Bakara Suresi 142-144. Ayet — Tefsir

Ayet sayfasına git →

سَيَقُولُ السُّفَهَاءُ مِنَ النَّاسِ مَا وَلّٰيهُمْ عَنْ قِبْلَتِهِمُ الَّتِي كَانُوا عَلَيْهَا قُلْ لِلّٰهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَاكُمْ اُمَّةً وَسَطًا لِتَكُونُوا شُهَدَاءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيدًا وَمَا جَعَلْنَا الْقِبْلَةَ الَّتِي كُنْتَ عَلَيْهَا اِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يَتَّبِعُ الرَّسُولَ مِمَّنْ يَنْقَلِبُ عَلٰى عَقِبَيْهِ وَاِنْ كَانَتْ لَكَبِيرَةً اِلَّا عَلَى الَّذِينَ هَدَى اللّٰهُ وَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيُضِيعَ اِيمَانَكُمْ اِنَّ اللّٰهَ بِالنَّاسِ لَرَؤُ۫فٌ رَحِيمٌ قَدْ نَرٰى تَقَلُّبَ وَجْهِكَ فِي السَّمَاءِ فَلَنُوَلِّيَنَّكَ قِبْلَةً تَرْضٰيهَاۖ فَوَلِّ وَجْهَكَ شَطْرَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ وَحَيْثُ مَا كُنْتُمْ فَوَلُّوا وُجُوهَكُمْ شَطْرَهُ وَاِنَّ الَّذِينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ لَيَعْلَمُونَ اَنَّهُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ وَمَا اللّٰهُ بِغَافِلٍ عَمَّا يَعْمَلُونَ

144.

Birtakım kendini bilmez insanlar, "Onları (müslümanları) yönelmekte oldukları kıbleden çeviren nedir?" diyecekler. De ki: "Doğu da, Batı da Allah'ındır. Allah, dilediği kimseyi doğru yola iletir."

Diyanet İşleri

143.

Böylece, sizler insanlara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi orta bir ümmet yaptık. Her ne kadar Allah'ın doğru yolu gösterdiği kimselerden başkasına ağır gelse de biz, yönelmekte olduğun ciheti ancak; Resul'e tabi olanlarla, gerisingeriye dönecekleri ayırd edelim diye kıble yaptık. Allah, imanınızı boşa çıkaracak değildir. Şüphesiz Allah, insanlara çok şefkatli ve çok merhametlidir.

144.

(Ey Muhammed!) Biz senin çok defa yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu (vahiy beklediğini) görüyoruz. (Merak etme) elbette seni, hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz. (Bundan böyle), yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. (Ey Müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzünüzü hep onun yönüne çevirin. Şüphesiz kendilerine kitap verilenler, bunun Rabblerinden (gelen) bir gerçek olduğunu elbette bilirler. Allah, onların yaptıklarından habersiz değildir.

Celal Yıldırım (İlmin Işığında Asrın Kur'an Tefsiri)

%100

MEÂLİ:

142- İnsanlardan kendini bilmeyen beyinsizler, «Müslümanları bu­lundukları kıbleden çeviren nedir? » diyecekler. De ki: «Doğu da Allah’ın­dır, Batı da Allah’ındır. O, kimi dilerse doğru yola iletir.

143- Ve işte böylece sizi (ifratla tefrit arasında) vasat bir ümmet kıldık ki, bütün insanlara karşı adâlet örnekleri, hak şâhitleri olasınız. Peygamber de size hakkıyla şâhid olsun. Üstünde durduğun (arzu edip istediğin Beytullahʹı) kıble yapışımız da sırf Peygamber’e uyanları, gerisi gerisine döneceklerden bilip ayırd et­memiz içindir. Her ne kadar bu, Allah’ın doğru yola ilettiklerinden başka­sına ağır gelirse de (böyledir). Allah imânınızı zayedip boşa çıkaracak değildir. Herhalde Allah, insanlara şefkatla yaklaşıp çokça rahmet eden­dir; ayni zamanda o çok merhametlidir.

