MEÂLİ:
15- Kendine yazık eden haksızlara gelince: Onlar Cehennem’e odun oldular.
16-17- Eğer onlar o yolda (Hakk’ın belirlediği yolda) dosdoğru gitselerdi, bununla onları denememiz için kendilerine bol su içirirdik. Kim Rabbim anmaktan yüzçevirirse, Rabbi onu gittikçe yükselen bir azâba sevkeder.
18- Şüphesiz ki mescidler Allahʹındır. O halde (oralarda) Allah ile beraber hiçbir şeye duâ ve ibâdet etmeyin.
19- Doğrusu Allahʹın kulu (Muhammed), O’na duâ ve ibâdet etmek için kalkınca, onlar (inkâra müşrikler) neredeyse üzerine çullanıyorlardı.
20- De ki: «Ben ancak Rabbıma duâ ve ibâdet ediyorum ve hiç birini O’na ortak koşmam. »
21- De ki: «Ben size ne bir zarara, ne de doğru yolu gösterirken yarar sağlamaya mâlik değilim. »
22- De ki: «Şüphesiz hiçbir kimse beni Allahʹtan (O’nun vereceği cezâdan) kurtaramaz ve ben O’ndan başka bir sığınak da bulamam.
23- (Benim görevim) ancak Allahʹtan geleni, Oʹnun gönderdiklerini tebliğdir. Kim Allahʹa ve Peygamberine karşı gelirse şüphesiz ki onun için, içinde devamlı ebediyyen kalacakları Cehennem ateşi vardır.
24- Nihayet o vaʹdolunduklarını görecekleri vakit, kimin yardımcı bakımından daha güçsüz ve sayı bakımından daha az olduğunu bileceklerdir. »
25- De ki: «O vaʹdolunduğunuz şey (azâp) yakın mıdır, yoksa Rabbim onu uzun bir zaman sonraya mı bırakmıştır? bilemiyorum. »
26- O, gaybı bilendir. Gaybına kimseyi muttaliʹ kılmaz.
27- Ancak seçip râzı olduğu bir resûl (elçi, peygamber)e (bildirmesi) bunun dışındadır. Şüphesiz ki O, peygamberlerin önünde ve ardında dizi halinde gözcüler yürütür ki,
28- Bu da peygamberlerin Rablarından gönderilen risâleti teblîğ ettiklerini (ayan-beyan) bilmesi içindir. (Allah) onların yanındaki şeyleri kuşatmış ve her şeyi bir bir saymıştır.
DOĞRU YOLU SEÇMEYİP KENDİNE YAZIK EDENLER
«Kendine yazık eden haksızlara gelince: Onlar Cehennemʹe odun oldular. »
Bir grup cinnin Kur’ân-ı Kerîm’i dinledikten sonra imân etmeleri ve bu doğrultuda çok olumlu görüş ortaya koymaları açıklandıktan sonra inkârcı sapıklar kınanıyor ve insan için Hakk’a dönmekten ve O’na dosdoğru inanmaktan daha değerli bir şey olmıyacağına işârette bulunularak şu uyarı yapılıyor:
«Kendine yazık eden haksızlara gelince: Onlar Cehennem’e yakıt oldular. »
Sözü edilen haksızlık dört manaya delâlet etmektedir:
1- Ruhları yüce âlemden tertemiz geldiği halde, o yüce âlemden indirilen ve bütünüyle hidayet rehberi olan Kur’ân pınarından ona içirmiyerek kendilerine büyük haksızlıkta bulundular.
2- İnsanın hılkatındaki yüceliğe yakışan tavır, hayvanî, yani nefsanî duygularını meşru sınırlar içine almak ve ruhunun safiyet ve temizliğine yakışan amellerde bulunmaktır. İnkârcı maddeciler ise bunun aksine bir hayat yolu izlemek suretiyle kendi kendilerine zulmetmektedirler.
