MEÂLİ:
12- And olsun ki Lukmân’a, Allahʹa şükret diye hikmet verdik. Kim şükrederse ancak kendi lehine şükretmiş olur; kim de nankörlük ederse, şüphesiz ki Allah ganiydir (hiç kimsenin şükrüne ihtiyacı yoktur), övülmeğe çok daha lâyıktır.
13- Hani bir vakit Lukmân oğluna öğüt vererek dedi ki: «Oğulcağızım! sakın Allahʹa ortak koşma. Çünkü gerçekten ortak koşmak büyük bir haksızlıktır. »
14- Biz insana, ana-babasının (haklarını gözetmesini de) tavsiye ettik. Anası onu sıkıntı üstüne sıkıntı çekerek (karnında) taşımıştır. Sütten kesilmesi iki yıl içindedir. Bana ve ana-babana şükret; dönüş ancak banadır.
15- Eğer anan-baban, hakkında bilgin olmadığı şeyi bana ortak koşman için seninle tartışıp ağırlıklarını koyarlarsa, sakın onlara (bu hususta) itaât etme. Dünya (işlerin)de ise onlara güzel ölçüde destek ol; bana yönelip gönül verenlerin yoluna uy. Sonra da dönüşünüz elbette banadır; yapageldiğinizi (o zaman) size bir bir haber veririm.
16- (Lukmân yine oğluna dedi ki): «Oğulcağızım! (işlediğin iyilik olsun, kötülük olsun) bir hardal tanesi ağırlığınca bile olsa ve o bir kayanın içinde veya göklerde ya da yerde bulunsa, Allah mutlaka onu getirir (ortaya kor). Şüphesiz ki Allah çok lûtufkârdır; en ince, en gizli şeyleri bilendir, her şeyden haberlidir.
17- Oğulcağızım! namazı dosdoğru kıl, (dince, akılca ve sağlam örfce) uygun olanı emret, kötü olandan da menʹet. Başına gelene sabret. Şüphesiz ki bunlar azmedilmeğe değer işlerdendir.
18- İnsanlardan (büyüklük taslayarak) yüzünü çevirme; yeryüzünde çalımlı çalımlı yürüme. Şüphesiz ki Allah, her böbürlenen kendini beğenmişi sevmez.
19- Yürüyüşünde ortalama bir davranış içinde ol; sesini alçalt. Çünkü seslerin en hoşa gitmeyeni, şüphesiz ki eşek sesidir. »
İLGİLİ HADÎSLER
«Yedi helâk edici şeyden sakının: Allahʹa ortak koşmak, sihir yapmak, Allahʹın öldürülmesini haram kıldığı cana -haklı bir sebep dışında- kıymak, faiz yemek, yetim malı yemek, savaş alanından arka çevirip kaçmak, namuslu beri müʹmine kadına zina (suçu) isnad etmek.. » (Buharî/edeb: 6, imân: 16, vasiyet: 23, tıb: 48, hudud: 44- Müslim/imân: 142, 144- Ebû Dâvud/vasaya: 19- Tirmizî/büyû’: 3, daavat: 62, tefsîr: 4- Nesâî/ tahrîm: 3, vasaya: 12- Ahmed: 2/362)
«İbn Mes’ud (R. A. ) diyor ki: Peygamber (A. S. ) Efendimizʹe sordum:
- Hangi amel Allah yanında daha çok sevimlidir?
Cevap verdi:
- Vaktinde kılınan namaz.
- Ondan sonra hangisi? dedim.
- Ana-babaya iyilikte bulunmak, buyurdu.
- Ondan sonra hangisi dedim.