144- Şüphesiz ki Biz, yüzünü (ilâhî buyruğu bekleyerek) göğe doğ­ru çevirip durduğunu görüyoruz. Artık Seni -and olsun ki- hoşnud olaca­ğın bir kıbleye döndürüyoruz: (Bundan böyle namazda) yüzünü Mescid-i Harâm tarafına çevir. Siz de (ey mü’minler! ) nerede bulunursanız (namaz­da) yüzünüzü oraya doğru çevirin. Kendilerine kitap verilenler bunun Rablerinden gelme bir hak olduğunu pek iyi bilirler. Allah onların yaptıkların­dan habersiz değildir.

İNİŞ SEBEBİ

Hazret-i Peygamber (A. S. ) onaltı, ya da onyedi ay Beytülmakdisʹe doğru namaz kıldı. Böylece namazda Kâbe-i Muazzama arkalarında kalı­yor ve bunun için kıblenin değişmesini çok arzu ediyordu, derken yukarı­daki âyetler indi. (Esbabu’n-Nüzul Li-Nisaburi: S. 26 / Kahire baskı: 1968-1388. Tefsîr-i İbn Kesir: C. 1, S. 189 / Mısır baskı:?).

Kıble değiştirilmeden önce Beytülmakdis’e yönelip namaz kılan ve henüz Kâbe’ye yönelmeden ölen mü’minler hakkında endişe duyanlar ol­du, bilhassa Yahudîler bu hususta Müslümanların endişesini artırıyorlar­dı. Bunun üzerine, «Allah imânınızı zayiʹ edip boşa çıkaracak değildir. » meâlindeki âyet indi. (Tefsîr-i Kurtubî: C. 2, S. 149 / Mısır baskı: 1967.).

İLGİLİ HADİSLER

Hazret-i Âişe Validemizden yapılan rivayete göre, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz buyurdular ki:

«Kitap ehlinin (Yahudi ve Hıristiyanlar), Allahʹın bizi eriştirdiği, on­ların da sapıttığı cuma gününe karşı; yine Allah’ın bizi eriştirdiği ve on­ların da sapıttığı kıbleye karşı ve bir de bizim imam arkasında «amîn» dememize karşı kıskandıkları gibi hiçbir şeyde bizi bu kadar kıskanmaz­lar! » (Ahmed bin Hanbel: Ali bin Âsım tarikiyle rivâyet etmiştir.)

Câbir bin Abdullah (R. A. ) dan yapılan rivayete göre, Resûlüllâh (A. S. ), diğer milletlere şâhid olmamızı şöyle ifâde buyurdular:

«Ben ve ümmetim kıyâmet günü yüksekçe mahşer ehline hâkim bir tepe üzerinde bulunuruz. İnsanlardan herkes bizden biri olmayı arzu eder ve milleti tarafından yalanlanan her peygamber için Rabbi tarafından kendisine verilen risâleti teblîğ ettiğine dair şâhidlik ederiz. » (Hâfız Ebûbekir bin Murdveyh - İbn Kesîr: C. 1, S. 191 / Mısır baskı: ?).

Mâlik’in İbn Ömer (R. A. )dan yaptığı rivâyete göre, bir grup müʹmin Kubâ’da sabah namazını kılarken bir haberci onlara gelerek şu haberi verdi: «Bu gece Resûlüllah’a (A. S. ) Kur’ân indi. (Namazda) Kâbe’ye yö­nelmekle emrolundu. Siz de artık yüzünüzü KÂBE’ye döndürün! »

Bunun üzerine o grup mü’min başlamış olduktan namazı bozmadan yüzlerini Şam cihetinden Kâbe’ye doğru döndürdüler. (Tefsîr-i İbn Kesîr: C. 1, S. 189 / Mısır baskı:?).