3- Hakk’ı inkâr eden sapıklar, her şeyin insan için, insanın da Allah’a ibâdet için yaratıldığını idrâk edemediler. O yüzden kâinat planındaki yerlerini alamıyarak, hılkatlarıyla ilgili hikmet ve amacın dışına çıkarak kendilerine çok yazık ettiler.
4- Fakir ve muhtaçların hakkını vermediler de toplum yapısında sosyal denge ve düzeni bozmaya çalıştılar ve o yüzden hem çevrelerine, hem de kendilerine haksızlık ettiler.
İşte dört yönlü bu haksızlık onları odunlaştırmış ve Cehennem’e yakıt olma düzeyine getirmiştir. Dönüş yapmadan, Hakkʹa yönelmeden bulundukları hal üzere ölenleri, işledikleri zulüm ve haksızlığa karşılık elim bir azap beklemektedir.
MEKKEʹDE GEÇEN KURAKLIK
«Eğer onlar o yolda (Hakkʹın belirlediği yolda) dosdoğru gitselerdi, bununla onları denememiz için kendilerine bol su içirirdik.. »
Küfür, azgınlık, işkence ve ahlâksızlık sınır tanımadan ilerlerken, ilâhî rahmet iki yönlü olarak kesildi: 1- O bölgede feyiz ve bereket, sevgi ve saygı havası kalmadı. 2- Yağmur yağmadığı için de kaynaklar kurudu; kıtlık ve sıkıntı başladı.
Cenâb-ı Hak ilgili âyetle, bu olayın sebebi üzerinde durarak şu bilgiyi veriyor: «Eğer onlar o yolda (Hakkʹın belirlediği yolda) dosdoğru gitselerdi, bununla onları denememiz için kendilerine bol su içirirdik.. »
Arkasından Cenâb-ı Hak şu uyarıda bulunarak, kullarını yönlendirmeyi murad etmektedir: «Kim Rabbim anmaktan yüzçevirirse, Rabbisi onu gittikçe yükselen bir azaba sevkeder. » (Geniş bilgi için bak: Tâ-Hâ Sûresi 124. âyetin tefsiri)
Yükselen azap ne idi?
Önce âyette geçen «saâd» kavramını açıklamamız gerekiyor. Bu kelime, meşakkat ve sıkıntı ifade eder ve bu sıkıntının yükselip alçalmasına dolaylı şekilde işâreti yansıtır. Bu manaya göre, Mekke’de sıkıntı bir süre devam edecek ve kâbus misali inkârcıların üzerine çökecektir. Öyle ki, yiyecek sıkıntısından sonra diğer bir meşakkat onları beklemektedir ki, Hicret olayı ve Bedir Savaşı bunun ilk habercileri olacaktır. Nitekim öyle olmuştur.
Ayrıca, inkâr ve azgınlığın gemi azıya aldığı yerlerde, maddî sıkıntıdan başka bir de birçok nesnelerin bulunmasına rağmen malda ve canda feyiz ve bereketin kalkacağı ve o yüzden ruhî bunalımların çoğalacağı, insanların stres havası içinde sıkıntılı bir ömür geçirecekleri bir yorum olarak söylenebilir.
MESCİDLER ALLAH İÇİNDİR
«Şüphesiz ki mescidler Allahʹındır. O halde (oralarda) Allah ile beraber hiçbir şeye duâ ve ibâdet etmeyin. »
Mesâcid, «mescid» veya «mesced»in çoğuludur. Mescid, Hakk’a secde edilen yer demektir. Bu mânayla, Kâbe, Cami, havra ve kilise de kelimenin kapsamına girmektedir. Ancak Müslümanların örfüne göre, İslâm mâbedlerine delâlet eder.
Böylece putperestler uyarıldıktan sonra, bu defa kitap ehli sayılan Yahudi ve Hıristiyanlar uyarılıyor. İbâdet yerlerinde Allah’tan başkasına da ibâdet etmeleri, Allah’ın yanında başka birine ibâdet ve duâda bulunmaları kınanarak ibâdet yerlerini asıl amaç ve maksadının dışına çıkardıkları bildiriliyor.