- Allah yolunda cihâd, diye cevap verdi. » (Buharî/tevhîd: 48. cihâd: 1, edeb: 1- Müslim/imân: 137, 140- Ebû Dâvud/ salât: 8- Tirmizî/mevakıyt 13, birr: 2- Nesâî/mevakıyt: 51- Ebû Dâvud/salât: 24- Ahmed: 1/410, 418, 421, 430- 5/368-6/374)
«Canımı kudret elinde tutan zata and olsun kî, ya iyilikle emreder, kötülükten men’edersiniz, ya da çok sürmez Cenâb-ı Hak kendi tarafından üzerinize bir azap gönderir de artık o durumda duâ edersiniz, ama duânız kabul olunmaz. » (Tirmizî/birr: 36, fiten: 9, 70, 71, Zühd: 39, 63, tefsîr: 5, 18)
«Sizden kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirip gidersin; buna gücü yetmezse, diliyle onu değiştirsin (gidersin). Buna da gücü yetmezse, kalbiyle değiştirsin (giderme çarelerini düşünüp o fiilden tiksinsin) ki bu, imânın en zayıfıdır. » (Ebû Dâvud/salât: 242, melâhim: 17- İbn Mâce/ikamet: 159, fiten: 20- Ahmed: 3/10, 52)
«Şüphesiz ki Allah bana, tevâzuʹ göstermenizi, alçak gönüllü olmanızı emretti; tâ ki biri diğerine karşı büyüklük taslamaya, biri diğerinin hakkına tecavüz etmeye. » (Müslim/cennet: 64- Ebû Dâvud/edeb: 40- İbn Mâce/zühd: 16, 23)
«Allah yanında kötü ahlâktan daha büyük bir günah yoktur. » (Taberânî - el-Hâkim)
LUKMÂN KİMDİR?
Lukmân hakkında klasik tefsirlerde senedi ve dayanağı olmayan birçok rivâyetlere yer verilmiştir. Ayrıca bu zat sadece sâlih, bilgili, hikmet sahibi bir kimse midir, yoksa teblîğ ve irşatla görevli bir peygamber midir? Bu hususta da farklı görüşler ortaya konmuştur. Her iki husus da ihtimal dahilinde bulunmakla beraber; sâlih, bilgin bir müʹmin-i muvahhid olduğu ağırlık kazanmıştır.
Kamusü’l-A’lâm’da şu bilginin verildiğini görmekteyiz: «Hikmetle ün yapan bir zat olup Kur’ân-ı Kerîm’de anılmakla, peygamberliğini iddia edenler olmuşsa da, Hekîm-i-Rabbanî ve Muvahhid (Allah’ın varlığını ve birliğini tasdîk eden) olup peygamber olmaması ihtimali daha kuvvetlidir. »
Lukmân’ın Dâvud Peygamberʹe çağdaş olduğu rivâyetler arasında yer almaktadır. Köle olduğu söylenirse de bunu belgeye dayalı ortaya koymak mümkün değildir. Arap olduğu sanılmaktadır. İbn İshâk’a göre: Lukmân el-Hakîm soy itibariyle İbrahim Peygamber’e ulaşır. Şöyle ki, Lukmân b. Baûrâ b. Nâhur b. Tareh denilerek soy ağacı belirlenir ki üçüncü babası Tareh, İbrahim Peygamber’in babası Azer’in bir başka ismidir.
Mukatil’in yaptığı rivâyete göre ise, Lukmân’ın Eyyub Peygamber’in teyzesinin oğlu olduğu gösterilmektedir. (Bu konuda geniş bilgi için bak: el-Cami’u Li-Ahkâmiʹl-Kurʹân: 14/59, 60 - Tefsîr-i İbn Kesîr: 3/444, 445 - Câmiu’l-beyân Fi Tefsîri’l-Kur’ân: 21/43, 44)
Yine tefsirlerimizde Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’in hicretinden yaklaşık bin yıl kadar önce Arap Yarımadası’nın Amman yöresinde bu isimle bir hekîmʹin ortaya çıktığı, ahlâk ve fazîlet konusunda çok hikmetli sözler söylediği, öğütlerde bulunduğu ve o yüzden hakkında birtakım hikâyeler yazıldığı anlatılmaktadır. Kurʹân-ı Kerîm’de ismi geçen Lukmânʹın o Lukmân olduğu ihtimali pek uzak değildir.
