EDENLER
«Bize kavuşmayı ummayanlar, bundan başka bir Kurʹân getir veya bunu değiştir, derler. »
Mekkeli putperestlerin ileri gelenlerinden birkaç kişinin kendi arzu ve hevesleri doğrultusunda bir Kur’ân getirilmesini veya indiği iddia edilen Kurʹân âyetlerinin putlara dokunmayacak şekilde değiştirilmesini istemesi, önemli bir konuyu gündeme getiriyor. Çünkü bunun altında birçok gerçekler ve hikmetler yatmakta, müʹminleri aydınlatan mesajlar yer almaktadır. Şöyle ki:
1- İnen Kur’ân’ın bütünüyle İlâhî olduğunu bir defa daha açıklamak ve kanıtlamak,
2- Hz. Muhammed’in (A. S. ) Allah ile kulları arasında bir aracı bulunduğunu, o bakımdan indirilen hiçbir âyeti kendiliğinden değiştirme yetkisi olmadığını vurgulamak,
3- Kişilerin anlayış ve mantıklarına göre dini ve taşıdığı hakikatleri değiştirip yorumlamanın çok sakıncalı sonuçlar doğuracağını hatırlatmak ve bunun din adına bir cinayet olduğuna işârette bulunmak,
4- Dinî konuları ve meseleleri, duyguyla değil, akıl ve idrâkla incelemenin ve sonra da imân ile birleştirip bütünleştirmenin gereğini açıklamak gibi hikmetler bu cümledendir.
Kurʹân bu hikmetleri amaç edinip müşriklerin yersiz isteğini reddederken, mü’minlere şöyle bir uyarıda da bulunmaktadır: Her çağ ve dönemde birtakım bilgiç geçinen inançsız kişiler çıkarlar da kendi mantıklarına göre, ya bir din ararlar, ya da hak dini kendilerine uydurmaya çalışırlar. Oysa din kişilerin mantığına göre değil, kişilerin yaşadığı çağda yetişen büyük din âlimlerinin meydana getirdiği cumhurun mantığıyla uyum sağlar. O bakımdan dini, kişilerin mantığına göre te’vil etmek, onu aslından uzaklaştırmayı sonuçlandırır ki bu, din ve ilim adına bir cinayet ve yüz karası olur.
İNKÂRCILARIN TEKLİFİ
Müfessir İmam Kurtubîʹnin tesbitine göre, Mekkeʹde oturan inkârcıların teklifleri şu üç maddede toplanıyordu:
a) Kurʹân’da yer alan ve kâfirlerle münafıkları hedef seçen azâp âyetleriyle, mü’minlere güven vaʹdeden ve müjde veren belgelerin değiştirilmesi ve çoğunun Kur’ânʹdan çıkarılması,
b) Putları kötüler, ayıplar ve yerer mahiyetteki âyetlerin değiştirilmesi veya tamamen çıkarılması, aynı zamanda helâlin haram, haramın da helâl sayılması cihetine gidilmesi,
c) Kıyâmetle ilgili bütün âyetlerin Kur’ân’dan çıkarılması, ya da değiştirilmesi..
İnkârcıların amacı, inanmak değil, Kur’ân’ı ve Hz. Muhammed’i (A. S. ) akıllarınca oyuncak durumuna sokmaktı. Hâşâ Hz. Muhammed (A. S. ) onların bu cahilce arzusuna -bilfarz- uyarak Kur’ânʹda bazı değişiklikler yapmış olsaydı, onlar yine inanmayacaklardı. Kaldı ki, İlâhî buyruklar kesinlikle değiştirilemezler. Hepsi bir bütün halinde ya kabul edilir, ya da reddedilir. Bir kısmına inanmak, bir kısmını ret ve inkâr etmek, tamamını reddetmek ve bütününe inanmamak demektir.
Günümüzde de görünüşte Müslüman geçinen, gerçekte İslâm’la ilgisi bulunmayan bazı mürekkep yalamışlar, hiçbir araştırma, inceleme zahmetine katlanmadan, hayat kanunlarıyla İlâhî buyruklar arasındaki kopmaz bağları tesbite çalışmadan Kur’ân’ın bazı hükümlerini tenkit eder; hac veya namaz hususunda yeni şekiller önerirler. Camilere, kilise ve havralarda olduğu gibi, iskemle ve sıra konulmasının uygunluğunu savunurlar. Oysa o tiplerin camiyle, hacla ve namazla uzaktan, yakından ciddi hiçbir ilgileri yoktur. Camileri ve namazı beğenmiyorlarsa, neden kilise veya havraya gitmiyorlar? İstedikleri reformun çoğu bu iki ibâdet yerinde zaten mevcuttur. Ama mesele o değildir; ülkelerin omurgası mesabesinde olup, aile ve toplumu ayakta tutan İslâmiyeti mefluç hale getirmektir.