Buharî’nin Berâ’ bin Âzıb (R. A. )den tahrîc ettiğine göre, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimiz Beytülmakdis’e doğru ya onaltı, ya da onyedi ay namaz kıldı. Ancak Kâbe’nin kıble olmasını çok arzu ediyordu. Kâbe’ye doğru ilk kıldıkları namaz, ikindi namazı oldu. Peygamber (A. S. ) ile birlikte bu na­mazı kılan bir sahabi dışarı çıktı, başka bir mescide uğradı ki orada na­maz kılan mü’minler rükû’da bulunuyorlardı. Sahabi onlara şöyle seslen­di: «Ben Allah için şâhidlik ederim ki, Peygamberle birlikte Kâbe’ye doğ­ru namaz kıldık! » bu haber üzerine onlar rükû’dan kalkmadan Kâbe’ye doğru namaz kılmak üzere oldukları yerde döndüler. Bu mescide «Mescidü’l-kıbleteyn» yani iki kıble mescidi denildi.

Başka bir rivâyete göre, bu âyetler, Hazret-i Peygamber (A. S. ) Beni Seleme mescidinde öğle namazını kıldırırken ikinci rekʹatte İken indi. Re­sûlüllâh (A. S. ) namazı bozmadan olduğu yerde KÂBEʹye doğru döndü. (Tefsîr-İ Kurtubî: C. 2, S. 148-149 / Mısır baskı: 1967 - Tefsîr-İ İbn Ke­sîr: C. 1, S. 190 / Mısır baskı:?)

Diğer bir tesbîte göre ise, Nüveyle binti Eslem (R. A. ) diyor ki: «Biz öğle namazını kılıyorduk; Abbad bin Beşîr el-Kayziy gelerek dedi ki: «Ha­kikat Resûlüllâh (A. S. ) Beytülmakdis’den yüzçevirip Beytülharamʹı kıble edindi, yüzünü oraya döndürdü! » Bunun üzerine mescidde bulunan ce­maatten erkekler kadınların yerine, kadınlar da erkeklerin yerine geçip yüzlerini Kâbe’ye çevirdiler. » (Ebû Amr Temhîd’de rivâyet etmiştir).

Bir başka rivayete göre de kıble değişince Kâbe’ye doğru ilk namaz kılan Ebû Saîd bin Muallâ (R. A. ) olmuştur. Hazret-i Peygamber (A. S. ) minberde iken kıblenin değiştirildiğini haber verince, tam o sırada Ebû Saîd Mescidʹin önünden geçiyordu. Bu haberi duyunca henüz Resûlüllâh minberden inmeden o Kâbe’ye yönelerek iki rekʹat namaz kıldı. (Tefsîr-i Kurtubî: C. 2, S. 149 / Mısır baskı: 1967 / Tefsîr-i İbn Kesîr: C. 1, S. 190 / Mısır baskı:?).

TARİHÎ YÖNÜ

Kıblenin değişmesi İslâm tarihinde önemli olaylardan birdir. Ancak bunun tarihçesi hakkında bir takım farklı görüşler ve rivâyetler vardır;

a) Buharî’nin tesbîtine göre bu olay Resûlüllâh (A. S. )ın Medine’ye hic­retinden onaltı ya da onyedi ay sonra meydana gelmiştir. Dâre-Kutnî’nin tahrîc ettiği rivâyette de Hazret-i Berâ’ (R. A. ) ayni şeyi ifâde ediyor, an­cak kesin tarih olarak «onaltı ay» söylüyor.

b) İmâm Mâlikin Yahyâ bin Saîd’den, onun da Saîd bin Müseyyeb (R. A. )den yaptığı rivayete göre, kıble tahvîli Bedir savaşından iki ay ön­ce olmuştur.

c) İbrahim bin İshak’a göre, bu olay, hicrî ikinci yıl recep ayında meydana gelmiştir.

d) Ebû Hâtim el-Büsriy’e göre, Müslümanlar Beytülmakdis’e doğru onyedi ay üçgün yönelip namaz kıldıktan sonra kıble değişmiş ve bu olay Şaban ayının ortasında salı gününe rastlamıştır.