İLİM VE HİKMET, ŞÜKRETMEYİ GEREKTİRİR
«And olsun ki Lukmânʹa, Allahʹa şükret diye hikmet verdik. Kim şükrederse ancak kendi lehine şükretmiş olur; kim de nankörlük ederse, şüphesiz ki Allah ganiydir (hiç kimsenin şükrüne ihtiyacı yoktur); övülmeğe çok daha lâyıktır. »
İlim hikmetle birleşip, gücünü Allah’a imândan alınca, gerçeği daha iyi anlayıp değerlendirebilme düzeyine gelmiş olur. Varlıkta ne varsa, hepsinin mutlak anlamda Allahʹa ait bulunduğunu ve bildiğimiz şeylerin sadece insandan yana yaratılıp hizmete sevkedildiğini anlayıp idrâk ettiğimiz gün, bilgimizi hikmetle tamamlamış ve imânla kuvvetlendirip bütünleştirmiş oluruz ki, böyle bir ilim, sâhibini hem dünyada, hem de âhirette huzurlu ve mutlu kılmaya elverir. Zira bilgisini hikmetle ve imânla donatmış bir ilim adamı herkesten daha çok Cenâb-ı Hakk’a kulluk etmenin, Oʹna ibâdette bulunmanın gereğine inanır ve her vesileyle Allahʹa şükretmenin bir borç olduğunu unutmaz.
Yukarıdaki âyetle, sözünü ettiğimiz hikmete değiniliyor ve insanda daha çok şükretme duygusunu geliştiren önemli kaynağa dikkatler çekiliyor.
Unutmayalım ki, Kur’ân’ın tasvîr ettiği şekilde şükretmek, Sünnetullah’a uymak ve hayatı İlâhî hilkat statüsüne göre düzenlemek demektir. Bu da başarının ilk ve son basamağı sayılır. O bakımdan Allah’a gönülden yönelip şükreden ancak kendi lehine bir rahmet havası meydana getirir; nankörlük eden de kendi âleyhine bir sonuca yönelmiş olur. Cenâb-ı Hakk’ın kimselerin hamd ve şükrüne ihtiyacı yoktur. O mutlak ganiydir.
HİKMET KAVRAMI
Hikmet, çok yönlü bir kelimedir. Adâlet, ilim, hilim, nübüvvet ve Kurʹân; aynı zamanda sapasağlam İlâhî düzen, varlığı bilme, gerçeği ortaya çıkarma, bir şey icat etme, İlâhî sünneti bilip ona göre hayırlı işlerde, sâlih amellerde bulunma; eşyanın gizli-açık yanları hakkında birtakım bilgi edinme gibi manalara delâlet etmektedir. Felsefe, ahlâk, pratik bilgi, fizik ve benzeri konularla yakından ilgilidir. (Fazla bilgi için bak: Kamus Tercümesi: «hikmet» maddesi)
Râğıb el-Esbehanî ise, «hikmet»in çok yönlü manalarını kısaltarak şu veciz bilgiyi vermiştir: «Hikmet: Hakkı, ilim ve akıl ile bilip doğru olanı tesbit etmektir. Allah hakkında sıfat olarak kullanıldığı zaman, eşyayı bilip onu son derece sağlam ve muhkem icâd etmek anlamına; insana sıfat olarak kullanıldığı zaman, mevcudatı bilmek ve hayırlı işlerde bulunmak anlamına gelir. » (el-Müfredat Fi-Garibi’l-Kur’ân: Hikmet maddesi)
ALLAHʹI İNKÂR ETMEK, O’NA ORTAK KOŞMAK BÜYÜK BİR ZULÜMDÜR
«Hani bir vakit Lukmân oğluna öğüt vererek dedi ki: «Oğulcağızım! sakın Allahʹa ortak koşma. Çünkü gerçekten ortak koşmak büyük bir haksızlıktır. »
Lukmân el-Hakîmʹin, kendi oğluna öğüt verirken aklı eren her insanı ilgilendiren ve aynı zamanda «Tevhîd İnancı» doğrultusunda bir anlam ve hikmet taşıyan sözlerinin bir bölümü ilgili âyetlerle açıklanmakta ve peygamber sünnetiyle tam uyumluluk arzetmektedir.
Cenâb-ı Hak, o sâlih kulunun güzel öğütlerinden on kadarını Kurʹânʹda anmak sûretiyle hem Lukmân’ın kadrini yüceltmiş, hem mü’minlere yol gösterici sünnet olarak bir dizi kural vermiş, hem de bu zat hakkında kalıcı bir ad bırakmıştır.
LUKMÂN’IN KENDİ OĞLUNA ÖĞÜDÜ
1- Allah’a ortak koşmak zulümdür.