Manastır ve kiliselere Meryem’in, İsâ’nın (A. S. ) ve meleklerin suretinin nakşedilmesi, Allah’ın yanında başkasına da ibâdet edildiğinin bir başka alâmeti sayılır. Semâvî dinlerin özünde ve aslında bu gibi bâtıl inançların yeri yoktur. Teslis akidesi ve mâbedlere nakşedilen resimler bütünüyle Hıristiyan din adamlarının uydurmasıdır.
Kâbeʹnin üstüne, içine ve çevresine konulan putlar da o günkü müşriklerin küfür ve isyânından başka bir şey değildir. Çünkü kutsal Kâbe, Allah’a ibâdet için yeryüzünde inşâ edilen ilk mabeddir. İnkârcı sapıklar, cahil ahlâksızlar onu amacının dışında kullanıyorlardı. Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Mekke’de iken de orada zaman zaman Cenâb-ı Hakk’a ibâdet ederek onu gerçek amacına çevirmek istiyordu. Ne yazık ki, azgın müşrikler Ona bu fırsatı vermiyorlardı. Hattâ müdahaleyi bu sınırda da tutmayıp Hz. Muhammedʹin (A. S. ) aziz vücudunu ortadan kaldırmayı plânlamışlardı. Ama Allah’ın koruyup himâye ettiğini kimse yok edemez. Zafer ise, geç de gerçekleşse haktan yana olanlarındır.
Nitekim bu olay şöyle tasvîr ediliyor: «Doğrusu Allahʹın kulu (Muhammed), Oʹna duâ ve ibâdet etmek için kalkınca, onlar (inkârcı müşrikler) neredeyse üzerine çullanıyorlardı. »
Diğer bir rivâyete göre, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Ukaz Panayırı güzergâhında Batn-i Nahleʹde Kur’ân okurken cinlerden bir grup gelip Onu dinlerken İlâhî sözün lâhutî tesirinin havasında kalmışlar ve o yüzden daha da yakından dinlemek için izdiham oluşturup üstüste yığılır gibi olmuşlardı. İlgili 19. âyetle bu olaya işâret edilmektedir. Ama birinci yorum ve tesbît daha sıhhatlidir.
PEYGAMBERʹİN (A. S. ) GÖREVİNİN SINIRI
«De ki: «Ben ancak Rabbıma duâ ve ibâdet ediyorum ve hiç birini Oʹna ortak koşmam. » De ki: «Ben size ne bir zarar, ne de doğru yolu gösterirken bir yarar sağlamaya mâlik değilim.. »
20 ve 21. âyetle, Hz. Muhammed’in (A. S. ) görevinin sınırı belirtiliyor ve böylece Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz’den sonra da Onun yolunda yürüyen mürşidlerin, Allah’ın dinini yaymaya çalışırken, teblîğ ve irşadda bulunurken kendi yetki alanlarını aşmamaları tenbîh ediliyor.
Zira gerek Peygamber (A. S. ), gerekse ümmetinden irşadda bulunmaya yetkili olanlar, fert, aile ve toplumu Hakk’a dâvet edip onları irşâd etmeye çalışırlar. Ama hiç kimseyi doğru yola eriştireceklerini iddia edemezler. Çünkü hidâyet, yani doğru yola erdirmek ancak Allah’a aittir. O, bu yetkiyi hiçbir kuluna vermemiştir. (Bilgi için bak: Kasas Sûresi: 56. âyetin tefsiri) Şüphesizki kalpler Allah’ın iki kudret parmağı arasında bulunuyor; onları çevirip açmak, doğruya yöneltmek de ancak O’nun kudreti dahilindedir. Bu O’nun ezelî plân ve proğramında belirlenmiş bir sünnettir ki değişmesi söz konusu değildir.