Resûlüllah’ın (A. S. ) Kâbe’ye yönelmeden önce onaltı, ya da onyedi ay Beytülmakdis’e yönelip namaz kılması kendi re’y-u ictihadiyle mi olmuş­tur, yoksa İlâhî işâret ya da beyân üzerine mi? Bu hususta tarihçilerle rivâyetçilerin görüşleri farklıdır:

A- el-Hasenʹe göre bu, Resûlüllâh (A. S. ) Efendimizin reʹy-u ictihadiyle olmuştur. İkrime ve Ebû Aliye de ayni görüştedirler.

B- Taberiy’e göre, Resûlüllâh (A. S. ) namaz kılarken bu İki mukad­des yerden birine yönelmekte serbest bırakılmış, o da Yahudiler imâna gelir umuduyla Beytülmakdîs’e yönelmiştir.

C- Zeccac’a göre, öteden beri Kabeʹye alışan ve orayı kendilerince de mukaddes mekân ve mâbed kabul eden Mekke ve civarındaki müş­rikleri denemek için Beytülmakdis kıble olarak tercîh edilmişti.

D- İbn Abbas (R. A. ) ve cumhura göre, her iki kıbleye yönelmek de İlâhî vahiy ile olmuştur. Önce Beytülmakdîs’e yönelmesi için emredilmiş, sonra bu neshedilerek Kâbe’ye yönelmekle emredilmiştir. Cumhur bu hu­susta Allahʹın: «Üstün­de durduğun (arzu edip istediğin Beytullahʹı) kıble yapışımız da sırf Pey­gambere uyanları, gerisi gerisine döneceklerden bilip ayırd etmemiz için­dir. » buyruğuyla istidlâl etmiştir.

Diğer bir husus da:

Resûlüllâh (A. S. ) Medine’ye hicret etmeden önce Kâbe’ye yönelerek mi namaz kılıyordu, yoksa Beytülmakdîse mi? Gerek râvilerin, gerekse ta­rihçilerin bu meseledeki görüşleri farklıdır:

İbn Abbasʹa (R. A. ) göre, hem Mekke’de, hem de Medine’de Beytülmakdisʹe yönelerek namaz kılmıştır. Yalnız Medine’de bu, 17 ay sür­müştür.

Ebû Amr’e göre, Mekkeʹde bulunduğu sürece İbrahimʹle İsmailʹin yap­tığı gibi O da Kâbe’ye yönelerek namaz kılmıştır. Medine’ye hicret ettik­ten sonra 16 ay, ya da 17 ay Beytulmakdis’e yönelerek namaz kıl­mıştır. Böyle yapmasından maksad, Yahudileri İslâmiyete ısındırmaktı. Onların İslâm Dinine girmiyeceklerini, kendi bâtıl İnançlarında ısrar ede­ceklerini anlayınca İbrahim Peygamberin kıblesi olan Kâbe’ye yönelmeyi arzu etmiş ve bu arzusu yerine getirilmiştir.

Bu tarihî olaydan çıkarılan sonuç şudur:

Hazret-i Peygamber (A. S. ) Mekke’de iken Beytülmakdisʹe yönelmiş olsaydı, Kâbe’ye fazlasıyla bağlı bulunan Mekke müşrikleri onu bu hu­susta kınayacak, İslâmiyete bu yüzden girmek istemediklerini belki ileri süreceklerdi. Medine’ye hicret ettikten sonra Beytülmakdisʹe yönelmesi ise, Yahudilerin buna benzer bir itirazına meydan vermemek içindi. Ne­ticede bu vadide hem Mekke müşrikleri, hem de Medîne ve civarı Yahudileri imtihanı kaybederek dünyada da, âhirette de zarara uğrayanlardan oldular. İslâm güneşi ise, hergün biraz daha yükselmekte ve cihanı aydın­latmakta devam etmektedir.