«Çünkü gerçekten ortak koşmak büyük bir haksızlıktır. »
Allahʹa ortak koşmak elbette büyük bir zulümdür. Zira varlık âleminde her şey Cenâb-ı Hakk’ın ilim ve hikmet sıfatlarının izini taşımakta ve her biri bağlı bulunduğu hilkat kanunu doğrultusunda Hakkʹın buyruğuna baş eğmekte ve O’nun varlığına ve birliğine şehadet etmektedir. Bunca delil ve belgeleri ve kendi yaratılışındaki yüksek hikmeti ve inceliği görmeyip Yüce Yaratan’ı inkâr etmek veya başka şeyleri Oʹna ortak koşmak insana yakışan bir ölçü ve yol değildir. Böylesine sakıncalı bir yola girmek elbette ki varlık âlemindeki eşyanın baş eğmesine ters düşmekte, her birinin hakkına saygısızlık ve tecavüzü ortaya koymakta ve böylece insanı çok zâlim ve çok hak tanımaz bir düzeye getirmektedir.
Çünkü zulüm: Bir şeyi lâyık olmadığı yere koymak, bir görevi ehil olmayana vermek, hakkı kabul etmemek, haksızlığı benimsemek ve savunmaktır. Aynı zamanda hak sâhibinin hakkını zayiʹ etmek, haksızdan yana olmaktır. Bu mana ile de insanın, ilâhlığa lâyık olmayan canlı-cansız şeyleri ilâhlaştırması, kulluğu gerektiği düzeyde tutmaması, ibâdeti ehil olmayana yapması büyük bir zulüm ve kelimeyle belirlenemiyecek ölçüde haksızlıktır.
2- Ana-babaya itaât.
«Biz insana, ana-babasının (haklarını gözetmesini de) tavsiye ettik.. »
Annelik ve babalık yalnız çocuğu dünyaya getirmelerinden, onu büyütüp beslemelerinden ibaret değildir. Anne ve baba çocuğun iç ve dış dünyasının, ruhî yapısının dayanağı ve mânevî âleminin mimarlarıdır.
O bakımdan doğan bir çocuğu bu anlam ve ölçülere göre besleyip büyütmek, eğitip yetiştirmek büyük fedakârlıklar, aralıksız zahmetler ve sıkıntılar gerektiren başlı başına bir konudur. O kadar ki, anne-baba hayatlarının önemli bir kısmını çocuklarının yetişmesi uğruna harcamakta ve kendilerinden kopmaz bir parça olan yavrularını korumak için bazan tehlikeyi bile göze alabilmektedirler.
O bakımdan çocuğun her zaman anne sevgisine, baba ilgisine ihtiyacı vardır. Yapılan ciddi araştırmalar göstermiştir ki, ana-babasından, özellikle anasından ayrı düşen çocuk, zamanında kolay kolay konuşamamakta ve daha çok içine dönük bir durum almakta ve fiziksel yapısı da yeterince gelişmemektedir.
Kur’ân-ı Kerîm, ilgili âyette ana-babanın çocuklarıyla olan yakınlığını, onun iç dünyasıyla olan ilgisini ve böylece aralarındaki kopmaz bağları üç madde halinde özetlemektedir. Şöyle ki:
a- Anne sıkıntı üstüne sıkıntı çekerek kendisinden bir parça kabul ettiği yavrusunu karnında taşır.
b- İki yıl veya daha az bir süre onu kucağında taşıyıp süt emzirir.
c- Evlât dünya işlerinde ve önemli konularda ana-babasına destek olmalıdır.
Cenâb-ı Hak, evlâdın destek olmasını emrederken, Allah’a günah ve isyanı, inkâr ve şirki gerektiren konularda ana-babanın emrine itaât edilmiyeceğini açıklayarak sağlam bir kıstas ortaya koymuştur.
Böylece Lukmân el-Hakîm’in bu iki öğüdünden anlıyoruz ki, Allah’a imân ve itaâtten sonra, meşru sınırlar içinde ana-babaya itaât ve onlara hizmet gelmektedir.
3- İşlenilen iyilik ve kötülük..