22 ve 23. âyetlerle bu gerçek en anlamlı şekilde yansıtılmakta ve irşada gönül verenler için bir kıstas olarak konulmaktadır: «De ki: Şüphesiz hiçbir kimse beni Allahʹtan (Oʹnun vereceği cezadan) kurtaramaz ve ben O’ndan başka bir sığınak da bulamam. (Benim görevim), ancak Allahʹtan geleni, Oʹnun gönderdiklerini tebliğdir. Kim Allahʹa ve Peygamberine karşı gelirse, şüphesiz ki onun için, içinde devamlı ebediyyen kalacakları Cehennem ateşi vardır. »
GERÇEK KUDRETLİ NETİCEDE BELLİ OLUR
«Nihayet o va’dolunduklarını görecekleri vakit, kimin yardımcı bakımından daha güçsüz ve sayı bakımından daha az olduğunu bileceklerdir. »
Mekkeli müşrikler de, günümüzdeki inkârcı maddeciler de ve hemen her çağda bu yolda yürüyenler de kendilerini hep güçlü saymış ve hakkı zayıflattıkları nisbette böbürlenip yenilmez bir kuvvet olduklarına inanmışlardır. Oysa başarı ve zafer işin başıyla değil sonuyla ölçülür.. 13 yıllık Mekke dönemi bir bakıma müşriklerin üstünlük kurmasıyla ve yenilmezliğiyle geçmiş gibi görünürse de, hakikatte Peygamber (A. S. ) Efendimiz’in etrafında birleşen bir avuç fedakâr, cefakâr mü’minler zafer vaʹdeden mutlu sonuca adım adım ilerliyorlardı. Nitekim çok geçmeden hicret olayının arkasından Bedir Savaşı meydana geldi ve düne kadar böbürlenen müşrikler hezimete uğratıldı; güçlerinin yenilmez olmadığını anladılar ve birkaç yıl sonra Hak yolunda vakf-ı hayat eden İslâm mücahidlerinin Mekke’yi fethetmesiyle netice belirlenmiş oldu. Başarı ve zafer, inkâr, azgınlık ve ahlâksızlıktan kaynaklanan kaba kuvvetin değil; imân ve irfandan kaynaklanan ahlâk ve faziletindir gerçeği bütün açıklığıyla ortaya çıktı.
24. âyetle bu hakikate işâret edilmektedir. Diğer bir yorumla, inkârcı sapıklara va’dolunan şey, âhirette tecelli edecek ve o gün onlar ne kadar güçsüz, hakîr ve yalnız olduklarını çok daha iyi anlayacaklar.
25. âyetle, müşriklere va’dolunan azap gününün yakın olup olmadığı konu edilirken kaç yıl veya ay sonra, ne zaman, nerede bu olayın gerçekleşeceği hakkında kesin bir tarih verilmiyor; ancak Allah’ın vaʹdettiği şeyin mutlaka gerçekleşeceği belirtiliyor. Zira İlâhî üslûp ve metod gereği, gerek meydana gelmiş olay ve kıssalardan, gerekse meydana geleceği haber verilen olaylardan söz edilirken tarihi üzerinde durulmaz. İlâhî plân ve proğramın vakti, saati gelince aynen meydana geleceği bildirilmekle yetinilir.
Fetih tarihinin bildirilmemesinin şüphesiz ki birtakım sebep ve hikmetleri vardır. Cenâb-ı Hak, müʹminlerin yakın gelecekte kâfirlerin saldırı ve işkencesinden kurtulacağını açık ve kapalı ifadelerle haber verirken, yukarıda da değindiğimiz gibi, belli bir tarihten söz etmemektedir. Bunun, yani tarih belirlemenin birtakım sakıncaları akla gelebilir. Şöyle ki:
a) Mekke’nin fetih tarihi ve mü’minlerin devlet kurma vakti belirlenip bildirilseydi, gerçek mü’minlerle dönek münafıkları birbirinden ayırt etmek bir bakıma zorlaşırdı. Hiç değilse münafıklardan çoğu belirlenen tarihe kadar daha ihtiyatlı olmaya özen gösterir ve nifak ile şikaklarını çok daha gizli ve sinsi yürütürlerdi ki bu çok daha tehlikeli olabilirdi.
b) Müʹminler Kur’ân’a ve Peygambere tereddütsüz inandıklarından, nasılsa üstün gelip yakın gelecekte Mekke’yi fethedeceğiz, diyerek tedbirde kusur edebilir ve daha aktif çalışmayabilirlerdi.
c) Tedbirde kusur ise, mü’minlerin kendilerine düşen hizmeti ihmal, diğer bir anlatımla onlar için belirlenen imkân ve irâde sınırına erişme gayretlerinde bir gevşeme meydana gelebilirdi.