SOSYAL VE AHLÂKÎ YÖNLERİ

«Ve işte böylece sizi (ifratla tefrit arasında) vasat bir ümmet kıldık ki, bütün insanlara karşı adâlet örnekleri, hak şâhitleri olasınız. Peygam­ber de size hakkıyla şâhid olsun. »

Ümmet-i Muhammed, ifrât ve tefritten uzak, itidal ölçüleri, adâlet kıstasları olarak yetişip gelişen bir millettir. Ne kendi haklarına tecavüze râzı olurlar, ne de kendileri başkasının hakkına tecavüz ederler. Herkese karşı adâlet ve hakkaniyet ölçüleri içinde hareket ederler. Yeryüzünde hak şâhidleri olarak üstün bir medeniyet modelleri gösterirler. Onların mümeyyiz vasıflarından birkaçı da işte budur.

Muhammed (A. S. )ın ümmetinin hak şâhitleri oldukları hem dünyada, hem âhirette görülür. Dünyada hakkı temsîl ederler, insan haklarını en hassas şekilde korur, İlâhî rahmetin sıcak havasını donmuş kalblere es­tirirler; aleyhlerine bile olsa doğruluktan aslâ ayrılmazlar. Kardeşlik bağ­larını geliştirir, dayanışma ruhunu onlar harekete geçirirler. Allah’ın yer­yüzünde tecelli eden hilafet ve temsîl emanetini onlar taşırlar. Allah’ın insanlara olan umumî mânada geniş rahmet ve atıfetini onlar yaşar ve yaşatırlar. Ayrıca onların birbiri hakkındaki şâhidlikleri de Allah katında makbul tutulur. Nitekim Sahîh-i Müslim’de Enes bin Mâlik (R. A. )den ya­pılan rivayete göre, Medîne’de bir cenaze kabre götürülürken, tanıyanları onu övdüler, hayr ile andılar. Bunu duyan Peygamber (A. S. ): «Vâcib odu, vâcib oldu, vâcib oldu! » buyurdu. Sonra başka bir cenaze daha geçirildi, onu da yerdiler. Peygamber (A. S. ) Efendimiz yine: «Vâcib oldu, vâcib ol­du, vâcib oldu! » buyurdu.

Bunun üzerine Hazret-i Ömer (R. A. ), Peygambere (A. S. ) şöyle sordu:

- Anam-babam size fedâ olsun! Önce bir cenaze geçirildi, onu övenler oldu. Siz de vâcib oldu, buyurdunuz ve bunu üç defa tekrarladı­nız. Sonra bir başkası geçirildi, onu yerenler oldu. Siz yine vâcib oldu, buyurdunuz ve bunu üç defa tekrarladınız?

Hazret-i Peygamber (A. S. ) Ömer’e:

- Ya Ömer! Siz yeryüzünde kimi hayr ile anar, iyilikle överseniz cen­net ona vâcib olur. Kimi de şer ile anıp yererseniz, ona da cehennem vâcib olur. Çünkü siz (müʹminler) yeryüzünde Hak şâhidlerisiniz! »

Diye cevap verdi ve bunu üç defa tekrarladı.

Ubade bin Sâmıt (R. A. )den yapılan başka bir rivayete göre, Resûlül­lâh (A. S. ) şöyle buyurdu: «Ümmetime üç haslet verildi ki bu ancak pey­gamberlere verilmiştir.

1. Allah bir peygamber gönderdiğinde ona, «Duâ et ki kabul edeyim! » buyurmuştur. Benim ümmetime de aynı şekilde emretmiştir.

2. Allah gönderdiği her peygambere, «Allah dinde sizin üzerinize bir güçlük koymadı! » buyurmuştur. Ayni şekilde benim ümmetime de beyan­da bulunmuştur.

3. Allah her peygamberi kendi milletine şâhid tutmuştur. Benim üm­metimi bütün insanlar üzerine şâhid kılmıştır.

Âhirette ise:

Peygamber Efendimiz ile onun ümmeti diğer peygamberlere şâhid olacaklar. Nitekim Sahîh-i Buharîʹde Ebû Saîd el-Hudriy’den yapılan rivâ­yete göre, Resûlüllâh (A. S. ) şöyle buyurmuştur:

«Kıyâmet günü Nûh Peygamber çağrılacak. Nûh, buyur Allah’ım bu­yur! emrine amadeyim! diyecek. Allah ona:

- Ya Nûh! yüklenmiş olduğun risâlet (peygamberlik görevin)i teb­liğ ettin mi?

