Nisa Suresi 153-155. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

يَسْـَٔلُكَ اَهْلُ الْكِتَابِ اَنْ تُنَزِّلَ عَلَيْهِمْ كِتَابًا مِنَ السَّمَاءِ فَقَدْ سَاَلُوا مُوسٰٓى اَكْبَرَ مِنْ ذٰلِكَ فَقَالُوا اَرِنَا اللّٰهَ جَهْرَةً فَاَخَذَتْهُمُ الصَّاعِقَةُ بِظُلْمِهِمْ ثُمَّ اتَّخَذُوا الْعِجْلَ مِنْ بَعْدِ مَا جَاءَتْهُمُ الْبَيِّنَاتُ فَعَفَوْنَا عَنْ ذٰلِكَ وَاٰتَيْنَا مُوسٰى سُلْطَانًا مُبِينًا وَرَفَعْنَا فَوْقَهُمُ الطُّورَ بِمِيثَاقِهِمْ وَقُلْنَا لَهُمُ ادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّدًا وَقُلْنَا لَهُمْ لَا تَعْدُوا فِي السَّبْتِ وَاَخَذْنَا مِنْهُمْ مِيثَاقًا غَلِيظًا فَبِمَا نَقْضِهِمْ مِيثَاقَهُمْ وَكُفْرِهِمْ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَقَتْلِهِمُ الْاَنْبِيَٓاءَ بِغَيْرِ حَقٍّ وَقَوْلِهِمْ قُلُوبُنَا غُلْفٌ بَلْ طَبَعَ اللّٰهُ عَلَيْهَا بِكُفْرِهِمْ فَلَا يُؤْمِنُونَ اِلَّا قَلِيلًا

155.

Kitap ehli, senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar. (Buna şaşma!) Musa'dan, bundan daha büyüğünü istemişler ve "Allah'ı bize açıkça göster" demişlerdi. Böylece zulümleri sebebiyle onları yıldırım çarptı. Sonra kendilerine apaçık deliller gelmesinin ardından (tuttular) buzağıyı tanrı edindiler. Biz bunu da affettik ve Musa'ya apaçık bir güç ve yetki verdik.

Diyanet İşleri

154.

Verdikleri sağlam söz(ü yerine getirmemeleri) sebebiyle "Tur"u üzerlerine kaldırdık ve onlara, "Tevazu ile kapıdan girin" dedik. Yine onlara, "Cumartesi (yasakları) konusunda haddi aşmayın" dedik ve onlardan sağlam bir söz aldık.

155.

Verdikleri sağlam sözü bozmalarından, Allah'ın ayetlerini inkar etmelerinden, peygamberleri haksız yere öldürmelerinden ve "kalplerimiz muhafazalıdır" demelerinden dolayı (başlarına türlü belalar verdik. Onların kalpleri muhafazalı değildir), tam aksine inkarları sebebiyle Allah onların kalplerini mühürlemiştir. Artık onlar inanmazlar.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

153- Kitap Ehli(nden Yahudîler) senden gökten üzerlerine bir (ya­zılı) kitap indirivermeni isterler. (Üzülme), Mûsâʹdan bundan daha büyü­ğünü istemişler, «Allahʹı bize açıkça göster! » demişlerdi de zulümleri se­bebiyle onlara yıldırım çarpmıştı. Sonra da kendilerine çok açık belgeler (muʹcizeler) geldiği halde (altından yaptıkları) buzağıyı ilâh edindiler, der­ken (pişmanlık duyup tevbe ettiler, biz de) onları affettik. Mûsâʹya da açık belgeler ve kanıtlar verdik.

154- Söz vermeleri sebebiyle (ve ona bağlı kalmaları için) üzerleri­ne Tûrʹu yükseltip kaldırdık ve: «Bu kapıdan secde ederek girin! » dedik. Cumartesi gününde de (İlâhî yasağı) aşmayın diye emrettik ve (bu husus­ta) onlardan sağlam ve sıkı bir söz aldık.

155- Verdikleri kesin ve sağlam sözlerini bozmaları, Allahʹın âyet­lerini inkâr etmeleri, haksız yere peygamberleri öldürmeleri ve «kalbleri­miz kılıftır veya kılıflıdır» demeleri sebebiyledir ki, (kendilerini lânetledik). Belki küfürleri sebebiyle Allah onların kalblerini mühürledi de bu yüzden -azı müstesnâ- imâna gelmezler.

