MEÂLİ:
14- Şüphesiz ki Allah, imân edip iyi-yararlı amellerde bulunanları, altlarından ırmaklar akan Cennetlere yerleştirir. Allah şüphesiz ki dilediğini yapar.
15- Kim Dünya’da da, Âhirette de Allah’ın o peygambere aslâ yardım etmiyeceğini sanıyorsa, hemen bir ip göğe (tavana) uzatsın, sonra da (nefesini) kessin de bir baksın, kin ve öfkesini giderebilecek mi?
16- İşte böylece biz o (kitabı) çok açık âyetler halinde indirdik. Ve şüphe yok ki, Allah dilediği kimseyi doğru yola iletir.
İNİŞ SEBEBİ
Peygamber (A. S. ) Efendimiz, Esed ve Gatafan kabilelerinin ileri gelenlerinden bir grubu İslâm’a dâvet etti. Bu sırada sözü edilen iki kabileyle Yahudiler arasında bir anlaşmazlık da bulunuyordu. Buna rağmen onlar şu sebebi ileri sürerek daveti kabul etmediler: «Muhammed’in yardım göreceğini ve üstün geleceğini bilemiyoruz. Ya bir de zayıf, desteksiz ve yardımsız kalır ve Yahudilerle aramız iyice açılırsa, o zaman halimiz nice olur? » şeklinde düşünerek mazeret ileri sürdüler.
Bunun üzerine yukarıdaki âyetler indi. (Lübabu’t-te’vil: 3/283)
UMUDUNU KAYBEDENLER
«Kim dünyada da, âhirette de Allahʹın o peygambere aslâ yardım etmiyeceğini sanıyorsa, hemen bir ip göğe (tavana) uzatsın, sonra da (nefesini) kessin de bir baksın, kin ve öfkesini giderebilecek mi? »
Bâtıl ve küfür dört nala yol alır. Hak ve fazîlet emekliyerek ilerler. Küfrün ve bâtılın bu şarlatanlığını ve hızını gören ve hakkın gücünü hesaba katamayan, geleceğinin mutlaka başarıyla dolu olduğunu idrak edemiyenler, her şeyin bittiğini; hakkın ve İslâm’ın yardımsız ve desteksiz kaldığını zannederler. Bu da onların kin ve öfkesini artırmaktan başka bir şeye yaramaz. Bir bakıma manen intihar etmiş olurlar.
Oysa öfkelenmeye, kin beslemeye gerek yok. Çünkü bu iki duygu ile meseleler çözülmez, davalar halledilmez, gerçekler anlaşılmaz. Düşünerek, araştırarak, aklı kullanarak ve sonra da birleşerek, anlaşarak; plânlı ve proğramlı hareket ederek çözüm yolları bulunur.
Bir zamanlar Hz. Muhammedʹin (A. S. ) etrafında az bir grup insan görüp umutsuzlananlar olmuştu. Oysa Resûlüllâh (A. S. ) hedefine doğru emin adımlarla yavaş yavaş ilerliyordu. Çok geçmeden büyük bir güç oluşturdu da inanmayanları şaşkına çevirdi.
Günümüzde de anti İslâmî güçlerin ve grupların; ateist ve maddecilerin dört nala yol aldıklarını, ortalığı velveleye verdiklerini görenler, İslâm’dan yana ümitsizleniyor ve bazan için için öfkelenip ne diyeceğini bilemiyorlar. Oysa haktan yana olanların İslâmʹın rahmet gölgesinde biraraya geldikleri gün, zafer mutlaka İslâm’ın olacak ve bâtıldan önce hedefine kavuşacaktır. Bu öyle bir İlâhî sünnettir ki, -şartlar gerçekleştiği gün- şaşmadan hükmünü yürütür.
İşte Kur’ân bize bu sünneti çok açık ve kesin çizgileriyle bildiriyor. Böylece sünnetullaha uyanları, Allah dilediği takdirde doğru yola eriştireceğine atıfla, insanla Allah arasındaki imkân ve irâde sınırına işârette bulunuyor.
Nitekim düne kadar İslâmiyet hakkında ümitlerini yitirenler, bugün onun büyük bir gelişme halinde olduğunu görünce şaşırıyorlar ve bunca muhaliflerine, düşmanlarına ve engelleyici faktörlere rağmen bu gelişmenin sır ve hikmetini bir türlü anlayamıyorlar. Çünkü Kur’ânʹı okumuyor, ondaki beyânları öğrenmiyorlar.
Bugün gerek İslâm âleminde, gerek Batı ülkelerinin birçok kesimlerinde, gerekse Amerikaʹda İslâmiyete ve onun kitabı Kurʹânʹa hayranlık duyanlar gün geçtikçe artmakta; isim yapmış ilim adamları Kurʹân-ı Kerîm’in bütünüyle İlâhî olduğunu anlamakta ve onun çağların, medeniyetlerin ve İlmî buluşların önünde yürüdüğünü bütün samimiyetleriyle dile getirmektedirler. Çünkü hak hâlis altın madeni gibidir, ona bakır veya âdi bir maden nazarıyla bakanlar olsa bile, çok geçmeden gerçek altın olduğunu anlayanlar ortaya çıkar ve değerinden hiçbir şey kaybetmeden hayranlarının umut kaynağı olur.
ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI
Yukarıdaki âyetlerle, her türlü inkâr ve şüpheyi atıp dosdoğru imân edenlere verilecek mükâfatlara değinildi. Sonra da Allah’ın Hz. Muhammed’i (A. S. ) dünyada da, âhirette de yardımsız bırakmayacağı belirtilerek, İslâm’a hizmette bulunmak isteyenlere büyük bir ümit, aşk ve şevk havası estirildi.
Aşağıdaki âyetlerle, çeşitli dinlere ve inançlara bağlı olanlardan her birinin kendini haklı saymasıyla ve diğerini de bâtıl kabul etmesiyle ihtilâfın halledilemiyeceğine parmak basılıyor. Önyargıdan, şartlanmış bir düşünceden, yıkanmış bir beyinden sıyrılmadıkça, gerçeği bulup tesbit etmenin mümkün olamıyacağına işâret ediliyor ve o takdirde mevcut ihtilâfların ancak âhirette İlâhî adâlet huzurunda çözüleceği, haklının haksızdan ayırt edileceği haber veriliyor. Sonra da inkârcı ve şüphecilerin akıllarını harekete geçirmek için varlık âleminde olan her şeyin Hakk’a secde ettiğine temas edilerek İlâhî kudreti eşyada görmeleri isteniliyor. Arkasından, aklını, idrâkini kullanmayıp küfür üzere ölenlere âhirette nasıl bir ceza verileceği tasvîr edilerek inkârcılar bir defa daha uyarılıyor. İmân edip sâlih amellerde bulunan mü’minler ise, âhiretteki ebedî saadet yurduyla müjdeleniyor.