Diye soracak, Nûh:

- Evet, ya Rabbi! teblîğ ettim, diyecek.

Bu kez Allah onun ümmetine soracak:

- Nûh size teblîğ etti mi?

Onlar inkâra sapıp cevap verecekler:

- Hayır, bize uyarıcı gelmedi! diyecekler.

Bunun üzerine Allah bu defa Nûh’a soracak:

- Ya Nûh! bu hususta kim sana şâhidlik eder?

Nûh:

- Muhammed ile O’nun ümmeti tebliğ görevimi yaptığıma şâhidlik ederler.

İşte Kurʹân’da buna işâret edilerek buyuruluyor ki: «Sizi (ifratla tef­rit arasında) vasat bir ümmet kıldık ki, bütün insanlara karşı adâlet ör­nekleri, hak şâhitleri olasınız. Peygamber de size hakkıyla şahid ol­sun. »

Vasat bir ümmet oluşlarının diğer bir mânası da şudur:

Daha önce gelen ümmetlerden bir kısmı daha çok dünyaya meylet­miş, âhireti ihmâl ya da terketmişlerdir; Yahudîler gibi. Diğer bir kısmı ise, daha çok âhirete meyletmiş, dünyayı ihmâl etmiştir. İsâ Peygamber­le kendisine uyan havariler gibi. Muhammed Peygamberle (A. S. ) O’nun ümmeti bu ikisi arasında bir yol tutmuş, hem dünyayı, hem âhireti birarada kucaklamıştır. Hiç ölmiyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi âhiret için çalışmayı ana prensip olarak kabul etmişlerdir.

Böylece İslâm hem ruhun, hem cesedin hakkını vermiş, ikisini de gıdalandırmak suretiyle maddeyle mânayı paralel yürütmüştür.

FIKHÎ YÖNÜ

Kıblenin değiştirilmesinde Kurʹân-ı Kerîm’de nâsıh ve mensûh âyet­lerin bulunduğuna açık delîl vardır. Kur’ânʹda ilk neshedilen âyet, kıble hakkındaki hükümdür.

Ayrıca bundan, Sünnetin âyet ile nesholunduğunu istidlâl edenler vardır. Çünkü onlara göre, Resûlüllâh (A. S. )ın Beytülmakdis’e yönelerek namaz kılması hakkında ilâhî bir beyân mevcud değildir; hüküm sünnet cihetiyle sübut bulmuştur.

Diğer bir husus da, haber-i vâhidle amel etmenin câiz olduğuna dair istidlaldir. Çünkü kıblenin değiştirildiğini K u b â halkına haber veren bir kişi idi. Nitekim Peygamber (A. S. )ın bâzı emirlerini teblîğe tek bir ki­şiyi me’mur ettiği tarihen sabittir. Ancak bu hal, Resûlüllâh (A. S. )ın vefa­tından sonra kaldırılmış; haber-i vâhide bâzı hususlarda, özellikle Kur’ân’la ilgili âyetlerde itibar edilmemiştir.

«Bütün insanlara karşı adâlet örnekleri, hak şâhidleri olasınız! » meâ­lindeki âyetten bir kaç fıkhî hüküm istinbat edilmiştir:

1. Birinin diğeri üzerine şâhidliği ancak âdil olmak şartıyla kabul edilir.

2. İcmâʹın sıhhatına ve vardıkları hükümlerin vücubuna delâlet var­dır. O halde her asır, kendinden sonraki asra hak şâhidleridir. Meselâ: Sahabe-i kirâmın dinî hususlardaki söz ve beyanları onlardan sonra ge­len tabiîne hüccet ve şâhiddir. Tabiînin dinî hususlardaki söz ve be­yanları kendilerinden sonra gelenler (tebe-i tabiîn) için hüccet ve şâhid­dir...