Bunlar bizim düşünebildiklerimizdir. Daha nice hikmetleri vardır ki, şu anda aklımıza gelmemektedir. Şüphesiz Cenâb-ı Hak her şeyi hikmetle yürütür.
GAYBIN KAPILARI İNSANLARA AÇIK TUTULMAMIŞTIR
«O, gaybı bilendir. Gaybına kimseyi muttaliʹ kılmaz. Ancak seçip râzı olduğu bir resûl (elçi, peygamber)e (bildirmesi) bunun dışındadır.. »
Gayb: Sözlük olarak, görünmeyen, ortada olmayan, batıp kaybolan gibi mânalara gelir. Terim olarak, genellikle biri nisbî ve İzafî, diğeri mutlak olmak üzere iki kısma ayrılır. Birincisi, bir süre insanın bilgi ve tesbitinin dışında kaldığı halde sonradan şart ve ortamın değişip gelişmesiyle bilgi ve tesbit kapsamına giren şeylerdir. Aynı zamanda bu çerçeve içinde bir kısmına göre gayb sayılan şey, diğerine göre gayb sayılmayabilir. Meselâ topraktaki bakterileri keşfedip bilene göre, bakteriler gayb değildir; ama bu keşiften ve tesbitten uzak kalan kimseye göre onlar gayb sayılır. Bu. misâlleri çoğaltmak mümkün.. Birinin aklından geçen şey kendisine göre gayb değildir, başkasına göre gaybdır.
İkincisi ise, nisbî ve izafî değildir. Beşerin duygu, düşünce, ilim ve teknik imkânlarla da bilemediği ve tesbit edemediği şeylerdir. Öyle ki, bu kısım bütünüyle insanın duygu ve ilminin, deney ve gözleminin dışında kalır ve münhasıran Allah’ın ilmine aittir.
O halde âyette geçen «gayb»dan maksad, ikinci kısımdır. Cenâb-ı Hak böylesine bir gaybı, gerekirse seçip beğendiği resûllere, yani elçi ve peygamberlere bildirir.
Zira unutmamak gerekir ki, insanın duygu ve düşüncesi, aklı ve bilgisi sınırlıdır. Allah’ın ilmi ve kudreti sınırsızdır. Kâinatta bilmediğimiz o kadar şey vardır ki, onları saymaya belki ömrümüz yetmez. Kâinatı fiziksel yönüyle düşünmek bile insan aklına durgunluk vermektedir. Henüz ışığı dünyamıza ulaşmayan yıldızlar ve sistemlerden söz edilmektedir. Yer ve gökler, yalnız Kürsî denilen sisteme nisbetle, çok büyük bir çöle atılan küçük bir halka veya yüzük gibi kabul edilmektedir. Arşʹın ise, Kürsî’ye nisbetle büyüklüğü, bizim tasavvurlarımızı aşmaktadır. Ya bir de fizikötesi âlemi düşünelim; o âlemler bizim düşünce sınırlarımızın çok ötesinde değil midir?
Anlaşıldığı gibi, beşer aklı ve ilmi henüz fizik âlemini tam manasıyla çözüp ondaki gaybı açığa çıkaramamıştır; nerede kaldı mâna âlemine, yani fizikötesine nüfuz etmesi..
Geçmiş-gelecek her şey, her olay Levh-i Mahfûzʹda yazılıdır. Misâl âleminde ise o yazılı olanların birer misâli, sinema şeridi gibi düzenlenmiştir. O bakımdan beşerin varlık âlemi hakkında bildiği pek azdır, zira ona ilimden çok az şey verilmiştir. Hattâ meleklerin de kendi özelliklerine rağmen bildikleri bilmediklerinden çok azdır.