İNİŞ SEBEBİ

Yahudî ilim adamlarından, başta Kâb b. Eşref olmak üzere birkaç ki­şilik bir grup Resûlüllâh (A. S. ) Efendimize gelerek:

- «Ya Muhammed! eğer cidden Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber isen, Musa bize yazılı bir kitabı bir defada getirdiği gibi, sen de bize gökten yazılı bir kitap indir», dediler.

Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. (Lübabü’t-Te’vîl - İbn Kesîr - Kurtubî - İbn Cerîr Taberî)

GÖKTEN YAZILI KİTAP İNDİRİLMESİ

Yahudîler ırklarının gereği her devirde çok katı tutucu ve tekelci bir tutum içinde bulunmuşlar, bu yüzden Musâ Peygamber ile Harun Pey­gamberi yeterince üzmüşlerdir. Onlardan sonra gönderilen peygamberle­rin karşısına aynı tutumla çıkmışlar; kimini öldürmüş, kimini kovmuşlardır.

Son peygamber Hazret-i Muhammed (A. S. ), Harun Peygamberin so­yundan yani Levili’lerden olmadığı, aksine Kureyş kabilesinden gönderil­diği için Yahudîler katılık ve tutuculuklarını artırarak Onun da karşısına çıkmaktan geri kalmamışlardır. Ne var ki, Ansar ve Muhacirînin son dine kendilerini adamaları karşısında daha fazla ileri gidemiyerek Muham­medʹi (A. S. ) ve Onun cihanşümul (evrensel) davasını küçük düşürmek ve ona duyulan ilgiyi tesirsiz hale getirmek niyetiyle bazı isteklerde bulun­muşlardı.

Konumuzla ilgili âyette, inanabilmeleri için gökten üzerlerine yazılı bir kitap indirilmesini istemeleri söz konusu ediliyor. Kur’ânʹın onların bu isteğini çok düşündürücü biçimde açıklaması, Yahudî ırkının karakterini belirtmek içindir. Akıl ve mantık yollarını bırakıp imân ve irfanı bir tarafa iterek çocukça isteklerde bulunmaları, vicdanlar önüne seriliyor ve müʹminlerin hem dikkati çekiliyor, hem de dilek ve temennilerinde çok ölçülü bulunmaları tenbih ediliyor.

Yahudîlerin bu yanlış ve ölçüsüz tutumlarını maddeleştiren ünlü mü­fessirlerimiz bize şu malzemeyi sunmuşlardır:

a) Yahudîler bu istekleriyle, Kurʹân’ın gökten inen bir kitap olduğu­nu kabul etmediklerini ortaya koymuşlardır; çünkü Kur’ân onların anlayı­şına göre, yazılı bir kitap halinde indirilmemiştir. O halde semavî olamaz.

b) Yazılı kitabın indirilmesini Allah’tan değil, Hz. Muhammed (A. S. ) den istemeleri, peygamberler hakkında ciddi bir bilgileri olmadığını gös­terir.

c) İndirilmesini istedikleri kitabın bütün milletlere seslenen bir kitap değil, sadece Yahudilere has bir muhtevada bulunmasını belirtmişlerdir. Bu da onların Allah’ı millî bir ilâh sandıklarının bir başka delilidir.

d) Kitabın vahiy yoluyla önce Peygamberin kalbine ilka edildiğine inanmıyorlar. Elle tutulur, gözle görülür şekilde inmesi gerektiğini savu­nuyorlar.

e) Mânaya, mayaya ve öze iltifat etmiyorlar, şekle itibar edip gökten ciltli bir kitabın indirilmesini teklîf ediyorlar.

Aslında şekle bağlı kalan bir millet için varlık âleminin her parçası İlâhî kudreti bütün azametiyle yansıtan bir belgedir. Bunları göremiyecek ve anlayamıyacak kadar ruhtan uzak maddecilerin İlâhî vahyi ve Onun peygamberlerin kalbine ilka edilişini anlamaları düşünülemez. Nerde kaldı Kurʹânʹı idrâk edebilmeleri?.