«Oğulcağızım! (işlediğin iyilik olsun, kötülük olsun) bir hardal tanesi ağırlığınca bile olsa ve o bir kayanın içinde veya göklerde, ya da yerde bulunsa, Allah mutlaka onu getirir (ortaya kor). Şüphesiz ki Allah en ince, en gizli şeyleri bilendir, her şeyden haberlidir. »
Cenâb-ı Hakk’ın ilmi her şeyi kapsayıp kuşatmış ve kudreti her varlığa nüfuz etmiştir. Her şey mutlak anlamda Oʹnun tasarrufu altında bulunuyor. O bakımdan O’nun ilminin dışında kalan bir şey düşünülemez, kudretini aşan bir şeyden söz edilemez. Bunun aksini düşünmek, uluhiyet kavramını kökünden yıkar ve Cenâb-ı Hakk’a bilgisizlik, unutkanlık yakıştırılmış olur.
İşte bu bilgi ve imân insanın iç ve dış âlemini düzene sokar, sorumluluk duygusunu geliştirip pekiştirir; atılan her adımımıza, ağzımızdan çıkan her söze dikkat etmemizi öğretir. İçimizden geçen her şeyin Allah tarafından bilindiğini telkîn ederek ruh ve vicdan safiyetine erişmemizi kolaylaştırır.
4- Namaz kılmak..
«Oğulcağızım! namazı dosdoğru kıl.. »
Cenâb-ı Hakk’ın eşi, benzeri ve ortağı bulunmadığı açıklandıktan; ilmiyle, kudret ve tasarrufuyla her şeyi kapsayıp kuşattığı belirtildikten sonra, O’na şükretmenin ve kulluk görevini yerine getirmenin ilk basamağı kabul edilen namazı kılmaya devam etmemiz emrediliyor. Zira yaratan ile yaratılan arasında namazdan daha işlek bir yol yoktur. Aynı zamanda insanı Allah ile -bir bakıma- konuşturan en ölçülü ibâdet, namazdır. O bakımdan her peygambere namaz ile emredilmiş ve semavî dinlerin hepsinde bu ibâdete yer verilmiştir.
5- İyilikle emretmek, kötülükten men’etmek.
«(Dince, akılca ve sağlam örfçe) uygun olanı emret, kötü olandan da men’et.»
Şüphesiz dinin, aklın ve sağlam örfün faydalı kabul ettiği ve tavsiyede bulunduğu şeyleri yetişmekte olan kuşakların kafa ve kalplerine eğitim yoluyla işlemek nasıl vâcipse, bu üç unsurun zararlı görüp yasakladığı kötülüklerden nesli sakındırmak ve korumak da öylece vâciptir. Zira İslâm’ın hayat nizamının temelini, Kur’ân-ı Kerîm’in hedef ve amacını bunlar oluşturmaktadır.
Konuya bu açıdan eğildiğimiz zaman, toplum yapısında otokontrolü sağlamanın önemi ortaya çıkmakta ve nemelâzımcılığın revaç bulduğu yerlerde huzur ve güvenin bozulacağının kaçınılmaz olacağı vurgulanmaktadır. Bu nedenledir ki, Kur’ân’ın tam 38 yerinde sağlam sahîh örften söz edilmekte ve bu açıdan faydalı kültürün korunması dolaylı şekilde istenmektedir. (Bilgi için bak: Âl-i İmrân Sûresi: 104-114. âyetlerin tefsiri)
6- Başa gelen dert ve sıkıntılara karşı sabretmek.
«Başına gelene sabret. Şüphesiz ki bunlar azmedilmeğe değer işlerdendir. »
Başarının sırrı; amaca erişmenin yollarından biri, olaylar karşısında sarsılmamak, acizlik, yılgınlık ve bıkkınlık göstermeyip başa gelen dert ve musîbetlere, felâket ve sıkıntılara göğüs gerip dayanma gücünü ortaya koymaktır. Bilindiği gibi, kulluk da, ibâdet de, hayatta başarılı olmak da bir ucuyla sabra dayanmakta ve azimli, kararlı olmakla içiçe bulunmaktadır. Denildiği gibi, sabırsız, kararsız insanın yolu arslanlarla doludur. Kuvvetli iradeye sahip insan, hareketleri üzerine kuvvetinin, sabrının damgasını vurur.
Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin sınır tanımaz sabrı ve azmidir ki, korkaklara cesaret aşılamış, uyuşuklara canlılık kazandırmış, nefsine dönük olanları sahneye çıkartıp dâva adamı yapmıştır.
O bakımdan Cenâb-ı Hak, üç hayatî konuyu açıkladıktan sonra, şu cümleyle onların önemini ve hayatımızdaki yerini belirliyor: «Şüphesiz ki bunlar azmedilmeğe değer işlerdendir. »
7- İnsanları küçük görmemek.
«İnsanlardan (büyüklük taslayarak) yüzünü çevirme.. »
Müslümanlığını belgelemenin bir yanı da, sevmek ve sevilmektir. Kendini çok yükseklerde görenler hem Allahʹtan uzaklaşmakta, hem de toplumdan kopmaktadırlar. Aynı zamanda sevme ve sevilme sınırlarının çok gerisinde kalmakta ve insanlığa faydalı bir hizmette bulunmadan şu hayata veda’ etmek zorundadırlar. Denildiği gibi: Dünyanın en büyük işletmesi insanın içindeki saygı işletmesidir. Unutmamak gerekir ki: Aşırı derecede kendini beğenme, kişiyi öylesine bir çıkmaza sürükler ki, artık o noktada hiçbir itirazı, tenkidi, suçu kabul edemez olur. O kadar ki, geçmiş olaylarla ilgili vicdanında beliren azabı susturmaya çalışır. Kendisine doğru olanı telkîne çalışanların düşmanı olur.
O bakımdan Cihan Peygamberi Hz. Muhammed (A. S. ) fakir-zengin, efendi-köle diye bir ayrım yapmadan insanlara karşı sıcak ilgi duymuş ve bunu günlük yaşayışıyla ortaya koyarak görüşebildiği insanlara tepeden bakmamış, tevâzu kanadını indirerek onlardan biri olma nezaketini hiçbir zaman unutmamıştır.
8- Yeryüzünde çalımlı yürümemek..
«Yeryüzünde çalımlı yürüme. Şüphesiz ki Allah her böbürlenen kendini beğenmişi sevmez. »
Kâinatın önemli bir bölümünü bilmeyen, kâinata hâkim olan İlâhî kudret ve azametin yüceliğini ve sınırsızlığını tam anlamıyla idrâk edemiyen ve her şeyden önce kendi iç organlarına kumanda edemiyen insanın böbürlenmesi doğru bir düşünce ve hareket sayılabilir mi? Diğer bir anlatımla, henüz kendini dosdoğru tanımayan, nasıl üstün bir sanatkârın fırçasından çıktığını yeterince bilmeyen ademoğlunun yeryüzünde büyüklük taslaması, böbürlenip kendini yükseklerde görmesi, belirttiğimiz bilgisizliğin ve zaafın neticesidir. Zira Allah’ın üstün kudretini bilen, kâinatın azametini düşünebilen ve varlık âleminde kendi yerini belirleyebilen bir kimsenin ancak mahviyetkâr bir havaya girmesi, Hakkʹın kudretine teslimiyet gösterip kendi aczini anlaması beklenir.
İsrâ Sûresiʹnde bu konu şöyle açıklanmakta ve insanın gerçek yeri belirlenmektedir:
«Yeryüzünde böbürlenerek yürüme; çünkü yeri delemezsin ve boyca da dağlara ulaşamazsın. » (İsrâ Sûresi: 37)
9- Vakar ve tevâzu ile yürümek..
«Yeryüzünde ortalama bir davranış içinde ol.. »
Mü’min hem vakarlıdır, hem de alçak gönüllüdür. Birinci sıfat ona heybet kazandırır; ikinci sıfat sevilmesine ve saygı görmesine sebep olur. Cadde ve sokaklarda başımızı kaldırıp etrafı taramamız, şunun bunun kapı ve penceresine bakmamız, hafifmeşrep, şahsiyetsiz ve kültürsüz bir insan olduğumuzun açık belirtileridir. Oysa mü’min hem şahsiyetli, hem ciddi, hem mütevazi, hem de vakarlıdır. O bakımdan toplum arasında nasıl davranmamız gerekiyorsa, ona dikkat etmemiz, muaşeret adâbına uymamız ve şahsiyetimizi korumamız sünnettir. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizʹin günlük hayatı bize bu konuda da ışık tutmakta ve yol göstermektedir. O bakımdan Resûlüllahʹın (A. S. ) hayatını çok iyi bilmemiz ve araştırmamız gerekmektedir.