Gerek fizik, gerekse fizikötesi âlemlerde gayble ilgili o kadar çok şey vardır ki, onları Allahʹtan başkası bilemez. Bunun için 25 ve 26. âyetlerde Hz. Peygamber’e (A. S. ) şöyle demesi emredilmektedir: «De ki: O va’dolunduğunuz şey (azap) yakın mıdır, yoksa Rabbim onu uzun bir zaman sonraya mı bırakmıştır? bilemiyorum. O, gaybı bilendir. Gaybına kimseyi muttaliʹ kılmaz.. »
Demek oluyor ki, Cenâb-ı Hak, mutlak anlamdaki gaybına, ancak seçip beğendiği elçilerini muttali’ kılar. Bu da gaybın çokluğuna nisbetle baştaki saçtan bir kıl demektir. Allah’ın izni dışında beşerî yetenekler sözünü ettiğimiz gaybın kapısını çalamaz, eşiğine bile varamaz.
İşte bu noktada insanın kâinattaki yeri, aczi, sınırlılığı; Cenâb-ı Hakk’ın da yüksek kudreti, sınırsızlığı kendini gösterir.
CENÂB-I HAK DİLEDİĞİNE GAYBI BİLDİRİR
«Ancak seçip razı olduğu bir resûl (elçi ve peygamber)e (bildirmesi) bunun dışındadır.. »
Peygamberler, Cenâb-ı Hakk’ın seçip beğendiği kullarıdır. Onlar gayb âleminden vahiy yoluyla haber alan bahtiyarlardır. Allah kullarından seçip beğendiğine nübüvvet ve risâlet rütbesi vererek gaybın bazı kapılarını onlara aralamakta veya açmaktadır. Biz buna bir mânayla da «mu’cize» diyoruz. Nitekim Kurʹân’da Âl-i İmrân Sûresinde İsa Peygamberin (A. S. ) İsrâil oğulları’na, mu’cizelerle te’yîd edilerek gönderildiği şöyle belirtilmektedir: «Şüphesiz ki ben size Rabbınızdan bir âyet (açık bir belge, belirgin bir mu’cize) getirdim: Size gerçekten kuş biçiminde çamurdan bir şey meydana getiririm de içine üflerim, Allahʹın izniyle o kuş olur. Anadan doğma körü, alacatenliyi iyi ederim; ölüleri diriltirim. Evinizde ne yiyor ve neleri biriktiriyorsanız size haber verebilirim. Eğer inanan kimseler iseniz bunda size elbette açık alâmet ve ibret alınacak belge vardır. » (Âl-i İmrân Sûresi: 49)
Şüphesiz ki İsa’ya (A. S. ) bu yeteneği verip gayb kapılarını ona açan Cenâb-ı Hak’tır. Çünkü İsa (A. S. ) Oʹnun resûllerinden biridir.
Peygamber yolunda yürüyen kâmil mürşidlere gelince: Cenâb-ı Hak, onlara da yine Resûlüllah’ın nübüvvet nurunun aracılığıyla gaybın bazı kapılarını açar. Biz buna «kerâmet» diyoruz. Nitekim Ehl-i Sünnet âlimleri, «Evliyânın kerametine inanırız» derken, Mu’tezile bunu reddetmiştir. Ehl-i Sünnet âlimleri bu konuda şu hadîslerle İstidlâl etmiştir:
«And olsun ki sizden önceki ümmetlerde ilham alan kişiler bulunuyordu ki, onlar peygamber değildi. Benim ümmetimde de böyle bir tane varsa, şüphesiz ki o, Hattab oğlu Ömerʹdir. » (Sahîh-i Buharî - Lübabu’t-te’vîl: 4/317)
«Gerçekten sizden önceki ümmetlerde ilham alanlar vardı. Eğer ümmetimde onlardan (onlar gibi) biri varsa, şüphesiz ki, Ömer b. Hattâb onlardan biridir. » (Sahîh-i Müslim - Lübabu’t-te’vîl: 4/318)
Sahîh tesbitlere göre, Hz. Ömer (R. A. ) şöyle demiştir: «Vallahi ben sık sık ilham alıyorum. »
Rivâyetlerin tamamı, Allah dostluğuna mazhar olan kişilerin, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin aracılığıyla birtakım gaybî şeylere ilham ve kerâmet yoluyla muttali’ kılındıklarına delâlet etmektedir. Allah daha iyisini bilir.