Eğer Kur’ân, onların anlayışına ve itikadına göre, yazılı kitap halinde indirilseydi, yine de inanmazlar, bunu Muhammed (A. S. ) uydurup yazdı, derlerdi. Kur’ânʹda buna temasla şöyle buyurulmuştur:

«Eğer sana kâğıt üzerinde yazılı bir kitap indirseydik, onlar da elle­riyle ona dokunsalardı, o küfredenler yine de bu açık bir sihirden başkası değildir, derlerdi. » (En’am sûresi âyet: 7)

ALLAHʹI MADDELEŞTİRME GAFLETİ

«Allahʹı bize açıkça göster, demişlerdi. »

Yahudi milletinin din ve peygamber hakkındaki bilgisizliklerinin en açık ölçüsünü yine Kur’ân bize haber veriyor. Maddeye karşı aşırı zaafı olan bu millet; Musâ Peygamberin YED-İ BEYZA’sı, kızıl denizin yol ver­mesi, Asâʹnın sihirbazları meflûç hale getirmesi, gökten kudret helvasıy­la bıldırcın kuşlarının sunulması gibi muʹcize ve büyük belgelere rağmen Allahʹı cismi olan bir varlık sanarak «Allah’ı bize açıkça göster» demeleri çok şaşırtıcı ve düşündürücüdür. Nitekim her millet daha çok hakikatı de­ğil, kendi sosyal ve ahlâkî yapısının gerektirdiği ölçü ve anlama göre bir sistem ister. Onları bunun dışına çıkarmak çok zor, hattâ bazen imkânsız­dır. Çünkü sistemleri ve müesseseleri, milletin inanç, örf ve âdeti, karak­ter ve kültür seviyesi meydana getirir. Yahudî ırkının kendine has örf ve âdetleri, karakter ve kültürü hep dünyalıktan yanadır. Onları bu doğrultu­dan çekip almak hayli zordur, belki asırların mücadelesini gerektiren bir konudur.

Bu yüzdendir ki, büyük himmetler sarfederek Yahudî ırkını bir millet haline getiren Musa Peygamberin, kırk günlük bir zaman onlardan ayrı kalması sonucu, hemen altundan bir buzağı yapıp onu kendilerine ilâh edinmişlerdi. Çünkü hem Tanrıʹyı bir cisim şeklinde düşünüyor, hem de değer ölçüsü olarak daha çok altundan başka bir şey tanımıyorlardı.

Sonunda büyük bir muʹcize bu ırkı titretmiş: Tur dağı üzerlerine kal­dırılmıştı. Ölüm tehlikesiyle burunburuna gelince dönüş yapmaktan başka çareleri kalmamış ve böylece derin bir pişmanlık içinde tevbe etmişlerdi.

«Kalblerimiz kılıftır. »

Yahudîler, son peygambere kılıçla karşı koyamıyacaklarını anlayın­ca başka bir taktik uygulamayı planlamışlar ve bu nedenle bilgi ve kül­türüne güvendikleri bir grup kişiyi son Peygamber Hz. Muhammed’e (A. S. ) göndermişlerdi. Maksat onu küçük düşürmek; inananların kalbinde ve ka­fasında bir takım şüpheler meydana getirmekti. Allah Resûlü (A. S. ) görevi gereği, kendisine gelen bu gruba son dinin insanlıktan yana neler getir­diğini anlatmaya çalışmıştı. Ne var ki, gelenlerin niyeti çok farklıydı, bu bakımdan edep ve terbiye kurallarını bir anda çiğneyip şu sözü söylemek­ten çekinmediler: «Bizim kalblerimiz bilgiyle dolu kılıflardır.. » senin bir. şeyler anlatmana gerek yoktur. Veya «Bizim kalblerimiz kılıflıdır, başka­larının sözlerini kabul edecek değildir. Hem böyle kalblerle senin ne de­diğini, sözlerinin ne gibi hüküm ve hikmet taşıdığını anlayamıyoruz», de­mek istemişlerdi. Bu sebeple Allah onları lânetlemiş ve kalblerini mühür­lemişti. Azı müstesnâ, onların son dine inanmaları çok uzak bir ihtimaldir.