İlgili âyetlerle hem Mekkeli putperestlerin, hem de günümüzdeki reform havarilerinin nasıl büyük bir haksızlık içinde bulundukları teşhîr edilerek şöyle buyuruluyor: «Allah’a karşı yalan uydurandan veya O’nun âyetlerini yalan sayandan daha zâlim kim olabilir? »
PEYGAMBERİMİZİN (A. S. ) MÜŞRİKLER ARASINDA UZUN BİR SÜRE KALMASI
«Elbette bundan önce aranızda bir ömür bulundum; artık aklınızı kullanmaz mısınız? »
Mekkeʹde doğan Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, kendisine peygamberlik görevi verilmeden önce tam kırk yıl gibi uzun bir süre putperestler arasında tertemiz, nezîh, dürüst, namuslu, iffetli, şerefli ve fazîlet dolu bir hayat geçirmiş; herkesin sevgi ve saygısını kazanmış, bir gün olsun yalancılıkla suçlanmamıştır. Peygamberlik göreviyle sahneye çıkınca, müşriklerin çoğu hemen ağız değiştirip suçlamalara geçtiler, akla hayale gelmedik yalanlar ve iftiralar peşpeşe sıralayıp onu küçük düşürmeye başladılar. Kurʹân, ilgili âyetle onları insafa çağırıp, bundan önce Muhammed (A. S. ) aranızda bir ömür bulunmadı mı? Kırk yaşına kadar hiç yalan söylemeyen, doğruluktan ayrılmayan ve aranızda «el-Emîn» diye anılan bir zatı, kendisine vahiy indi diye mi suçluyor, ona yalan ve iftira atıyorsunuz? Böyle yapmanız büyük bir haksızlık değil midir? diyerek onları kınıyor.
Abdullah b. Selâm diyor ki:
«Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Mekkeʹden Medine’ye hicret edip geldikleri gün, onu görmek için halk büyük bir coşku ve sevinç içinde koşuyor, mahşeri bir kalabalık oluşturuyorlardı. Ben de o koşanlar arasında bulunuyordum. Merakla ilerledim ve mübarek yüzünü gördüğüm an, yalancı bir yüz olmadığını anladım. Kendisinden ilk duyduğum söz de şu hadîsleri olmuştu: «Ey insanlar! Selâm vermeyi yaygınlaştırın, (Allah için açlara, muhtaçlara) yedirin, akrabalık bağlarını koruyun ve halk uyurken siz gece kalkıp namaz kılın ki, selâmetle Cennetʹe giresiniz. » (Tirmizî/et’ime: 45, kıyâmet: 42- İbn Mâce/ikamet: 174, et’ime: 1, edeb: 11- Dâremî/salât: 156, et’ime: 39, isti’zan: 4, 26- Ahmed: 2/156, 170, 196- 4/282, 286- 5/401)
Aynı zamanda geçen kırk yıl içinde Kur’ân âyetlerinin yüce ve lâhutî manalarını, yüksek edebî uslûbunu içeren ve o kudrette akıcılık ve çekicilik arzeden bir söz de Oʹndan işitilmemişti, yani kırk yaşına kadar geçen ömrü ve kırk yaşından sonraki kalan hayatı arasında sözünü ettiğimiz husus hakkında bir mukayese yapıldığında, peygamberlik döneminde inen vahyin yüksek kudreti bütün açıklığıyla ortaya çıkar ve daha önce bu ölçü ve kudrette bir söz sarfetmediği kesinlik kazanır.
Abdullah bin Selâmʹın (R. A. ) dediği gibi, «O halde şimdi söyledikleri onun değil, âlemlerin Rabbi Allahʹındır. »
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıda geçen âyetlerle, Kur’ân’ın lâhutî kudretini takdîr edemiyen cahil Arapların, «Bize başka bir Kur’ân getir», demeleri üzerinde duruldu ve Peygamberin (A. S. ) hiçbir zaman böyle bir yetkiye sâhip olmadığı açıklandı. Sonra Peygamber (A. S. ) Efendimizin tertemiz geçen hayatı misal verildi. Peygamberliğinden önce geçen kırk yıllık uzun bir süre içinde Oʹnun yalan söylediğine hiçbir kulun şâhit olmadığına; iftiracı ve maceracı bir insan olduğunu ise hiç kimsenin iddia etmediğine işâret edildi. Sonra da Allahʹa karşı yalan uydurmanın büyük bir zulüm ve ahlâksızlık sayılacağına atıf yapıldı.
Aşağıdaki âyetlerle, hayatı bu kadar temiz ve nezîh geçen bir zata iftira edenlerin Allah’ı bırakıp kendi elleriyle yontup şekillendirdikleri putlara tapınmaları ve onları Allah yanında şefaatçiler kabul etmeleri kınanıyor; bunda aklın, ilmin, vicdanın ve sağ duyunun payı bulunmadığı, hele insaf ölçüsüne hiç girmediği kapalı bir şekilde ifade ediliyor.
Sonra da insanların, ilk yaratılıp bir aile ve kabîle kurma düzeyine geldikleri zaman tek bir din üzere olup, Tevhîd inancına bağlı bir ümmet durumuna eriştiklerine ve yavaş yavaş çoğalıp yeryüzüne yayıldıkça düşünceler, inançlar ve kültürler arasında birtakım farkların meydana geldiğine işaret ediliyor.
Kâinat kitabında milyonlarca âyet ve belgeleri, eşya üzerindeki İlâhî damgayı görmeyip hâlâ peygamberden muʹcize isteyenlere, ileride nasıl büyük bir inkılâbın meydana geleceği ve Hz. Muhammedʹin (A. S. ) asıl büyük muʹcizesinin o zaman bütün açıklığıyla ortaya çıkacağı haber veriliyor.