10- Yüksek sesle konuşmamak..
«Sesini alçalt. Çünkü seslerin en hoşa gitmeyeni, şüphesiz ki eşek sesidir. »
Konuşurken bazı hususlara dikkat etmek sünnettir. Zira bu konuda da bize örnek olan, yol gösteren vardır, o da âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Muhammed (A. S. ) Efendimizʹdir. O bakımdan Oʹnun bu hususla ilgili sünnetini şöyle özetliyebiliriz:
a) Bağırarak konuşmaktan kaçınmak,
b) Kime nasıl hitap edilmesini bilmek,
c) Kelime ve cümleler anlaşılmayacak kadar alçak sesle hitap etmemek,
d) Rahatsız edecek kadar yüksek sesle konuşmamak, bu ikisi arasında bir yol izlemek,
e) Muhatabın anlamasını zorlaştıracak yabancı kelime ve girift cümle kullanmamak..
Şüphesiz ki günlük hayatımızda bu ölçüyü aşmamız, bizim Kur’ân terbiyesiyle eğitilmediğimizi, Peygamber sünnetiyle şekillendirilmediğimizi ve yeterince İslâm kültürü almadığımızı gösterir. Zira bu kültürü yeterince almış mü’minin söz ve davranışları hep ayarlı, ses tonu düzenli, kullandığı kelime ve cümleler ölçülü ve anlaşılması kolay cinstendir.
Yontulmadık kişilerin kabadayılık yapıp yüksek sesle ve uyumsuz cümlelerle konuşmaları, hem onların kültür yapısını, eğitim seviyesini yansıtır, hem de insanlara saygısızlıklarını gösterir. Cenâb-ı Hak o gibilerin ölçüsüz kaba konuşmalarını saygılı ve medenî bir kalıba dökmelerini sağlamak için şöyle uyarıcı bir benzetmede bulunuyor: «Çünkü seslerin en hoşa gitmeyeni, şüphesiz ki eşeğin sesidir. »
SÜT EMZİRME SÜRESİ
«Sütten kesilmesi iki yıl içindedir.. »
Cenâb-ı Hak, ana-babaya itaati emrederken, annenin nasıl bir fedakârlıkta bulunduğuna dikkatleri çekmekte ve bu arada, süt emzirme için normal bir süre üzerinde durmaktadır. Böylece daha çok anne hakkına ve ona karşı güzellikle hizmette bulunmaya ağırlık kazandırmakta, sonra da anne sütünün önemine ve yararına dolaylı şekilde değinmektedir.
Âyetin açık anlatımından şu incelikleri anlıyoruz:
a) Süt emzirme süresinin bir yılın üstünde olması,
b) Bu sürenin iki yılı aşmaması,
c) Belirtilen süre içinde çocuk için en değerli besin maddesinin ana sütü olduğunun unutulmaması hem anne, hem de çocuk için çok olumlu ve yararlı sonuç doğurur.
Zira süt emzirmenin anneyle bebeği arasında sağlayacağı ruhî ve mânevî yakınlık kelimeyle anlatılamıyacak kadar derin bir anlam taşır.
LUKMÂN HAKÎM’İN OĞLUNA VASİYETİNDE MÜʹMİNLERE ŞU MESAJLAR VERİLMEKTEDİR
1- Allah’ın insana olan nîmetlerinin sayısı belirsizdir. Çünkü her şey insandan yana yaratılıp hizmete sevkedilmiştir. Nîmete karşı Allah’a şükretmek vâciptir. Bu da kulluğun gereklerini yerine getirmekle gerçekleşir.
2- Cenâb-ı Hak mutlak anlamda ganiydir, hiçbir şeye muhtaç değildir. O’nun buyruklarını öğrenip uygulamanın yararı bütünüyle insana aittir. Uygulanmayıp başka bir yol tutmanın da zararları yine insana aittir.