CUMARTESİ GÜNÜNDE KONAN YASAK

«Cumartesi gününde de (İlâhî yasağı) aş­mayın, diye emrettik.. »

Elimizdeki Tevratʹa göre, yerler gökler altı günde yaratılıp tamamlan­mış, yedinci günü Allah yaptığı işi bitirip istirahate çekilmiş ve bu sebeple yedinci günü (Cumartesi) mübarek kılmış ve onu takdîs etmiştir. Çünkü Allah yaratıp yaptığı bütün işten o günde istirahat etmiştir. (Tevrat/Tekvîn: 2/1-3)

Bu cümlelerde gerçek payı bulunmakla beraber aslına sadık değildir. Kur’ân, cumartesi gününün Yahudilere kutsal gün olarak belirlendiğini, o günde Yahudîlerin çalışmamaları gerektiğini yer yer açıklamış ve böylece Tevratʹtaki ilgili belgeleri tashih etmiştir. Nitekim Bakara 65, Nisâ 47. âyet­lerle bu hususa temas edilmiştir. Ayrıca Aʹraf 163, Nahl 124. âyetlerle de cumartesi gününden bahsedilmektedir. «Cumartesi gününde de (İlâhî ya­sağı) aşmayın.. » meâlindeki âyetle, cumartesi gününde bir takım İlâhî ya­sakların konulduğu bildirilmektedir.

Tevrat’ta da: «Altı gün iş işlenecek fakat yedinci günde tam rahat sebti mukaddes toplantıdır; hiçbir türlü iş işlemiyeceksiniz. Bütün mes­kenlerinizde Rabbe Sebttir. » denilmektedir. (Tevrat / Levililer: 23/3)

TEVRAT HEP BİRDEN YAZILI MI İNDİRİLMİŞTİ?

Bugün «Ahd-i Atîk» adıyla anılan Tevrat, İbranî, Kildanî ve Yunanî dil­lerden terceme edilmiş olanıdır. Tevrat’ın levhalar üzerinde yazılı ilk nüs­hasının ne olduğu bilinmemektedir. Bu yüzden aslı, yani orijinali mevcut olmadığı sebebiyle yazılıp piyasaya sürülen Tevrat tercemeleri birçok yan­lışlarla doludur. Ekberabad’lı Rahmetullah Efendinin bu konuda yazdığı İZHARÜ’L-HAK adlı eseri çok doyurucu ve tamamlayıcı bilgiler vermiş, bel­gelere dayanarak yeteri kadar malzeme sunmuştur. Meraklılara adı ge­çen kitabı tavsiye ederiz.

Bilhassa Tevrat’ın ilk nüshasında âhiretle ilgili bulunan belgelerin ço­ğu, sonradan toplanıp yazılan Tevrat nüshalarına konulmamıştır. Rahat­lıkla diyebiliriz ki, halen mevcut Tevrat nüshalarında âhiretle ilgili ciddi ve sıhhatli bir kayıt bulmak mümkün değildir. Cennet kavramı bile, dünyalığı çok seven Yahudî hahamları tarafından Adenʹdeki bağ ve bahçelerle yorumlanmış ve Kurʹânʹda ondaki bu yanlışlık düzeltilerek âhiretteki ADN CENNETİ diye açıklanmıştır.

Tevrat’ın yazılı olarak indiğini belgeliyen sağlam bir kayıt ve rivâyet tesbit etmek mümkün değildir. Kur’ân’da ELVAH tabirinden, Tevrat’ın lev­halar üzerinde yazılı bulunduğu anlaşılıyorsa da, onu levhalar üzerine ki­min yazdığı bilinmemektedir. Musâ Peygamberin sözü edilen levhaları Tur dağında İlâhî vahye hazırlanırken nereden nasıl aldığını da tesbit etmek mümkün değildir.

Şeyh Muhyiddîn Arabî (K. S. ) bu konuda KALEM VE LEVHʹten söz ederken diyor ki:

«KALEM ve LEVH tedvin ve tastîr (yazıp kitap şekline sokma ve yazı yazıp satırlar haline getirme) âleminin ilkidir. Bu ikisinin hakikatı, yüce ve aşağı, mânevî ve hissî bütün varlıklara sirayet etmiştir. Ve bu ikisiyle Allah, ilmi âlem veya âlim üzerinde muhafaza etmiştir. Hadîste belirtildiği­ne göre, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz, «İlmi yazarak kaydedin.. » buyurmuş­tur. Bu anlamla Allah Tevratʹı kendi (kudret) eliyle yazmıştır. (Fütuhat-i Mekkiyye: 3/221 - Beyrut baskı?)

Bazı araştırıcılara göre, Tur dağında Musa Peygamberʹe sadece «evâmir-i aşere» diye anılan «on emir» verilmiş ve o da bunları taş levha üze­rine yazmıştır. Tevrat’ın diğer bölümlerini Musa Peygamber yine İlâhî vah­ye dayanarak sırası geldikçe yazmıştır.