Cinci, büyücü, kâhin (gâibden haber veren sapık) ve medyumun gayble ilgili verdiği bazı bilgi ve haberlere gelince: Kâfir olan cinlerin bir doğruya dokuz yalan katıp fısıldamasıyla gerçekleşen bir olaydır. Cinler olacak şeyleri değil, olmuş bazı şeyleri anında tesbit etme hız ve yeteneğine sahiptirler. Ne var ki, gördüklerini bazan hatâ yaparak, çoğu zaman kasıtlı olarak doğru şekilde aktarmazlar. Bu da, ya karşısındaki o kişilerin itikadını iyice tahrîp etmek, ya da birtakım fitneler doğurmak içindir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de cinlerin gaybı bilmedikleri şöyle açıklanmaktadır:
«Eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı, o horlayıcı, aşağılayıcı azabın içinde kalmazlardı. » (Sebe’ Sûresi: 14)
KÂİNAT DÜZENİNDE VE HAYAT PROGRAMINDA MELEKLERİN GÖREVİ
«Şüphesiz ki, O, peygamberlerin önünde ve ardında dizi halinde gözcüler yürütür ki.. »
Kâinat düzeninin kusursuz devamını, hayat ile ilgili proğramın sağlıklı yürümesini görevli melekler sağlar. Bizim fizik âleminde gözlem ve deney yoluyla elde ettiğimiz sonuçların belli ve belirli kanunlara bağlı bulunduğunu; her olayın sebep ve illetlerle içiçe olduğunu görüyoruz. Göremediğimiz önemli bir husus vardır, o da, o kanunların, illet ve sebeplerin bağlı bulunduğu güçlerdir. Yani o kanunları, sebep ve illetleri harekete geçiren melekler vardır. Bunu bilimsel açıdan tesbit etmek bugün için hemen hemen mümkün değildir. Ama Kur’ân’da yer yer bu gerçek dile getirilerek kâinatta Allah’ın mutlak tasarruf sâhibi bulunduğu, çok sağlam kanunlar, kurallar konulduğu; mu’cize ve kerâmet dışında olayların sebep ve illetlere bağlandığı; meleklerin de bu arada önemli görevler yüklendikleri haber verilmektedir. Nitekim Şah Veliyüllah ed-Dehlevî (R. A. ) bu konuyu açıklarken şu misâli vermiştir: «Balıkçı ağını denize veya göle atınca, görevli melekler bazı balıklara ağa doğru gitmesini, bazısına da oradan uzaklaşmasını ilhâmda bulunurlar. »
27. âyette ise, bu konu kısmen açıklanarak şöyle buyurulmaktadır: «Şüphesiz ki O, peygamberlerin önünde ve ardında dizi halinde gözcüler (gözetleyici melekler) yürütür.. »
Bununla Cenâb-ı Hak, peygamberlere indirilen İlâhî vahyin cin ve şeytanlar tarafından dinlenmemesi için peygamberlerin etrafında gözetleyici, koruyucu, yönlendirici birçok meleklerin bulunduğunu haber vererek, cincilerin, kâhinlerin, büyücü ve medyumların verdiği ve vereceği haberlerin çoğunun gerçek dışı ve itikadî esasları tahrîp edici olduğuna işârette bulunmaktadır.
Cin Sûresi’ne, Kur’ânʹı dinleyen bir grup cinnin imân etmesi ve övgüleri anlatılarak başlandı; gaybın anahtarının Allahʹın yanında olduğu ve gaybın kapısının ilâhî izin ve iradeyle açılabileceği üzerinde durularak sûre noktalandı.