3- Allah’a canlı-cansız bazı şeyleri ortak koşmak, büyük bir haksızlıktır ve kâinat plânına ve düzenine ters düşmek anlamına gelir.
4- Ana-babaya itaât edip onlara iyilikte bulunmak, İlâhî emirlerden biridir. Ancak Cenâb-ı Hakk’a karşı insanı âsi ve günahkâr kılacak konularda ana-babanın emirlerine uyulmaz. Çünkü Allahʹın hakkı çok daha büyüktür.
5- Çocuğun bir yıldan fazla emzirilmesinde fayda vardır. Gerekirse beş altı aylıkken mama ile takviye edilir. (Geniş bilgi için bak: Bakara Sûresi: 233- Ahkaf Sûresi: 15. âyetin tefsiri)
6- Sonunda dönüş mutlaka Allahʹa olacaktır. O halde Oʹnun mülkünde, O’nun koyduğu kurallara ve hazırladığı statüye uymamız gereklidir. Aksine bir yol tutma hakkımız ve yetkimiz yoktur. Çünkü kendi mülkümüzde, kendi başımıza buyruk değiliz.
7- Cenâb-ı Hakk’ın olup biten, kalp ve kafadan geçen her şeyi bildiğinden şüphe etmemek gerekir. Zira böylesine bir imân kişiyi yönlendirir, iç ve dış disiplinine kavuşturur da hayatını düzen ve dengede tutar.
8- Namazı vaktinde dosdoğru kılmak farzdır ve hayatımızın selâmeti ve devamı için bu ibâdet son derece lüzumludur. Çünkü mülkün hakikî sahibi böyle bir ibâdetle kendisine kulluk edip yaklaşmamızı emretmiştir.
9- Dine, akla ve sağlam örfe uygun olanı emredip, bunlara ters düşeni men’etmek Allahʹın emridir. Bu emri uygulamak toplum yapısında oto- kontrolü sağlar ve her iki hayatımızı huzur ve güvenle süsler.
10- Hayatın yolu düz değildir. Sevindirici yönleri olmakla beraber üzücü tarafları da vardır. O halde sevindirici şeylerine fazla kapılmamak, üzücü taraflarına göğüs gerip dayanma gücünü ortaya koymak, gerçek ve olgun mü’min olmanın belirtisi ve ölçüsüdür.
11- İnsanları küçük görmemek, onlara karşı büyüklük taslamamak vâciptir veya kuvvetli sünnetlerden biridir. Böylesine bir tavır ve düşünce insanı dünyada da, âhirette de küçük düşürür ve Allah yanında değersiz kılar. Zira tevazu müʹminin şiârıdır. Kibir ve gurur ise cehaletin tabii ürünüdür.
12- Yeryüzünde tevazu ile yürümek, fakat imân vakarını korumak da sünnettir. Unutmayalım ki, İslâm terbiyesi, kibir ve gururla hiçbir zaman bağdaşmaz ve böylesine bir huy ve karakter insanı Rahmânʹın iltifatına lâyık olacak bir düzeye getirmez. Çünkü gerçekten Cenâb-ı Hak böbürlenen kimseyi sevmez.
13- Cadde ve sokaklarda edep ve terbiyeyle yürümek, kapı ve pencerelere bakmamak da sünnettir. Bu konuda da Resûlüllah’ın (A. S. ) vakarlı ve ölçülü yürümesi bizim için en güzel örnektir.
14- Konuşurken sesi ayarlamak, muhatabı rahatsız edecek şekilde sesi yükseltmemek; işitilmiyecek kadar alçak sesle hitap etmemek de sünnettir.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, Lukmân el-Hakîmʹin on kadar öğüdü açıklandı ve bununla mü’minlere on dört kadar yönlendirici mesaj verildi.
Aşağıdaki âyetlerle, Allah’ın yarattığı şeylerin insanın hizmetine verildiği açıklanıyor. Açık ve gizli birçok nîmetlerin cömertçe hazırlanıp sergilendiğine dikkatler çekiliyor. Buna rağmen insanlardan çoğunun nankörlük edip doğru yoldan sapmayı tercîh ettikleri üzerinde durularak mü’minlerin nasıl hareket etmelerinin gerektiğine işârette bulunuluyor.