Tabii bu iddianın ne kadar doğru olduğunu bilemiyoruz. Ancak Kudüs yıkıldığında Tevrat’ın ortadan kaybolduğunu ve asırlar sonra Yahudi kralı Yoşiya zamanında Süleyman Peygamberʹin yaptırdığı mâbed tamir edilir­ken enkaz altında rastlandığını yine Tevrat II. KIRALLAR bölümündeki ka­yıtlardan anlıyoruz.

Bundan İsrâiloğullarıʹnın Tevrat’la amel etmeye gerek görmediklerini, o yüzden rafa kaldırıp unutulmaya bıraktıklarını ve aradan asırlar geçtik­ten sonra tesadüfen Tevrat nüshasının mâbedin enkazı altında bulunduğu­nu söylersek mübalağa etmemiş oluruz. Nitekim II. KIRALLAR : 21 ve 22. baplarda belirttiğimiz hususla ilgili geniş bilgi ve malzeme bulunuyor.

Tarihî araştırmalar ise, ilk yazılı Tevrat’ın ve sonradan bir cilt haline getirilen ve enkaz altında bulunan nüshasının kaybolduğunu ve şimdiki nüshalarının ancak Yahudilerin Mısırʹdan çıkışlarından sekiz asır sonra yazıldığını göstermektedir. Ünlü İngiliz Tarihçi ve İlim adamlarından J a m e s CHURCHWARD diyor ki:

«Musa derin bilgili ve bir üstat idi. Dinde ve bilimde yüksek derecele­re erişmişti. Tevratʹtaki hataların kaynağı başkadır. Musa Peygamber Tevratʹı doğru yazmıştı ve sembollerle ifade etmişti. Sonraki tercemeler bunları bozmuştur. Musa’nın yazdığı Tevrat, Mısır Hiyeroglifi ve Hiyaretikleriyle papirüs vekil tabletler üzerine yazılmıştı. Beni İsrâilʹin Mısırʹdan çık­malarından sekiz asır sonra EZRA (EZRA: Yahudilikle ilgili kuralları bir araya getiren büyük haham (İ. ö. V. yüzyıl) Babil ülkesinde Pers sarayının çevresinde yaşamış ve Yahudilikle il­gili işlerle görevlendirilmiştir.) bir grupla beraber İsrail tarihiyle il­gili bütün tabletler ve yazıları bir araya toplayarak bunları bir kitap şekline soktu. Tevrat meydana geldi. Ezra ve yardımcılarının Mısır yazısı hakkında derin bilgileri olmadığından bu yanlışlıkların olması doğaldır. O yazıları yalnız bir üstat anlayabilirdi. Bunların yetersizliklerini Mısır, Kaide, Hindî ve Maya belgelerinde gördüğümüz orijinalleriyle karşılaştırdığımızda anlıyoruz. Musa’nın yazdıkları ma’kuldü. Onlar ise saçmaladılar, çok yer­de anlamadıkları sembollere rastlayınca oraya tarihî hikâyeler, efsaneler sıkıştırdılar. » (-MU- Tarih Öncesi Evrensel Uygarlık: 61 - İstanbul: 1978)

O bakımdan günümüzde mevcut Tevrat nüshasında İlâhî beyânlarla, sonradan yapılan ilâveleri birbirinden ayırt etmek hayli zordur. Bununla beraber Kurʹân-ı Kerîmʹi iyi bilen bir ilim adamı Tevrat’ı dikkatle okuyup incelediğinde hangi sözlerinin İlâhî, hangilerinin beşerî olduğunu anlaya­bilir. Meselâ, «Rabbiniz diyor ki, Rab dedi ki, Rab dedi; Rab, Musaʹya dedi veya diyor.... » gibi sözleri İlâhî beyanla yakından ilgilidir. Bunlarda bir de­ğişme meydana gelmişse, Kurʹân-ı Kerîmʹin, onların çoğunu tashîh ettiği­ni tesbit etmemiz mümkündür.

TÛRʹUN ÜZERLERİNE KALDIRILMASI

«Söz vermeleri sebebiyle (ve ona bağlı kalmaları için) Tûrʹu yükseltip kaldırdık. »

TÛR, sözlük olarak sınır ve miktar anlamına gelir. Ayrıca «dağ» mâ­nasına da geldiği bilinmektedir. Evin çevresinde ihata duvarı bulunan av­lu, boş arsa ve benzeri kısımlara da TUR denildiği vakidir.