TAHLÎLLER

S ü f e h â: Sefîh’in çoğul şeklidir. Daha çok aklı hafif bön kimse hakkında kullanılır. Seyrek dokunmuş ince elbiseye de «s e v b ü n s e f î h ü n » derler. (Müfredat-i Rağıb).

Muarrice göre, sefîh iftiracı, yalancı aynı zamanda bildiğinin aksini iddia eden kimseye verilen bir sıfattır. Kurtubîʹye göre, çokça zulmeden bilgisiz kimse demektir.

Âyetteki «süfehâ»dan maksat, Medîne Yahudileri ile Mekke müşrik­leri ve o ti nette olan herkesdir.

Vasat: Orta, ortalama, mutedil demektir. Peygamber (A. S. )ın üm­meti, diğer peygamberlerin derecesinden aşağı ise de onların ümmetlerin­den bir hayli yu kardadırlar. Böylece vasat bir ümmet oluyor. İfrat ve tef­rit arasında bir yol takip etmek de bu kelimenin kapsamına girmektedir.

Vasat, aynı zamanda «adâlet» demektir. Bu mânayla ümmet-i Muhammed hem kendi aralarında, hem de başka milletlere karşı adâletle davranırlar.

Rağıb’a göre vasat; İki eşit tarafı olan şeyin ortası, cömertlikle cimrilik arası; hayırla şer ortası gibi mânalarda da kullanılır. Ayrıca bu kelime, seçilmiş, beğenilmiş anlamına da gelir. Fakat âyette geçen vasatʹdan maksad, daha çok adâlet olsa gerek. Nitekim diğer bir âyette geçen «evsatuhum, a’deluhüm» ile tefsîr edilmiştir. Cevhe­ri kendi Sıhahʹında «Ümmeten vasatan» terkibini, «ümmeten adlen» ola­rak mânalandırmıştır. Şâir Züheyr de aşağıdaki mısraʹında vasat’ı ayni anlamda kullanmıştır:

«Onlar vasat (âdil) kimselerdir ki. gecelerden bir gece şiddetli mu­sibetler indiği zaman halk onların hükmüne razı olur. »

ÂYETLER ARASINDA BAĞLANTI

Adâletten ayrılan, ifratla tefrit arasını bir türlü bulamayan. Allah’a kullukta ayni kıble üzerinde diğer ümmetlerle birleşmeyen, bu yüzden dinden asıl gayenin ne olduğunu bilemez hale gelen Yahudi ve Hıristi­yanların İbrahim (A. S. )ın H a n î f yolundan nasıl uzaklaştıkları ve aşırı bir taassupla Muhammed’i(A. S. ) nasıl reddettikleri beyân edildikten ve Muhammed (A. S. )ın ümmetinin bu iki milletin tutumunun aksine adâlet örnekleri, hak şâhidleri bulunduklarına dikkatler çekildikten sonra Al­lah’a kullukta bütün insanların birleşmesi gerektiğinin lüzumu belirtiliyor; kıble olarak ilk kurulan mâbedin (Kâbe), Allahʹa dosdoğru imân eden mil­letlerin müşterek başbazlayıcı merkezi olduğu anlatılıyor.

Ve sonra hakkın ancak Allah’dan olduğuna, bir şeyi hak ya da kut­sal saymaya başkasının yetkili bulunmadığına atıflar yapılıyor. Bu ne­denle Yahudi ve Hıristiyanların kendi anlayış ve heveslerine göre kıble tâyin etmelerinin ilâhî rızaya uygun düşmediğine, aslında doğunun da batının da Allahʹa ait olduğuna, doğu ya da batıyı kıble seçmenin daha fazla bir mâna taşımadığına; Kâbe-i muazzamanın ibâdet için kıble ola­rak gösterilmesinde ise inanan milletler için bir nice hayırların mevcud bulunduğuna işâretler yapılıyor.