Kur’ânʹda daha çok özel bir dağa isim olarak kullanılmış, TUR-İ-SEYNÂʹ ve TUR-İ SİNÎN denilmiştir. Bu dağın Şam ile Medyen arasında Sü­veyş kanalından Yenbuʹa doğru uzandığı söylenir. Ayrıca Şam dolayların­da bir dağın ismidir. Bazı rivâyetlere göre, Musa Peygamberin çıkıp münacaatta bulunduğu Tur-i Seynâ budur.

Bir de Kudüs’te Mescid-i Aksaʹnın sağ tarafına düşen bir dağın da Tur olduğu bilinmektedir. Bundan başka birkaç dağın da aynı ismi aldığı söylenir.

Sonuç olarak, Tur bir dağın ismidir. Daha önce Bakara sûresinde bu konuyla ilgili âyetin yorumunu yapmış, az da olsa bir açıklamada bulun­muştuk. Burada tekrar edilmesi, ona yakın fakat farklı anlam ve hikmet taşımasındandır.

Yahudîler kısa bir süre aralarında Musa Peygamberin (A. S. ) bulun­mamasından yararlanarak altundan buzağı yapıp ilâh edinmişlerdi. Harun Peygamberin bütün uyarıları neticesiz kalmış, İsrâiloğulları putperestliğe özenmişlerdi. Hz. Musâ, Tevrat yazılı bulunan levhalarla Tûr dağından dö­nüp geldiğinde aldığı emir üzerine onları iki şey arasında serbest bırakmış­tı: Ya tevbe edip dinin aslına dönerler de Allah onları bağışlar, ya da inat ve inkârlarında ısrar ederlerse, Allahʹın gazabına çarpılırlar. Daha önce de birçok mucizeler gösteren Hz. Musâʹnın (A. S. ) bu uyarısı İsrâîloğullarıʹnı korkuttu. Başlarına bir azâp inmeden tevbe edip imânlarını tazelediler. Bu kez onlardan bir daha dinlerinden dönmemeleri için kuvvetli söz alındı. Kurʹânʹda buna «Misak-i Galîz» deniliyor. İlâhî kudretin sonsuzluğunu gös­terir mahiyette bu sözden dönmemeleri için Tûr dağı üzerlerine kaldırıldı.

Diğer bir yoruma göre, onlardan sağlam söz alındıktan sonra karak­terleri icabı niyetlerini değiştirmeğe başladılar. Bu sebeple ilâhî bir tehdit olarak Tûr dağı üzerlerine kaldırıldı. Üçüncü bir ihtimal de şudur: İsrâîl­oğulları bazı hususlarda Musâ Şeriatını kabul etmek istemiyorlardı. Bu yüzden dinin hayat damarları sayılan ahkâmı noksansız kabul edip uygu­lamaları için Tûr dağı üzerlerine bir mu’cize olarak yükseltildi.

Dördüncü bir ihtimal da, Tûr dağında yerleşmeye, oturup dinlenmeye uygun olan kesim düşmanlarından temizlenip dağın huzur ve neşe veren gölgesi altına girme imkânına eriştirilmişlerdir. Allahʹın onlara olan bu nî­meti hatırlatılıyor ve nankörlük etmemeleri tenbih ediliyor.

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Yukarıdaki âyetlerle İsrâiloğulları’nın imanla küfür arasında nasıl bir zikzak çizdikleri ve birçok açık belge ve muʹcizelere rağmen nankörlük ettikleri belirtildi. Bu arada âhirete imân doğrultusundan nasıl saptıkları­na yer yer işâret edildi ve böylece Yahudî ırkının dönek yapılarına dik­katler çekildi.

Aşağıdaki âyetlerle, yine Yahudî ırkının asıl mayalarında bulunan dünya saltanatına karşı zaaflarına işârette bulunularak onlara âhireti ha­tırlatan Meryem ile oğlu İsâ Peygamberin (A. S. ) aleyhine döndükleri açık­lanıyor. Maddeyi âhiretlerine tercih etmeleri sebebiyle Meryemʹe zina is­nat edecek ve İsâ Peygamberi öldürecek kadar hırçınlaştıkları çok anlam­lı bir üslûbla anlatılıyor.

İsâ Peygamberin (A. S. ) Yahudîler tarafından öldürülmediği, bilâkis göğe yükseltildiği ve kıyâmete yakın ineceği hatırlatılıyor.